O zamanlar ‘çekiyorum lan ben bu yaşımda’ cümlesini, Tolga Sağ’ın ‘çektim gayrı çekemiyom’ ile başlayan türküsünü dinledikten sonra dilime yerleştirmiştim. On altı yaşındaki bir lise çocuğu olarak değil, bakkalımızın önüne dikilmiş yaklaşık 1000 dairelik göçmen bloklarına damacana su ve tüp taşıyan, abimden bana devredilmiş veresiye defterine borç yazan biri olarak konuşurdum. Bakkaldaki 37 ekran televizyonu sırtlayan ekmek dolabına yapıştırdığım güzel şiir cümlelerini de duruma göre kullanırdım. Duruma göre diyorum, çünkü bizim bakkalın olduğu yer biraz değişik bir yerdi. Bulgaristan ve Yugoslavya göçmenleri ile birlikte Bitlis ve Tokat göçmenlerin ortasında, her dili kurmaya müsait her tavrı göstermeye mecbur değişik bir yerdeydik.
Hiç sevmezdim bakalı. Esnaf kimliğimizden kaynaklı terbiyeli, düzenli ve temiz olmamız gerekir; kapının önündeki toz ve çekirdek kabuğu kalıntılarını toz çıkmasını diye hafif ıslatılmış fırçayla temizlemek gerekir; su ve tüp taşımak gerekir; alkoliklerle anlaşmak gerekir; zamanın tamamını müşteri beklemeye ve müşteriyi memnun etmeye ayırman gerekir… Buna benzer bir yığın gereklilikle birlikte, bakkalın içindeki fabrikasyon yiyecekleri gördüğümde artık midemin bulandığı ve orada olmamak için her şeyimi vermeye hazır olduğum günleri orada yaşıyor olmam, limanına bağlandığım koca İstanbul denizinde, en özgür yerde en tutsak hissini anlamama ve böyle güzel benzetmelerle şairlik etmeme de vesile olmuştur, hakkını yemeyeyim. Özellikle gece saat on bir buçuğu vurduğunda, dışarıdaki malzemeleri toplayıp kapının önünü fırça ile temizlerken söylediğim türkülerinin hemen karşımızdaki blokların balkonlarında kendini dinleyiciler bulunması ve bu dinleyicilerin çoğunun yaş grubumdaki kızlardan oluşması özellikle hoşuma giderdi. Hiçbirine âşık değildim ama türkülerini dinlenmesi bile bana yeterdi.
Evlerine özellikle küp götürdüğümde yanaşanlar da olurdu. Evin içine girdiğimde sanki ahlaksız bir şey yapıyormuşum gibi hissederdim o yüzden. Fakat dolu tüpü takıp ocağı ve tüpü deneyip boş tüpü almak için evlere girmek zorundaydım. Koşaradım evlerden çıktığımı ve ara ara parayı almayı unuttuğumu da bu vesileyle söylemiş olayım. Tabii ki içim kıpırdanırdı ama şu zihnimize çakılan ‘ekmek parası’ psikolojisi, esnaf kimliğimizi her daim korumamız gerektiğini yüzümüze çarpıyordu. Abim çok kıza âşık oldu da açılamadı bu yüzden.
Oradan kurtulmanın yollarını arıyordum devamlı. Tatil günlerinde üzerime yıkılan bakkal, okuldan sonraki zamanlarımda da beni tutsak ediyordu. İstanbul’un ulaşılır bir şehir olduğunu, deniz kenarı bir lisede okurken anladıktan sonra bakkala gitmeyi hiç istemiyordum. Deli gibi gezmek istiyordum. İzlediğim dizilerin ve filmlerin çekildiği yerleri görmek istiyordum. Okulu astığım günlerde Kuzguncuk ve Balat’ta fink atmamın nedeni buydu. Ama yetmiyor işte. Bakkal diyordum, olmasaydı diyordum, ekmek arasına biraz beyaz peynir ve domates koyar, küçük bir meyve suyu alıp Gülhane Parkı’nda uzanır ve Dorian Gray’in Portresi’ni okurdum bütün gün. Bakkal olmasaydı diyordum, Taksim’deki sokak müzisyenlerinin yanına oturur santur dinler, Mephisto’da şiir dergilerine bakar, İstiklal Caddesi’ndeki kalabalıkta güzelce kaybolurum diyordum. Bakkal olmasaydı diyordum, Eminönü-Kadıköy vapur hattına biner ve hiç inmeden Babalar ve Oğullar’ı okurdum diyordum. Diyorum da diyordum… Fakat ne güzel dileklerim olmuş ki hepsini yerine getirebildim. Tabii ki bakkalı sattıktan sonra.
Bakkala bir alıcı geldiğinde (ki uzun zamandır abimin aklında vardı bu, evlenip Avusturya gidecekti, evlenip gitti) çok heyecanlandım. Bu işten batmadan sayılabilmek bizim için çok önemliydi. Bakkal, süpermarketlerle ve doğalgazla başa çıkamayınca eski şaşaalı dönemlerini mumla arar hale gelmişti. Elimizde kalan müşteriler, veresiye defterinde isimleri olanlardı ve bize mecbur oldukları için geliyorlardı bakkala. Bakkalı satma fikri babama, bizden borç para alıp süpermarkete giden bir müşterimizi gördükten sonra yerleşmişti. Kapıya kadar gelen süpermarket servis aracından inen Salih Abi, ellerindeki poşetleri babamdan aldığı borçla doldurmuştu. Bu tablo karşısında sinirlenmemek elde değildi fakat bize kalan asıl şey, boş boş bakıp hüzne gark olmak olmuştu. Ben bu olayın yaşanmasına çok sevinmiştim, fakat bu sevincimi göstermiyordum tabi. Başka türlü olsaydı, babamı asla ikna edemezdik ve ömrüm bakkalda geçerdi, desem de inanmayın, kesin kaçardım.
Bakkaldaki son günlerimi, bakkalı devrettiğimiz kişilere bir hafta boyunca yaptığım rehberlik oldu. O hafta gelen müşterileri, bakkalı alan adamın kasada duran oğlu ile tanıştırmayla, ona işi öğretmeyle ve müşterilerle vedalaşmayla geçti. Ondan sonraki hafta ise abimle ev ev dolaşıp veresiye defterini sıfırlamamız gerekiyordu. Sonra ise alabildiğine özgürlük.
O haftayı yalancı bir ‘ayrılıyoruz’ hüznü ile kapattıktan sonra veresiyeleri toplamak için mahalleye çıktık. Çıktık, diyorum ama bu öyle hemen olmadı. Bizi, elimizdeki defterle ev ev dolaştıracak bir müşteri portföyümüz vardı maalesef. Keşke dedik, o hafta hepsi getirseydi de borcunu, kapılarına alacaklı olarak gitmeseydik. Bir iki müşterimiz getirmişti borcunu ve biz o sıra veresiye defterine kayıtlı olan borçlardan sadece bu bir iki müşterinin borcunu alabileceğimizi biliyorduk aslında. Onlar vermez diye değil biz kapılarına gidemeyiz diye. Bu durumu üç aşağı beş yukarı tahmin eden babamın, bakkalı devrettikten bir ay sonra bizi zar zor kapılara sürmesi de yine bu nedenleydi. Aslında dışarıda yüklü bir paramız vardı. Belki de bugünün parasıyla on beş yirmi asgari ücret parasına denk gelen bir paraydı bu. Her neyse, abimle bakkala doğru gittiğimiz bu son yolculuğun, her gidişimizden daha uzun sürmesi, bacaklarımızın yorgunluğundan değildi şüphesiz. İkimiz de gitmek istemiyorduk. Nedenini tam onlara olarak anlatacak güçte bir yazarlığım yok belki, bilemiyorum. Ama o defteri ortadan kaldırmanın yollarını ikimiz de arıyorduk. Aslında unutmak istiyorduk, kurtulmak istiyorduk, bakkaldan da defterden de…
Mahalleye vardığımızda isim sırasına göre evlere gideceğimizi konuştuk ve Ahmet Abinin gecekondusuna gittik. Abim, her işi bana yaptırmak niyetindeydi. Defteri bana verip çantama koymamı istemişti örneğin. Ben de azığımı ve kitabımı hazırlamış, ilk fırsatta soluğu Gülhane’de alırım diye yanımda çanta taşıyordum. Veresiye defteri ile Dorian Gray’in Portresi yan yana durup pek de güzel bir görüntü çıkarmıyordu ortaya. Abim, zile de benim basmamı istedi ve bastım. Kimse çıkmadı. Bir daha bas dedi, yine kimse çıkmadı, fakat camın arkasından birinin perdeyi oynattığını fark etmiştik. Anlamazlıktan geldik. Abimin hiç olmayan kahvehane tutkusu, bu perde olayından sonra depreşmiş olacak ki beni Gülhane’ye, kendini kahvehaneye sürdü. Okey oynayacakmış, millet işteymiş, başka zaman gelirmişiz, iş saatinden sonra… Bir daha da gidemedik. O defteri sonrasında ne yaptım, hakikaten bilmiyorum. Geçti gitti işte. O günü, Gülhane’deki ceviz ağaçlarında iz aramaya ve uzanarak kitap okumaya ayırmanın güzelliği ile hatırlıyorum.






