Özlem
21 Ekim 2019 Edebiyat

Özlem


Twitter'da Paylaş
0

Kadınların memleketi neresidir? Baba evi mi, koca evi mi, kendi cesur yüreği mi?

Daha önce de terk ettim memleketi. Ama hasretin böyle koyusunu, böyle derine işleyenini yaşamamıştım. Günler tek bir duyguya ayarlı burada: Dünyayı kendi rengine boyayan özlem.  Aslında kokuların yazarı olarak bilirdim kendimi. Metinlerime sinen, taşradan İstanbul’a getirdiğim görüntülerle kokulardı. Bozkırın yabanıl ve özgür çiçeği kolza. Koparıp günlüğümün arasına koymuş, halk dilindeki adını not etmiştim eski bir romanı yazarken. Puhur. Kokladıkça bozkır geri geliyordu. Irmağın kokusu, ağaç gövdelerindeki böceklerin kokusu. Dolmuşlarda çalan türküler, toprağa eğilmiş çalışan köylüler, günlerin uzadıkça uzayışı, tuhaf bir unutulmuşluk hissi. Renkler unutulmamıştı elbette, kum fırtınasının kızılı, kara dutun elini sürdün mü lekesini bırakan morluğu, bozkır güneşinin deli sarısı. Ama henüz arka plandaydı onlar. Ya da ben öyle sanıyordum. Şimdi Atlantik’in öte yakasından İstanbul’a bakarken renkler baskın çıkıyor. 

İstanbul denince, misal, aşı boyalı evlerin canlı renklerini özlüyorum. Meyve tezgâhlarının renk cümbüşünü. Olgunlaşmış yere düşmüş dutların ezilmiş, kurumuş rengini. Kat kat boyanan demir kapıların sakin ve kirli sarısını. Sadece İstanbul’un renklerini anlatsam hafızadan sızanlar bir ressamın paletindeki tüm ana renkleri de ara renkleri de tüketir. Yaz akşamları göğün mavi saati, baharda gözün unuttuğu dolgun sarıyı yaşama davet eden mimozalar; mimoza denince Büyükada, ada evlerinin hüzünlü beyazı, duvarları saran begonvillerin cart pembesi.

Kapılara dönüyor aklım. Tophane’deki evin balkonundan seyrettiğim, mahzun kahverengisi baktıkça insanın üstüne sinen kapılar. Eski sahiplerini yitirmiş solgun yeşil bir kapı vardı sonra. Eşiklerinde oturan kadınlarla bütünleşmiş, yüz yıllık kapılar. Kadınların başındaki beyaz tülbentler. Seyrederken şeklini aldığım minareler, onlar ne renkti peki? Taşın da toprağın da İstanbul’a has tonları zihnimin bir yerlerinde kayıtlı. Alelacele süt almak için sokağa indiğimde ezberlediğim renkler. Eskimiş ateş tuğlaları, incir ağaçlarının yeşili, Tophane’den Cihangir’e çıkan dik yokuşta birden gözüme ilişen, Boğaz’ın durgun mavisi. Yakınında yaşarken unutuyoruz göğün ve kelimelerin rengini. 

Ona ne şüphe kelimelerin de rengi var. Kıskanmanın rengi neydi? İnsanın üstüne yapışan kirli bir şey. Yok oraya geçmeyelim, rakının bulanık beyazına yani. Bazı renkler yerinde kalsın, kadehte, saksıda. İşte saksısıyla bütünleşmiş mor menekşeler, kırmızı sardunyalar, pembe zakkum ağacı. Balkonda serpildikçe serpilen. Ve saksıları ziyarete gelen kızıl boyunlu kumrular. Ben yalnız kaldıkça bana nispet çift gezinen. Biri uçarsa ötekinin ardından gittiği. İki gaga, iki kuyruk, iki can. Ve yalnızlığın rengi. Kumru olmayı beceremedin, diyor içim. Günlüklerde, anılarda hayal kırıklığının rengini ararken şair ötelerden bir yerden kafasını uzatıp, Ne erkekler sevdin zaten yoktular, diye göz kırpıyor. 

Ne diyordum, ha evet, günlerin de rengi var, hafızanın boyadığı renkler. Özlem dayanılmaz olunca geri gelen. Heyecanla açılan bir kapı. Eşikte bekleyen uçuk mavi. Göğsüne dayadığın başın. Siyah. Karanlık bir veda. Duygulara yetişemeyen kelimeler. Sessiz kalınan o iki dakikanın rengini arıyorsun epeydir. Uzun süredir içinde tuttuğun bir soluk var.  Bir bıraksan, hikâyesi değişmesin diye çok uğraşan bir kadını anlatacaksın. Kök salmak, yosun tutmak için yirmi yıl yerinden kıpırdamayan. Memlekette özgürlük ve haklar, insan onuru meselesinde elinden geldiğince sesini çıkaran, destek veren bir kadın. Sonra akşam sokağa çıktığında, erkekler rakı masalarında kadehlerini tokuştururken, bir taksinin arka koltuğunda, kadınlar deprem felaketinden beter ilişkiler yaşarken, erkeklerin sakalları uzar, kadınların hakları kısalırken kendini yapayalnız hisseden bir kadın.  O yüzden son yıllarda, durumları İsrail topraklarındaki Filistinlileri hatırlatan kadınları anlatmaya koyuldun. Köşeye sıkıştırılan, öldürülen, vatansız, memleketsiz bırakılan kadınları. Kadınların memleketi neresidir? Baba evi mi, koca evi mi, kendi cesur yüreği mi?

Şimdi yıllar önce bindiğin bir trenden inmiş manivelaya asıldıkça asılıyorsun. Kolay değil ray değiştiriyorsun. Renkler değişiyor. Sonbahar daha yakıcı burada. Burada derken Atlantik’in öte yakasında, Amerika’da. Kızılın binbir tonu burnunun ucundayken, sen bir boşluğun içinde yürüyorsun. Yürürken, bir zamanlar gittiğin bütün şehirler ardından geliyor. Meydanlar, kiliseler, kuzeye doğru akan nehirler. Derken Berlin, kanal boyu, ıhlamur ağaçları. Ihlamur ağaçlarının kanal boyu yekpare kokusu. Ve duvar.  Duvar zamanı yaşadığın aşk. Birbirinize tutunuşunuz. 

Hatırlıyorsun: Farklı biçimlerde sevmiştiniz birbirinizi, o çöldeki bir gülü sever gibi. Sen gül olmayı henüz beceremeyen bir gül gibi.

Gözünü kapadığında geniş bir caddeye bakan yatak odasının beyaza boyalı kapısı netleşiyor bulanık bir görüntünün içinde. Dağınık bir yer yatağı. İki sevişme arasında yenilen yemekler, çıkılan yürüyüşler, Berlin’in ortasında kanayan bir yaraya benzeyen Kreuzberg’de ikinci el giysiler, asker mantoları satan dükkânlar. Aynada beliren Alman sevgili ve sen. Tökezleme taşlarını anlatıyordu sana, savaş artığı ayakkabıları, soykırımı, utancı. Hakikat vardı, doğrular vardı, aşk vardı. Ve hepsinin dışındaki en büyük çember tarih.  

Artık sen varsın ve özlem. Neye, kime olduğunu sorgulayıp durduğun. Sonra bir de hatırladıkça depreşen renkler.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR