“Abla ne kadar kopartmışsın ellerini.”
Tırnaklarımın kenarlarından bahsediyor. İyi nemlendirilmediklerinden kuruyorlar ve onları ısırıp tükürmek en büyük zevklerim arasında. Sağ elimin orta parmağı yara oldu bu yüzden ve manikürcü kız pensle dürtükledikçe acıyor.
Yüzünün körpeliğini kalın bir makyajla örtmüş, askerdeki erkek arkadaşının içi rahat etsin diye de parmağına, sahteliği belli kocaman bir tek taş takmış, nişanlı taklidi yapıyor. Nedense kendi yüzüğümü saklama ihtiyacı duyuyorum birden. Neredeyse beş gram ağırlığındaki, yetmiş iki karat, ekstra berrak yüzüğümü, bir çırpıda çıkarıp çantama atıyorum. “Hah,” diyorum, “şimdi daha iyi çalışırsın.”
“Fark etmez abla, kremlerken çıkartsan da olurdu,” diyor. Akıllı kız aslında, kafasını kaldırıp dimdik gözlerimin içine bakıyor bunu söylerken. Anladı mı acaba?
“Abla,” diyor biraz geçtikten sonra, boştaki elimin altında duran fincanı işaret ederek “Telvesinden biraz elinle alacaksın, böyle elini yıkar gibi, iyice ovuştur, kuru deriyi temizler. Doğal peeling. On bilemedin on beş günde bir yap bak yumuşacık olur ellerin.”
Tamam anlamında başımı sallıyorum. “Şu pencereyi kapatsan?” diyorum. Ben ve ıslak ellerim üşüyoruz çünkü. O ise siyah yüksek bel taytının üzerine göbeği açık, kolsuz bir tişört giymiş sadece. Dışarıdan gelen esinti ona işlemiyor.
“Neredeydi senin erkek arkadaşın?”
“Ağrı.”
“Çok mu daha askerliği?”
“Yok abla, iki ay kaldı.”
“İyi, Allah kavuştursun.”
“Sağ ol abla.”
“Evlenecek misiniz sonra?”
“İş bulsun da...” Utanıyor. Başı daha da bir eğiliyor. “Oje de sürelim mi?”
“Olur da, ne renk?”
En sevdiği konuyu açmışım belli, “2020 trendlerini getireyim sana,” diyor kıkırdayarak. Bir anda masanın üstü minik şişelerle doluyor. Bordolar revaçtaymış şimdi, kırmızıyı yaza doğru sürermişiz. Lacivert de olurmuş ama siyah demode olmuş. French yaptıransa hiç kalmamış zaten. O, hevesle anlatırken ben hepsinin birbirine benzediğini düşünüyorum. Bütün şişelerdeki bordolar aynı, kan gibi. Sağ elimin yarasına bakıyorum. Sıcak su kabuğu kaldırmış, pembe dokunun kenarlarından kan sızıyor. Yarayı sıkıp çıkan kanı bir şişenin içine akıttığımı hayal ediyorum.
On dokuzuma yeni basmışım. Lise bitmiş o yıl. Askerde bir sevgilim var, karnımda da çocuğu. Annem kimsenin görmediği köşelerde hakaretler ediyor, tokatlar atıyor. Herkesin içindeyse elimi tutuyor, koluma giriyor, yanağımı okşuyor. Annem, ben ve iki teyzem, İtalya turuna gidiyoruz diye yalan söylüyoruz herkese. İstanbul’a gidiyoruz. Bebeği aldırıyorum orada. Dönüşte de bir sürü alışveriş yapıyoruz. Nişanım var çünkü yaz sonu.
Ben üniversite okumak istiyorum diyorum, otuz yaşındaki nişanlım beni Fransa’da bir okula yazdırıyor. Bir de jeep hediye ediyor bana. Kocaman bir yüzük takıyorum, her yıl karatı büyüyor.
“Çıkarma abla elini daha, iyice yumuşasın,”
Bir çubukla diğer elimin tırnak diplerini kazıyor. O kadar çok uğraşıyor ki sonunda uyuşuyor parmaklarım.
“Evlenince ne yapacaksın? Çalışmaya devam edecek misin?”
“Etmem be abla. Zaten şimdi babamlara destek oluyorum. Kocam çalışsın işte.”
“Ben senin yerinde olsam çalışırdım.” diyorum. Aslında onun yerinde olmayı çok istiyorum. Onu kaldırıp oturduğu tabureye oturmayı, başımı önüme eğip hayal kura kura çalışmayı. O da benim yerimde olmayı istiyor, can sıkıntısından manikür yaptırmayı.
Tırnaklarımı kazıma işini bitiriyor sonunda. Her iki elimi de kurulayıp kremlemeye geçiyor. Avucuna sıktığı kremi paylaşıyoruz. Elimle oynayan elinin görüntüsü, birbirine dolanmış kol ve bacaklar gibi. Garip hissettiriyor. Yumuşak hareketlerle masaj yapmaya başlıyor sonra.
“Eee? Karar verdin mi renge abla?”
“Oje istemiyorum, böyle kalsın” diyorum.
“Sürseydik abla, hazır manikürün yapılmışken. Renkleri beğenmediysen?” Kremin benden artan kısmını kendi ellerine yediriyor konuşurken.
“Yok, ondan değil.” Bir yandan sağ elimin orta parmağını ovalıyorum. “Geç oldu da, bir daha ki sefere süreriz artık. Başıyla bir sen bilirsin hareketi yapıyor. Ben çantamı ve ceketimi alıyorum, o da masanın üzerini topluyor. Manikür takımını kolonyalı pamukla temizleyip kılıfına yerleştiriyor. Bulunduğumuz küçük odadan çıkıp fön makinelerinin gürültüsünün doldurduğu salona dalıyorum.
Kasaya yaklaşıyorum, salonun sahibi olan kadın kollarını açmış kocaman gülerek yanıma geliyor. Konuşurken dokunmayı sevenlerden, bana arkadaş olduğumuzu hissettirmeye çalışıyor. Hayatım falan diyor. Memnun kalmış mıyım? Bunu sorarken başıyla kenarda dikilen manikürcü kızı işaret ediyor. Ancak o zaman, kızın arkamdan geldiğini fark ediyorum. Göz göze geliyoruz. Bana beklentiyle bakıyor. Tabii ya, bahşiş! Bahşiş vermem gerek. Nasıl unuturum? Çantamı açıyorum, telaşla içinde cüzdanımı aranmaya başlıyorum. Elime yüzüğüm geliyor, bir anda keyifleniyorum. Kıza doğru yürüyorum.






