Babaannem mutfakta kahvaltımı hazırlamaya başladı. Bu kez hangi konuda sorgulanacağım acaba düşüncesiyle masaya geçtim. “Hadi sen başla, çayını koyarım şimdi,” dedi. “Babaanne, kendi çayımı kendim koyabilirim. Bana çocuk muamelesi yapma artık, üniversiteye gidiyorum ben,” dedim. “Şu poğaçalardan da ye, dün yaptım. Annene kalsa açlıktan öleceksin. Bütün gün varsa yoksa temizlik. Ev işlerinden vakit bulup sana kardeş bile yapamadı. Bir tane oğlum vardı, gitti temizlikçi ruhlu bir kadınla evlendi. Bu arada ne diyeceğim sana, Ayşe'yi sinemaya mı götürsek, biletler benden. Emekli maaşımın hepsini vermiyorum seninkilere. Versem iki günde bitirirler zaten. Fatma Teyzenden izin alma işini ben hallederim. Birlikte gidersek bir şey demez,” dedi.
“Offf babaanne!” dedim ve çayımdan bir yudum aldım. O sırada, üst katta oturan Fatma Teyzenin sesi geldi. Babaannem hemen balkona çıktı. Yan odaya geçtim, pencereyi azıcık araladım, perdenin arkasından izlemeye başladım. Ayşe, sokakta hızlı hızlı yürürken annesine laf yetiştirmeye devam ediyordu. “İşim var anne, Kocabeyoğlu Pasajı’na gideceğim. Kaçmış naylon çoraplarını da aldım,” dediğini duydum. Üzerinde İspanyol paça pantolonu, hırkası ve heybesi vardı. Hızlı adımlarla köşeyi döndü. Çarşamba günleri Arı Sineması’na giderdi arkadaşlarıyla. Matine öncesi Kızılay'daki gökdelenin önünde buluşurlar, Piknik'te sosisli sandviç yerler, sonra Bahçelievler’e doğru yürürlerdi. Gizli gizli takip ederdim. Hatta bir seferinde gökdelenin kafeteryasına çıkmış, acele acele çaylarını yudumladıktan sonra, heybelerinden çıkardıkları bildirileri Kızılay Meydanı’na doğru savurmuşlardı. Kalbim yerinden fırlayacaktı. Hiçbir şey olmamış gibi sakince gözden kayboldular.
“Ayşe'nin annesine, 'Kızın papaz mı ne varmış, onun bağının oralarda geziyormuş' demiş komşular. Kadın o günden beri huzursuz. Nerede bu Papazın Bağı, sen de gidiyor musun oraya?” diye sordu babaannem.
“Babaanne, orası gençlerin gittiği bir yer. Ağaçların altındaki tahta masalarda oturup sohbet ediyorlar. Semaverle gelen çaylar içiliyor, gözleme yeniyor.”
“Neziha Hanımın gününe gelen kadınlar pastalarını, çöreklerini yerken sanki kötü bir yermiş gibi anlattı. Niye takmışlar bu papaza ve bağına?”
“Ermeni ailelerden birininmiş bağ, tehcirde Ankara'yı terk edince bağ devletin eline geçmiş. Daha sonra Ahmet Efendi adında biri, bağı açık artırmayla satın almış. Ahmet Efendi'nin eşi Şaziye Hanım bağ evinde, haftada bir çamaşır günü yaparmış. O gün, çamaşırların kaynatıldığı odun ateşinde gözleme yapılır, çay demlenir, günün yorgunluğu atılmaya çalışılırmış. Yine böyle bir çamaşır gününde bağa gelen ODTÜ’lü bir öğrenci bağ evini gezip görmek için izin istemiş. Şaziye Hanım öğrenciyi buyur etmiş, gözleme ve çay ikram etmiş. Öğrenci ısrarla ikramın ücretini vermek istese de Şaziye Hanım kabul etmemiş. Bunun üzerine delikanlı, yiyip içtiklerinin parasını vermek şartıyla bir hafta sonra tekrar gelmek istediğini söylemiş. Öyle de olmuş. Papazın Bağı 1963 yılından sonra öğrencilerin çok sevdiği bir mekân haline gelmiş.”
Bir gün Cebeci'de Ayşe’yle karşılaştık. Gülerek anlatmaya başladı. Babaannem balkondan laf atmış, soru yağmuruna tutmuş yine. “Torunumu görüyorsun değil mi senin okulun oralarda? Sabah erkenden kitaplarıyla çıktı yine. Geç geleceğini söyledi. Tandoğan Meydanı’na mı gitti acaba? Beni de götür diyorum ama götürmüyor. Kalabalıkta ezilirsin, diyor. Niye kalabalık oluyor orası? Eve kısık sesle dönüyor. Ne yapıyor acaba oralarda?” diye sormuş.
“Bilmiyorum Teyze, aynı okula gitmiyoruz. O Siyasal’a gidiyor, ben Hukuk Fakültesi’ne. Arada bir karşılaşıyoruz çimlerde otururken o da, o kadar,” demiş. Ayşe'yi okulun tiyatro gösterisine davet etmek istedim, ama yapamadım. Oyunun bir sahnesinde altımda şalvar, üstümde çizgili mintan, sırtımda yelek, başımda kasketle türkü söyleyecektim.
Kız ben sana demedim mi
Karşıki dağlar cenderme, cenderme
Yarin ufak sen askere gönderme, gönderme
Siyah zülfün ince bele indirme, indirme
Ayşe'yi o gün çağıramadığım için çok pişman oldum. Yolunu gözledim hep. Bir gün arkasından koşup yakaladım. “Yarın akşam tiyatro kolunun gösterisi var kantinde. Gelmek ister misin?” diye sordum. Ellerini havaya kaldırdı, bakalım der gibisinden. Gelmedi. Yine nelerin peşinden koştu bilmiyorum.
Babaannemin sabah kahvaltısında okulla ilgili bir şeyler soracağını hissettim. Konuyu dağıtmak için, okulun tarihini anlatmayı planladım. Binanın Avusturyalı mimarından, okulun ilk öğrencilerinin İstanbul’da yaptıkları yürüyüşten, yolculuklarından ve Ankara Garı’ndaki karşılama töreninden bahsedecektim. O da böylece komşulara anlatabilecek bir konu bulmuş olacaktı. Ama ona, dersten çıktıktan sonra, bahçede çimlerin üzerine yayılarak zaman zaman hararetli tartışmalar içine girdiğimizi anlatmayacaktım. Hele hele o konuşmalarda, Türkiye'yi kurtarmaya çalıştığımızı hiç mi hiç anlatmayacaktım.
Hazırlığımı yaptım, bilgileri toparlamaya başladım. Mahallenin ayaklı gazetesi, sabahları kahvaltımı yaparken arada bir balkona çıkar, sağa sola laf atar, güne havadislerle başlardı. O sabah önce, karşı balkonda çizgili pijamasıyla, sabah çayını içmekte olan Müteahhit İsmet Bey'e selam verdi. Sonra da alt kat balkonundan kocasını yolcu eden Nagihan Hanıma laf attı. “Duydun mu, Etlik'te yeni bir apartman yapıyormuş İsmet Bey. Gülhane'nin oradan Etlik tepelerine kadar ev yok ki, ne işleri var oralarda? İki daireyi birleştirip, bir katını tamamen kendilerine ayıracaklarmış. Kızların her birine birer oda vereceklermiş. Büyük olan kızın altına araba çekmiş İsmet Bey. Etlik'teki daireleri satınca öbürkülere de alır artık. Büyük kız geçenlerde okuduğu Hacettepe Üniversitesi’ne arabayla gitmeye kalkmış. Yokuşu çıkarken direksiyonda kadın şoför olduğunu gören dolmuş şoförleri kızı sıkıştırmış. Çok korkmuş kız. Haftaya salı karısının günü var. Gidince sorarız, kolundaki altın bilezikleri sallayarak ballandıra ballandıra anlatır. Gelinim bugün yine çamaşıra kalktı. İçeri gireyim de elbiselerimi saklayayım bari. Hepsini toplar tıkar makinenin içine. O meret makinenin kolu döndüre döndüre sardıkça elbiselerimi parçalıyor. Gideyim, gelinin de makinenin de gazabından kurtarayım giysilerimi,” dedi ve içeri girdi.
Kahvaltıdan sonra odama çekilip bir şeyler okumaya başladım. Geç gidecektim okula. Öğle üzeri, babaannemin dualarıyla evden çıktım. Sabahçı Hoca Hanım üzerinde gri renk döpiyesi, ayakkabısıyla uyumlu kısa saplı çantası, krep yapılmış saçlarıyla okuldan dönüyordu. Ulus'ta, heybetli tarihi bronz Atatürk Anıtı'nın yanındaki iş hanında terzisi vardı. Döpiyeslerini orada diktirirdi. Burda Dergisi’nden beğenirdi modellerini. Hoca Hanım okul çıkışı hale uğrar, bazen komşulara kelle, paça için ayak aldığı olurdu. Sonra eve dönmek için Abidinpaşa dolmuşuna binerdi. “Cebeci'deki konservatuar binasının önünden geçerken gençleri seyretmek içimi açıyor. Bir keresinde dolmuştan indim, bahçe duvarına oturdum, içeriden gelen müzik seslerini dinledim,” diye anlatmış komşulara. Dolmuş, Cebeci Hastanesi’nin tarihi binasının önünden geçer, yukarıya Abidinpaşa'ya dönerdi. Su deposunun orada inen Hoca Hanım, aşağıya doğru yürürdü. Yolda komşuların çocuklarına rastlayınca sevinirdi. Elinde paketler ve çiçekler varsa sağına soluna bakınırdı. Çocuklar hemen koşar, elindekileri alır, eve kadar taşırdı. Öğretmenlik yaptığı Atilla İlkokulu, Cebeci Asri Mezarlığı’nın yakınında, etrafında gecekonduların olduğu bir okuldu.
Gecekondularda hava bulanık puslu
Altındağ gökleri kümülüslü
Ekmeğe, aşka ve ömre
Küfeleriyle hükmeden
Ciğerleri küçük, elleri büyük
Nefesleri yetmez avuçlarına
İlkokul çağında hepsi-
Kenar çocukları
Kar altındadır. Ahmed Arif
“Okulda öğretmenliğe başladığım ilk günlerde öğrencilerim sürekli çiçek getirirdi. Önceleri anlamadım, bu fakir mahalledeki çocuklar bana bu kesme çiçekleri hangi parayla, nereden alıp getiriyorlar diye? Bir gün öğretmenler odasında 'Çocuklar size de çiçek getiriyor mu?' diye sordum. Gülüşmeler oldu. 'Bilmiyor musunuz, o çiçekler yakındaki Asri Mezarlık’tan geliyor. Çocuklar, mezarlara konan çiçekleri öğretmenlerine getirmeyi çok severler' denince çok şaşırdım. Sınıfta bir konuşma yaptım, çiçek getirilmesini yasakladım,” diye anlatmış komşulara.
Babaannem, İsmet Bey'in hanımının gününden eve dönünce ballandıra ballandıra anlatmaya başladı. “Hanımı kabul gününe iyi hazırlanmıştı yine. Salonda goblen kumaşla kaplı yüksek koltuklar, büyük yemek masası, onun arkasında yine büyük bir büfe vardı. Büfenin içi kesme cam bardaklar, vazolar, Polonya malı porselenlerle doluydu. Telefon dantelle örtülüydü, televizyonun üzerindeki örtü kanaviçe işliydi. Yerlerde Bünyan halıları seriliydi. Duvarlara yaldızlı çerçeveli manzara resimleri asılmıştı. Hoşbeşten sonra mantı geldi, üzerinde dumanları tüterek. Masada, pastırma, sucuk ve ayvalı tahinli yaprak sarması da vardı. Müteahhit karısı olmak kolay değil tabii. Düğümlü tatlıyı yemeden kimse evine gitmedi vallahi.”
Ertesi sabah, kahvaltıda daha çayımı bile yudumlamadan kaldığı yerden anlatmaya devam etti. “Dün İsmet Bey'in gününde kadınlar çok güldü. Ben pek bir şey anlamadım. Sekiz numaranın Nihal Hanımı, 'Hoca Hanım sağ olsun, gelirken Ulus'taki halden siparişlerimizi alıp getiriyor, amma velakin söyleyelim de dikkatli olsun. Bent Deresi’nin oralara pek uğramasın' dedi. Bana bir anlatsana bu Bent Deresi denilen yeri. Dolmuşlar da oradan kalkarmış. Neymiş oranın gülünecek yanı? Bak o kadar ansiklopedi aldık, cilt cilt. Bilmiyorsan onlara bakıver,” deyince dayanamadım. Okuduklarımı, duyduklarımı, bildiklerimi anlatmaya başladım. “Ulus’taki Hergele Meydanı ve Atatürk Heykeli’ne yürüyüş mesafesinde olan Bent Deresi’nde Ankara'nın en fakir insanları oturur. Bent Deresi denince akla hemen kerhaneler gelir. İlk kerhane 1930 yılında devlet eliyle açılmış. Kahkaha Sokağı ve Tabakhane Sokağı’ndaki sarı badanalı, dörder katlı otuz dokuz evde dört yüz vesikalı kadının gece yarısına kadar çalıştıkları anlatılıyor. Kerhane girişinde polis kontrol merkezi, emanetçi ve tatlıcılar varmış.Yağda kızarmış şerbetli hamur tatlısı olan kerhane tatlısının gücü arttırdığı için revaçta olduğu söylenirmiş. Kuvvet macunu ile orospu mantısı denilen kıymalı gül böreği de çok satılırmış.” Babaannem gözlerini fal taşı gibi açmış, dinliyordu. O bakışları unutamadım.
Ertesi sabah keyifsizdi, önceki gün yanlış bir şey yapmış olabileceğimi düşündüm. İş işten geçmişti artık. Onu neşelendirmek için yeni bir konu bulmalıydım. “İstersen bir gün Gençlik Parkı’na götüreyim seni,” dedim.“İstemem sağ ol, biz üç numaranın gününde kararlaştırdık zaten. Gelecek hafta, Gençlik Parkı’ndaki Lunapark Aile Gazinosu’na gideceğiz. Emel Sayın, Yıldırım Gürses, Osman Türen çıkacakmış sahneye. Kadınlar matinesine gideceğiz. Herkes bir şeyler yapıp getirecek yanında. Börek, çörek ne olursa artık. Giriş beş liraymış. Aysel Hanım, matine çıkışında gölde kayığa binip kürek çekeriz diyor, bakalım artık. Gençlik Parkı’na hafta sonları hep beraber giderdik önceleri. Sonradan büyüdün, adam oldun, gitmek istemedin. Küçük gölün etrafına kurulan masalara oturur, kömürlü semaverlerde gelen çaylardan içerdik. Baban seni çarpışan arabalara bindirirdi. Dönme dolaptan Ankara'yı seyreder, Lunapark Gazinosu’nda çalan müziği dinlerdik. Arabaya sığmadığı için at arabasıyla gezdiği söylenen Maraşlı Şişman’ın dondurmasından yerdik. Sen istemiyorsun diye onlar da gitmiyor artık. Beni de götürmüyorlar.”
Teklifimi kabul etmeyince gönlünü nasıl kazanırım diye düşünmeye başladım. “İstersen oranın hikâyesini okuyabilirim. Sen de günde buluştuğunuzda komşulara anlatırsın,” dedim. Odamdan ansiklopediyi getirdim. Yüzünde güller açtı. Mutfak sandalyesini yanıma çekerek, biraz da küçümser bir havayla, “Oku bakalım,” dedi. Dinledikten sonra, aklında kalanları tekrar etmeye başladı. “Gençlik Parkı cumhuriyetin ilk yıllarında, bataklıklarla kaplı olan yirmi sekiz hektar büyüklüğündeki arazi üzerinde kurulmuş. Lunapark ve nikâh dairesi sonraki yıllarda yapılmış. Rivayete göre, 1936 yılında başlanan, iki yılda bitirilmesi planlanan park bir türlü tamamlanamamış. 1941 yılında jandarmalar tarafından evlerinden alınan gayrimüslimlerin zorla çalıştırılmaları sonucu, ancak 1943 yılında bitirilebilmiş.” Bu kadarının yeterli olduğunu söyledim. Sonra da “Gençlik Parkı yerine seni bir gün Kuğulu Park’a götürebilirim. Tunalı Hilmi Caddesi’nde gezer, dondurma yeriz. Ne dersin?” diye sordum. Teklifim hoşuna gitti. “Kızılay'dan gidelim, orayı da görmedim ne zamandır. Göbeğin oradan dönüyor değil mi otobüs? Kuğulu Park’ı, Ankara'ya o göbekleri yapan 'Göbekçi Dalokay' güzelleştirmiş diyorlar.”
Kuğulu Park’a gittik, çok da sevindi o gün.
İç Cebeci'de oturduğumuz evden bütün şehir görünürdü. Kış günlerinde şehrin üzeri simsiyah dumanla kaplanırdı. Sabahları genzimi yakan koku eşliğinde, okula giderken tıka basa dolu otobüstü şehir. Yolda yürürken gördüğüm tanıdık terzi, tuhafiye, kırtasiye, bakkal, kasaptı. Bazen bekleyip, bazen hızla geçtiğim kırmızı ışıktı Ankara. Trafik ışıkları ve cadde hâlâ rüyalarıma girer. Kışları yağan kar, akşamları üşüyerek beklenen dolmuş kuyrukları, yollarda bozulan belediye otobüsleriydi. Soğuktan donan su boruları yüzünden evlerde günlerce suların akmadığı şehirdi. Arabaların çıkamadığı İç Cebeci'deki evin yokuşu... Acıyı, kederi, sevinci birlikte yaşadığımız, varoluşu birlikte sorguladığımız çetin gençlik yıllarımın şehriydi o. Kar yağdığında memur çocuğu olmanın verdiği yoklukla, ellere eldiven yerine çorap geçirilerek, kızak yerine tahta merdivenler kullanarak, Süngübayırı'ndan aşağıya doğru kahkahalar, çığlıklar atılarak kayılan şehirdi Ankara.
Ankara’ya öyle yakışırdı ki kar…
asfaltlar ışıldar…
yalanlar…
şimdi ve sonra ne zaman Ankara’ya kar yağsa
elim gönlüm, çocukluğum buz tutar. Yılmaz Erdoğan
Apartmanın yanındaki boş arsada yapılan maç, sadece mahallenin zengin çocuğunda var olan bisikletin arkasından koşmalar... Evden gizlice aşırılan bozuk paralarla alınan Atatürk Orman Çiftliği dondurmasıydı Ankara. Hele o komşular...
Babaannem aniden düşüverdi evin içinde, ağzından kan geldi. Cebeci Camisi’nin yanında taksiler beklerdi. Eve taksi getirebilmek için İç Cebeci'den aşağıya deliler gibi koştum. Taksiyle Ankara Tıp Fakültesi’ne götürülen babaannem bir daha geri dönmedi. Sabah kahvaltılarında, “Anlat da dinleyeyim,” diyen koruyucu meleğim gidiverdi birden. Beni onun kadar düşünen, merak eden kimse yoktu. Tandoğan Meydanı’na götüremedim onu. Ama İnci Sineması’nda bir kaç kez film izlemiştik. Hülya Koçyiğit, Ediz Hun, Kartal Tibet'in oynadıkları Hıçkırık filmine gitmiştik birlikte. Beyaz leblebi yemiştik.
Ona Ulus'taki ünlü Atatürk Heykeli’nin başına gelenleri anlatmadım. İki binli yılların başında anıtın üzerindeki kuş pisliklerini temizlemekle görevlendirilen temizlikçi firmanın belediyeye aklınca jest yapmak için anıtı altın sarısına boyayacağını kimse bilemezdi. Bunun üzerine kurulan elli kişilik temizleme ekibi ve dört heykeltıraşın desteğiyle yapılan çalışmalar sonunda heykel büyük oranda temizlendi ancak kirli kahverengi bir renk aldı, duyamadan gitti babaannem. Allah’tan, Kurtuluş Savaşı kahramanları anısına iki yıllık bir çalışma sonucu 1927 yılında anıtı tamamlayan Avusturyalı heykeltıraş da 1945 yılında öldüğü için, anıtının başına gelenleri duyamamıştı çok şükür. Babaannem, Kuğulu Park'taki kuğuların dramlarını da bilemeden gitmişti bu dünyadan. Parkın ismini, kurulduğu yıllarda Viyana Belediyesi tarafından hediye edilen beyaz kuğulardan aldığını anlatmıştım bir keresinde ona. Kuğulardan üçünün daha sonra açılan Seymenler Parkı’na nakledildiğini, parka dönmek için uçmaya kalkışan üç kuğunun uçarken yüksek binalara, ağaçlara çarparak öldüklerini duymamıştı. Duysaydı çok üzülürdü. Bent Deresi'ndeki kerhanelerin seksen yıl sonra kapatıldıklarını da bilemeden gitti bu dünyadan. Keşke duysaydı, sevinirdi. Cebeci Asri Mezarlığı’na gömüldü babaannem. Arada bir ziyaretine gider, çiçek götürürdüm. Çiçekleri alıp öğretmenlerine götürecek öğrencileri arardı gözlerim.
Rüyalarımda kırmızı ışıkta geçiyorum. Gitmedim bir daha çocukluğumun, gençliğimin sokaklarına. Yollarında yürümedim bir daha Cebeci'nin, Kurtuluş'un, Ulus'un. Tanıdığım kimse kalmamıştır eski mahallemde. Babaannem gibi gün yapan teyzeler de yoktur artık . Akşamları apartman duvarlarının üzerine oturup anlatılan film sahneleri, aşk üzerine, sevgi üzerine sohbetler de yoktur. Arka bahçelerde gizlice Tom Miks, Teksas da okunmuyordur artık.
Şimdi bilmem kaç bin kilometre ötede, bambaşka bir dünyada, bambaşka bir şehirde yaşarken rüyalarımda hep o şehir ve babaannem var. Defterimi kapatmadan önce, izlediğim bir filmde geçen bir cümleyi yazdım son satıra: “Ben o şehri unutmadım. Umarım o şehir de beni hatırlıyordur.”






