Güzel ailesinin İstanbul'da ilk yazıydı. Aile büyüklerinin ölümü aileyi birkaç parçaya bölmüş, bir parçası İstanbul'a düşmüştü. Muhammet ve Selvin, diğer kardeşlerin mal kavgasından sıyrılıp birbirlerine tutunmuş hayatlarını bu yeni döneme göre şekillendirmişlerdi. Göç etme kararını almaları çok zor olmadı. Göçten hemen önce Muhammet sevdalı olduğu Ayşenur'la evlendi. Ayşenur'un isteği dışında olan bu evlilik iki kardeşin göç kararını hızlandırmıştı. Kısa süre sonra Baran geldi dünyaya. Kırmızı yanaklı, tombul, eli ayağı düzgün bir bebekti. Baran, Güzel ailesi için umut olmuştu. Aileye bir bebek gelmesi, göçün finali oldu. Eşyalar toplandı, valizler yapıldı, tarlalar satıldı. Her satılan tarlada Selvin biraz daha küçüldüğünü hissetti. Ailedeki her bir kişiden farklı bir bağı vardı memleketiyle. Memleketinin her yanı ateşti, kuyuydu, silahtı ama o çocukken elini çamura soktuğu bu köyü çok seviyordu. Kendini ait hissettiği yerde ölmek istiyordu. Başka bir kentin nefesi ona yavan geldirdi. Ama bir başka duygu onu ikna ediyordu. O ufacık bebeğin geleceği kaygılandırıyordu onu. Selvin, Muhammet'e anlatmıştı hislerini:
“Sen git, al Baran'ı al Ayşenur'u git. Bırak ben burada öleyim!”
“Seni bırakmam abla.”
Göç ile ilgili en son diyalogları bu olmuştu. İlk yaz sıcaktı, kederi insan tenine yapışan sıcaklardan. Selvin, sabahın erken saatlerinde uyanmış sabah çayını içmiş, yüklükte sakladığı parasından bir kısmını yanına almış ve çıkmıştı evden. Sonbaharda geldikleri bu kente alışmış sayılırdı. Büyüktü kent, kalabalık, nemli, sahipsiz. Kentlerin sahipleri olmazdı, köylerin olurdu diye düşünürdü zaman zaman. Köy istasyonundaki çınar ağacı örneğin, o gölgede serinleyen, soluklanan, çekirdek çitleyen, dertleşen herkes sahibiydi o çınarın. Belki en çok Selvin'di. En fazla o suladı, en fazla o konuştu, en fazla o sarıldı gövdesine ağacın. Selvin, yaz sıcağının alnında yürüdükçe yürüdü. Dükkânlar henüz açılıyordu. İstanbul'un kenar mahalle esnafı gözü çapaklı, eli uyku kokan haliyle başlamıştı güne. Selvin, kaç zamandır Baran'a beşik almayı düşünüyor ama parasını nasıl yettireceğini bilmiyordu. Fiyatlara bakındı bir süre. Küçük, logolu kartlara el yazısı ile yazılmış fiyatları karşılaştırdı. Baran kaç zamandır yer yatağında yatıyor, sürekli kafasını bir yerlere vuruyordu. Ona bir beşik şarttı. Selvin, kafasında nasıl bir beşik alacağına karar verdi. Hatta hangi dükkândan alacağına da. Ama bir türlü emin olamıyordu. Birkaç dükkân daha gezdi, parasını saydı yeniden. Sonra yeniden gezdi ve en sonunda aklındaki beşiği aldı. Akşama doğru beşik eve gelecek, satıcısı tarafından kurulacaktı. Selvin gönlü ve aklı rahat evin yolunu tuttu. Sanki gün ilerledikçe sıcak daha da kuralcı oluyor, kendinden başka kimseyi sokmuyordu şehre. Selvin'in alına yine köyü geldi. Çok özlemişti, evinin toprak duvarını. Kümesinin kırık telinden kaçan civcivini, sabah vakti öten kuşu, derenin sesini. Çınar ağacını, onun gölgesinde büyüyen kır çiçeklerini, Her bir anını özlediği köyü canını acıttı. Bu duygularını saklıyordu kardeşinden, özellikle ondan saklıyordu. Zaman zaman Ayşenur'a bahsetse de kardeşine asla söz etmiyordu. İçi acısın, kalbi kırılsın, ezilsin istemiyordu. Göç zordu, kopuş, terk ediş zordu. Ha doğduğun yeri terk etmişsin ha sevdalı olduğunu, Selvin'e göre bu böyleydi.
Selvin eve vardığında Muhammet işe gitmiş Ayşenur, Baran'ı uyutuyordu. Birbirlerine el ederek, selamlaştılar. Ayşenur'la Muhammet bir yakının ona bulduğu işte çalışıyordu kaç zamandır. Ama işlerin yolunda gitmediğini, çalıştıkları adamların para kaybettiklerini, iflasa doğru gittiklerini anlatıyordu. Tedbirli davranmak, hatta mümkünse para biriktirmek zorunda kalabilirlerdi. Selvin biriktirdiği paranın bir kısmını kullanmış olsa da pişman değildi, neticede Baran vardı. Onun canı kanı, kuyusu, güvercini, düşü. Bir bebek sahibi olmayı çok istiyordu eskiden, olmadı, bilmedi bu duyguyu, yaşayamadı işte Baran tam da bu noktada derman oldu ona. Ayşenur Baran'ı uyuttuktan sonra mutfağa geldi, Selvin öğlen yemeği için biraz mercimek, bir bardak bulgur koymuştu tezgâha. Ayşenur Selvin'in omuzuna dokundu. Gülümsediler. İkisi de yemek yapmaya koyuldu. Akşam Muhammet'in gelmesine yakın Baran'ın beşiği geldi. Beyaz fileli, kırmızı bir beşikti. Selvin beşikle birlikte bir de içindeki yatağın geleceğini sanıyordu ama yanılmıştı. Şaşkındı. Ayşenur ve Selvin evdeki eski minderleri birleştirerek Baran'ın beşiğine bir yatak yaptılar. İşleri henüz bitmişti ki Muhammet girdi içeri, yüzünde gölgeler vardı. Sesi küçük bir martı çığlığı gibi acılıydı.
Geçti oturdu salondaki divana. İki göz odalı gecekondu evin en güzel odasıydı salon, penceresi bahçenin girişine bakıyor, Selvin'in yetiştirdiği çiçekleri görebiliyordun. Ayşenur Muhammet'in yüzünü böyle gördüğü için çok gerilmişti. Ellerinin titrediği Selvin'in gözünden kaçmamıştı. Ayşenur, sofrayı kurmak için mutfağa gidince Selvin kardeşinin yanına oturdu. Eli yüzünde, dalgın dalgın bakan kardeşinin dizine koydu sol elini. Muhammet kafasını ablasına çeviremeden olanı biteni anlattı. İşinden çıkarıldığını, artık her şeyin daha zor olduğunu anlattı. Selvin Muhammet'e sarılmak istedi ama yapamadı. Neden yapamadı o da bilmiyordu, onu bunca sevmesine rağmen bu şekilde canının yanması onu rahatlatıyordu belki. Belki de göremediği çınar ağacının intikamıydı. Dizinde duran elini çekti Selvin, Muhammed bir anda çöle döndü. İçeri girdiğinde Ayşenur'un rengi benzi bembeyaz olmuştu, iki kardeşin konuştuklarına kulak kabartmış ve duydukları karşısında omuzlarına tonlarca yük binmişti sanki. Akşam yemeğinden sonra Muhammed, divanda uyuya kaldı. Ruhu da bedeni de çok yorgundu. Uykusunda bile kaşları çatık, aydınlığı silik, rengi sapsarıydı. Ayşenur Baran'ı uyuttuktan sonra Selvin'e kaç zamandır aklında olan fikrini anlattı. Mahalledeki kadınların civar mahalledeki kadınlara dikişler diktiğini, danteller yaptığını, makromeden ev içi saksılar yaptıklarını söyledi. Küçük bir dikiş makinesi alarak onların da yapabileceğini, Muhammed'in yükünü bu şekilde azaltabileceklerini anlattı. Selvin bu fikri sevdi, ayrıca Ayşenur'un Muhammed'i bu kadar düşünmesi kalbini okşadı. Biriktirdiği paraların geri kalanını dikiş makinesine, terzilik malzemelerine verdi Selvin. Hemen başladılar çalışmaya. İki kadın sırtını birbirine dayamış ev yükünün büyük bir kısmını yüklenerek devam ettiler yaşamaya. Muhammet, günü birlik işler yaparak evi geçindirmeye çalışırken bu iki kadının ne kadar çok çaba ve emekle ona destek olduklarını gördükçe içinin sokakları aydınlanıyordu. Uzun bir süre bu şekilde devam ettiler. Mahallede dikiş diken diğer kadınların müşterilerini de istemeden kendilerine çekmişlerdi. Evin bitişiğinde Kırşehir’den İstanbul'a göçmüş, fabrika işçisi Sena yaşıyordu. Sena hem Selvin'in hem de Ayşenur'un bu kentteki en yakın arkadaşıydı. İkisi de onu çok seviyor, hayatlarının her şeyine onu ortak ediyorlardı. Sena, kısa süre önce fabrikadaki işinden ayrılmış, ayrılmak zorunda kalmış evlere gündeliğe gidiyordu. Bu sırada da Ayşenur ve Selvin'e müşteri buluyorlardı. Mahalledeki diğer kadınlar, durumun farkına varınca aralarındaki bu gizli savaşı su yüzüne çıkarıp iyice bilendiler onlara. Bütün müşterilerin evlerine kadar gidip birtakım indirimler teklif ettiler. Organizeli bir müşteri toplama eylemiydi bu. Muhammed bir akşam yüzü gülerek geldi eve. Sürekli bir iş bulmuştu, yakın arkadaşı Mert'le aynı işyerinde olması onu ayrıca mutlu etmişti. Baran'a, sarı kırmızı renkli küçük bir kamyon ve rengarenk bir top almıştı. Keyifli bir akşam geçiriyorlardı. Baran, salonun orta yerinde alkışlayarak Selvin'in söylediği bir memleket türküsü ile dans ediyor, kahkahalarla gülüyordu. Tam o sırada Muhammed'in arkadaşı Mert geldi. Muhammed'le kapıda fısır fısır konuştuktan sonra koşar adım gitti. Hafta sonu iki aile birlikte İstanbul'a yakın bir ilçeye aile ziyaretine gidecekti. Güzel ailesinin davet edilme sebebi ise tamamen Mert'in onlara biraz nefes aldırmak istemesindendi. Muhammet, çok sevdiği bu arkadaşına karşı daha büyük duygular beslemeye başladı. Bu zamana kadar semt dışına çıkmamış ailesini, gezdirmek istemesi ona çok şefkatli gelen bir davranıştı. Güzel adam bu Mert diye geçirdi aklından.
Hafta sonu hep birlikte, Mert'in ayarladığı bir servis aracı ile yola çıktılar. Gidiş yolunda Güzel ailesi çok heyecanlıydı. Şarkılar söyleniyor , yapılan hamur işleri yeniliyor, yol heyecanla izleniyordu. Mert'in akrabaları sıcak kanlı, sevecen insanlardı. Sohbetler edildi, yemekler yenildi, gezildi ve günün sonu dönüşe vardı. Dönüş yolunda hepsi yorgun ve halsizdi. Baran, annesinin kucağında uyuya kalmış, Muhammed ise Selvin'in omzuna yatmış şekerleme yapıyordu. Servisin içindeki rehavet havası, şoföründe içini geçirmiş ve gözkapaklarını kapatmasına sebep olmuştu. Yol uzuyor, zaman zaman ikiye ayrılıyor, hızla geçen arabalar servisin sol tarafını yalayarak geçiyordu.
Şoför daha fazla dayanamayarak uykuya teslim oldu. Çığlıkla karışan fren sesi, yolu sardığı anda, Baran servisin kırık penceresinden dışarı çıkmaya çalışıyordu. Her yeri saran kan, Ayşenur'un elbisesinde vişne rengine dönüşmüş ve gelecek zor günlerin habercisi olmuştu. Ölüm; Muhammed'i, Selvin'i, Mert'i ve karısını almış geriye yetimliğinde boğulan iki kişiyi bırakmıştı. Ayşenur ve Baran için zor günlerin yazı gelmişti. Kış mevsiminin sonu, bahar olmasına rağmen onların hayatında pek de öyle olmadı. Ayşenur ekonomik olarak çökmüş, süt ve ekmek parasını evdeki eşyaları satarak sağlıyordu. Sena'nın ona bulduğu bir sürü işin sonu hep olumsuz olmuş Ayşenur'un bozulan psikolojisi Baran'ın uykularına bile yansır olmuştu. Ayşenur sonbahara kadar idare etti, dayandı, sattığı eşyalar, arada bir gittiği temizlik işleri onu idare etmişti. Aralık geldiğinde dayanacak gücü kalmamıştı. Baran, çelimsiz bir çocuk olup çıkmış, sağlığı bozulmaya başlamıştı. Ayşenur, aralığın dördünde intihar etti. Baran'ı uyuttu, ısınması için asla satmadığı fön makinesi yanına koydu. Ve astı kendini. Geride Baran'ı ve arkadaşı Sena'ya yazdığı mektubu bıraktı.
“Bu hayat bizi paramparça etti, yarınımız bugünümüzden belliydi. Alnımıza yazılan hayat, bunca zor bir yoldan yürümekti belki ama ben daha fazla yürüyemiyorum. Oğlumu, kara gözlümü köye dedesinin yanına gönder Sena. Ne olursa olsun bakarlar ona. Eziyet etmezler, benim gibi aç gezdirmezler. Kalbim çok ağrıyor Sena.
Eşyaları siyah poşetin içinde kapının arkasında.
Allaha emanet olun.”






