Yüzüklerin Efendisi’ni 1957 yılında ilk okuduğumda henüz ismi duyulmamış bir yazarın bilinmeyen bir kitabını okumak olarak özetleyebileceğim, artık neredeyse imkânsız bir deneyim yaşadım. Unutulması ve yinelenmesi mümkün olmayan bir deneyimdi ve C.S. Lewis’in deyimiyle berrak gökte çakan bir şimşek görmüşçesine bende yarattığı mucizevi şaşkınlığı hiç yitirmedim. Bugün bile Tolkien’i ilk kez okuyan kendime imreniyorum. Hayatımdaki olaylardan birini yeniden yaşama şansım olsa muhtemelen bunu seçerdim.
Öylesinin mümkün olmadığını bildiğimden yapabileceğimin en iyisini yaptım ve Tolkien’in eserlerini önce çocuklarıma, ardından yüksek lisans dönemimde asistanlık yaparken öğrencilerime okudum. O zaman gördüm ki, onlar arasında da Tolkien’in sunacaklarına hazır, heyecanla bekleyen bir kitle var. Akademik şüphecilikle karşı karşıya olmama rağmen doktora tezim Tolkien üzerineydi. Son elli yıldır J.R.R. Tolkien hakkında yazacak, onun hakkında ders ve konferans verebilecek kadar şanslıydım ve bunları hâlâ yapıyorum.
Tolkien’in modern fantastik yazını tek başına dönüştürdüğüne ilişkin yaygın bir kanı olsa da bu oldukça hatalı bir çıkarım çünkü Tolkien modern fantastik edebi dönüştürmedi. Tolkien onu icat etti.
Fantastik edebiyat bir tür olarak elbette Tolkien’den önce de biliniyor ve örneklerine rastlanıyordu. Lord Dunsany, E.R. Eddison, William Morris ve Mervyn Peake gibi niş yazarların metinleri 1954 yılına kadar fantastik tür olarak adlandırılıyordu. Bu yazarların çalışmaları ya Dunsany ve Morris’inkiler gibi kültürel olarak İrlanda ve İskandinav folklorundan türetilmiş metinlerdi ya da Peake’in gibi son derece kendine özgüydü.
Yüzüklerin Efendisi’nin ortaya çıkışıysa popüler kültürde ciddi bir şok etkisi yarattı. Öyle ki, yalnızca kendi taklitlerini türetmekle kalmamış ve daha öncesinde var olmayan bir izleyici kitlesinin oluşmasına yol açmıştı. Ve işin doğrusu pazarlama dediğimiz şey, o zamana kadar hiç bu denli acımasız ve vicdansız değildi.
Geçtiğimiz günlerde evimin yakınındaki bir kitapçıda, kapağında Tolkien isminin bulunduğu bir kitap gördüm. İçerik hiçbir şekilde Tolkien’e ait değildi. Sadece Tolkien’in tasvirleri baz alınarak çizilmiş haritaların bir toplamıydı. Evet, Tolkien de hikâyelerinin çoğunu Kuzey Avrupa mitolojilerinden esinlenerek yazdı ama onun eserleri parçaların toplamından çok daha büyüktü.
Okurlar bir anda her zaman sahip olmayı isteseler de asla bütünüyle tasavvur edemeyecekleri bir dünyayla tanıştılar. Bir yanda Elfler, büyücüler, konuşan ağaçlar ve belirsizlikler içindeki Karanlık Lord öte yanda barlar, posta ofisleri, bira ya da peynir ekmek gibi hepimizin aşina olduğu şeyler vardı ve fantastik olanın sıradan olanla buluştuğu bu dünyanın ismi Orta Dünya’ydı (Middle-earth) – eski İzlandaca My∂gard, Anglo-Sakson kültüründe Middangeard.

Roman, üçleme ya da destan gibi farklı isimlerle anılan bu benzersiz anlatı hem apayrı bir edebi türün oluşmasına yol açtı hem de bir dizi taklitçinin ortaya çıkmasına. Fantastik kent anlatısı gibi pek çok alt türe kaynaklık ettiği gibi edebiyatın tıpkı Ursula Le Guin’in yaptığı gibi bilimkurguyla fantazyayı bir araya getirebileceğini gösterdi. Le Guin elbette bir istisnaydı çünkü Tolkien’in ardıllarının pek azı bu yeni formu kavrayarak onun İkincil Dünya adını verdiği yapının özünü idrak edebildi.
Üstelik Tolkien sadece Fantastik metinler yazmadı, fantastik edebiyat üzerine de yazdı. Mesela “On Fairy-stories” isimli ufuk açıcı makalesi fantastik metinlerin tekniği ve içeriği konusundaki teorik tartışmalara, Spenser ve Coleridge ile beraber ciddi katkılar sağladı.
Tolkien’e göre fantastik edebiyat yalnızca kurgusal bir tür değil, kendine özgü kural ve gelenekleri olan İkincil bir Dünyaydı ve doğası gereği sizden farklı bir inancı, İkincil İnancı talep ediyordu. Hayal gücünüzü kullanarak içine girebilir, hatta yeterince arzu ve kabiliyetiniz varsa onu yaratabilirdiniz. Tolkien bu dünyaya büyülenme, büyülenmiş olma, büyüsüne kapılma, büyülü gibi anlamları olan Faërie ismini vermişti. Fakat burada bahsi geçen büyü ya da sihir, Tolkien’in gerçek dünyanın manipüle edilmiş versiyonu olarak gördüğü sıradan büyü ve sihir anlayışından farklıydı. Faërie, ölümlülerin “hâlâ içinde yaratılmış oldukları yasaya göre” asıl yaratıcıyı taklit ettiği, çeşitli potansiyellere sahip alternatif bir dünya, ikincil bir yaratım alanıydı.
Sanki yerçekiminden ya da üç cisim kuralından bahsediyormuş gibi yaratıcılığı belli bir yasaya tabi kılmak onu biraz zorlamak gibi gelebilir belki ama öyle değil, zira Tolkien de hiçbir zaman öyle olduğunu düşünmemiştir. Ona göre bu, “elfçe beceriler” adını verdiği özgün bir kabiliyeti ve “kendi içinde tutarlı bir gerçekliği” gerektiriyordu. Yani fantastik edebiyat, bir hikâyeye “evvel zaman içinde” diye başlayıp sonra da içini rastgele bir şeylerle doldurmak anlamına gelmez. Fantastik bir dünya yaratıyorsanız orada kurguladığınız her şey kendi normlarına sadık kalmalıdır.
Eğer dünyanızı yeşil bir güneş aydınlatıyorsa renkler bütünüyle bizim dünyamızdan farklı olacaktır. Ya da Hobbitleriniz en fazla bir metreyse onları kendi dünyanızdaki yüksek binalara yerleştiremez, toprak üzerindeki deliklere sığabilen, alçak tavanlı evler inşa edersiniz.
Fakat Tolkien metinlerinin başarısı büyük ölçüde ustalıkla yazılan fantastik metinler olmalarına değil, daha ziyade Hristiyanlığın geçersiz kıldığı kayıp bir İngiliz mitinin yerine kurgusal bir ikame yerleştirmesinden kaynaklanır.
Tolkien kendi yaratmış olduğu bu mite, her şeyi yok eden büyük bir savaşın başlamasına neden olan Silmaril mücevherlerine atıfla Silmarillion adını verdi. Bu alternatif dünyanın adı Arda’ydı. Tanrılara Valar deniyor ve bu dünyada Elflerle birlikte insanlarla cüceler yaşıyordu. Aslında Hobbitler bu dünyanın bir parçası değildi. Tolkien’in kendi çocukları için yazdığı Hobbit hikâyesi öyle çok ilgi gördü ki, onların hikâyesi asıl mite çok sonradan, Yüzüklerin Efendisi’yle birlikte dahil oldu.
Tolkien kendi şahsi folklorunun başlangıç fikrini sınav kâğıtlarını okurken, öylesine boş kaldığı bir anda, kâğıtlardan birinin arka sayfasına karaladığını söyler. “Yerdeki deliklerden birinde bir Hobbit yaşarmış…” Ardından bu cümleyle uyum içinde bir hikâye uyduruvermiş. Aslında Hobbit, önceden beri var olan bir kelime ve her ne kadar Oxford Sözlüğü kelimeyi Tolkien’e atfetse de, ilk kez The Denham Tracts ismindeki on dokuzuncu yüzyıla ait bir folklor derlemesine geçiyor.
Gösterişli Elf dünyası Silmarillion’u sağlam bir zemine oturtan ve dolayısıyla bizler için erişilebilir kılan, Hobbitlerin dünyeviliğinden başka bir şey değildi. Faërie biraz istemeden de olsa Hobbitler tarafından gerçek kılındı çünkü Elflerin dünyasıyla onların küçük pubları, havai fişekleri ve trenleriyle olan karışımında paradoksal olarak büyüleyici bir şeyler vardı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






