Rüzgâr ve güneş enerjisi gibi alternatif teknolojiler daha bu milenyumun başlarında pahalı çözümlerken şimdilerde bunların kullanımı hem daha ucuz hem de daha etkili olabiliyor.
Katıldığım bir yemekte masadakilerden biri bizlerde iklim farkındalığına yol açan dönüm noktalarını öğrenmek istedi. Oysa asıl duymak istediği içinde çeşitli kırılma noktaları barındıran hikâyelerdi. Kast ettiği şey şüphesiz ani bir değişim, aydınlanma ve farkındalık anıyken benim elimde sadece her şeyin ağır ağır geliştiği, birden fazla adımın atıldığı, günden güne artan bilgi birikimine karşılık endişelerin çoğaldığı bir hikâye vardı. Zira öyle çok şey oldu ki, tek bir dönüştürücü andan söz etmek mümkün değil. Üstelik bunların tamamı birkaç on yıl süresince kademeli olarak yaşandı.
Ama insanlar dönüm noktalarının olduğu hikâyeleri severler – ani uyanış çağrıları, atılımlar, bir anda gerçekleşen dönüşümler. Filmler söz konusu olduğundaysa bu dönüm noktaları karşımıza kılık değiştirerek çıkar: ilk görüşte aşk, her şeyin gidişatını değiştiren dramatik konuşmalar, tek bir kötü adamın ölümüyle nihayete eren problemler, kısacası kolay yollarla ulaşılan kesin zaferler. Eski usul radikaller de ani değişimlerden hoşlanır, mesela kültürel ya da bilişsel bir değişime yol açmasa dahi bir şekilde topluma yeniden biçim veren devrimler.
Bu ani değişim isteğini dinlerde de görürüz: gökten inen vahiyler, uyanışlar, tebliğler. Örneğin Saul’un gördüğü vizyon öylesine güçlüdür ki, onun attan düşmesine ve Aziz Pavlus olarak uyanmasına sebep olur. Kutsal Hint İnciri’nin altında oturan Buda yoğun bir meditasyon esnasında aydınlanırken Muhammed’in uyanışına yol açan şey Melek Cebrail’in ziyaretidir. Fakat Buda ve Muhammed’in hikâyesi, Aziz Pavlus’unkinden farklı olarak uzun bir niyet ve keşif yolculuğunu içerir. Elbette ben de herkes gibi dramatik hikâyelerden hoşlanıyorum ama aynı zamanda onların çoğu zaman bizleri yanılttığını, uzun soluklu değişimleri sanki aniden olup bitiveren şeylermiş gibi tasvir ettiklerini düşünüyorum.

Yirmi yıla yakın bir süre boyunca Budizm üzerine çalıştım ve nihayetinde öğretilerinin özünde çok basit bir yaklaşımın olduğunu gördüm; temel bilgileri bir günde edinebilir, bir saat içinde yüzeysel de olsa fikir sahibi olabilirsiniz. Fakat asıl mesele bu değerleri, bakış açılarını ve iç görüleri yaşamınıza entegre etmek. Refleksif hale gelmeleri uzun bir zaman ister ve ancak ondan sonra etrafınızdaki dünyayı onlar vasıtasıyla değerlendirir, onlar üzerinden anlamlandırabilirsiniz. Bunun bir ömür boyu, enkarnasyon inancınız varsa birkaç ömür boyu süreceğini söyleyebilirim.
Gerçekler her zaman böyledir; dile getirmek ya da söylenenlere kulak vermek kolaydır ama iş yaşamaya geldi mi her şey aniden zorlaşıverir çünkü bir şeylerin yavaş yavaş değişmesinden hoşlanmayız. Yoldan sapmak her an mümkünken yola bağlılığımız ve azmimiz sayesinde devam ederiz. Yani sadece bilmek değil, olmak da gerekir. Sosyopat bir kişi insaniyetten haberdardır ve onu silah olarak nasıl kullanacağını çok iyi bilir; ama bir aziz bizzat o’dur, zamanla ona dönüşmüştür.
Bireysel ya da toplumsal hedeflerimize ulaşmak için büyük sıçramalara değil, adım adım ilerlemeye ihtiyacımız var. Yolda kafamız karışabilir, durabilir hatta gerileyebiliriz. Belki de bu ancak romanların ve biyografilerin bize öğretebileceği bir süreçtir. Çünkü büyük bir romanda karakterlerin büyümesi, değişmesi ve öğrenmesi için yeterli yer bulunur. Örneğin Pip’in, Estella’ya olan aşkının başkalarının acısına, kendi yükselme hırsına ve sınıfsal utancına bağlı olduğunu görmesi ya da Elizabeth Bennett ve Fitzwilliam Darcy’nin birbirlerine ilişkin ilk izlenimlerinin aslında kendi kibirlerinden kaynaklandığını fark etmeleri ve ancak bundan sonra âşık olmaları gibi. Âşık olmak ve kaybetmek, kurulan ilişkiler, bozulan ilişkiler, karakterlerin geçirdiği olağanüstü değişimler ve ağır ağır biçimlenen yaşamlar.
Derin bir kalp kırıklığının ya da değer verdiği insanların kaybının üstesinden gelen herkes, acı verici bir deneyimin, tren yolundaki ara istasyonlar gibi geçilip gidilen aşamalardan oluşmadığını bilir. Bir gün öyle bir gün böyle olur, bir ileri bir geri aynı döngüde takılı kalmış keder içindeyken nehir üzerinde ahşap bir kulübe görür ama bir kaleden öteki kaleye koşuyormuşçasına ona doğru sürüklenmek yerine kendinize bir yenisini inşa eder, adına da kabullenme ya da uzlaşı dersiniz.
Yarının bugünden farklı olmasını istersiniz ama her seferinde bir sonraki gün, bir önceki günün aynısı hatta daha beteri gibi görünür. Oysa ne kadar ufak olursa olsun bütün değişiklikler arka plan birikir. Ağaçlara bakın ya da bebeklere, bugünkü görünüşleriyle yarınki görünüşleri birbirine benzer. Çoğu değişim – şeylerin büyüme, gelişme ve çürüme süreçleri – daha doğrusu değişim için gereken zaman süreci hikâyelerdeki gibi dramatik değildir. Ve bu da onların, sabırsız insanlar tarafından algılanamayacağı anlamına gelir.
Ama ne yazık ki, sabırsız varlıklarız. Heyecan içerisinde geleceği bekliyor ve istediğimiz her şeye anında sahip olma telaşına kapılıp geçmişte neler olup bittiğini unutuyoruz – yaşanmış olan değişimlerin hikâyelerini okumaya, öğrenmeye bile sabrımız yok. Oysa Martin Luther King’in de dediği gibi, “Tarihin yayı uzundur ve adalete doğru eğilir.” Tabii bunu fark etmek için öncelikle yayın bütününü görmemiz gerekir. Zira değişimler her zaman biz farkında olmadan başlar. Nihayete erdiklerindeyse her şeyin aniden gerçekleştiğini düşünme eğiliminde oluruz.
Etrafınızdaki insanları düşünün, kim bilir kaç kez birinin aniden değiştiğini, karakterinin bambaşka bir hal aldığını gördünüz. Tam aksi de mümkün; aylarca, hatta yıllarca görmediğiniz biri aniden ortaya çıkar ve sistemde uyum sağlayanların farkında olmadığı ufak değişikliklerin meydana getirdiği bir dönüşüme işaret eder.
***
Hızlı bir değişim beklentisi ve beklenti karşılanamadığı takdirde asıl sürecin anlaşılamaması siyaseti kötü yönde etkiler. Bu cahilâne umutsuzluk, tek bir protesto ya da tek bir kampanya gibi kısa süreli çabaların, uzun süreli sonuçlara yol açmasını istemekten kaynaklanır. Bir başka sebepse mağlubiyet duygusudur: önceki mağlubiyetler yüzünden kazanmanın mümkün olmadığına karar verir, uğraşmaktan vazgeçersiniz.
Siyasi bir süreç sona erdiğinde de benzer türde bir sabırsızlık ve dikkat eksikliğiyle karşılaşırız çünkü insanların çoğu bu sürecin nasıl başladığını hatırlayamaz. Siyasette olumlu bir değişim söz konusuysa hemen hemen herkes arka planda güçlü bir ismin, etkili bir grubun varlığını arar. Oysa çoğunun başlangıcında tabandan gelen kampanyalar vardır. Değişim gerçeklik halini alıp nüfuz kazanmadan önce değişimin özünde bulunan fikir kuşaktan kuşağa aktarılmıştı ve bunu görebilmek için hem perspektifi hem de görüşü geniş tutmak gerekir. Zira değişimin kalbinde her zaman, daha en baştan imkânsız addedilen sıradan kampanyalar ve gerçekçi olmamakla itham edilen sıradan insanlar bulunur.
Bununla ilgili izlediğim en iyi belgesel-film, 2022 tarihli To the End. Sunrise Hareketi’ni, yani otuz yaş altı insanlardan oluşan bir örgütünün kuruluşunu ve Yeşil Mutabakat adı verilen süreci başlatmalarını konu alıyor. Beş yıllık bir zaman dilimi söz konusu: değişim hayalleri kuran genç idealistler, yavaş yavaşa tabana yayılan kampanyalar ve nihayetinde gerekli gücü kendinde toplayarak mevzuat haline gelen radikal fikirler. Kısa vadeli bir perspektif sadece o mevzuatın çıkarılmasını sağlayan politikacıları vitrine çıkarıyor. Uzun vadeli bir perspektifse gerekli, mümkün ve makul şeyler için ilgili otoriteler üzerinde baskı yaratıp bunlar için zemin hazırlayan hareketleri gözler önüne sererek çok daha gerçekçi bir güç analizi sunuyor.
To the End’de harika bir sahne var: Sunrise Hareketi’nin o zamanlarki kreatif direktörü Alex O’Keefe steyşın aracı boşaltırken, “İnsanlar,” diyor, “hayatında bir kez olsun tek bir seçim kampanyası dahi yapmamış insanlar karşınıza geçip kazanma stratejinizi eleştirmeye başlarlar. Sorular peş peşe gelir: ‘Nasıl kazanacaksınız, stratejiniz ne, peki stratejiniz yeterince gerçekçi mi, bu stratejiyle kazanabilir misiniz?’ Peki kazanırsak bu kimin umurunda? Boş ver adamım, şimdilik tek yaptığımız kutular açmak, her şey adım adım.”
Onun bu sabırlı duruşu bana Greta Thunberg’in 2019 yılında yaptığı şu meşhur açıklamayı hatırlattı: “İklimin tamamen bozulmasını istemiyorsak onu bir katedral gibi düşünmeli ve tavanı nasıl inşa edeceğimizi bilmesek bile temeli atmalıyız.” Bana kalırsa burada vurgulanan iki şey var. Bunlardan ilki, iklim krizini ele almanın farklı türden işler gerektiren uzun vadeli bir proje olduğu, ikincisiyse – yeni çözümler üretildiğini dikkate alarak – fosil yakıtların kullanılmadığı bir dünya için çalışmamız gerektiği. Örneğin rüzgâr ve güneş enerjisi gibi alternatif teknolojiler daha bu milenyumun başlarında pahalı çözümlerken şimdilerde bunların kullanımı hem daha ucuz hem de daha etkili olabiliyor.
Tepeden inme şeyler için can atıyor ya da değişim umuduyla her an tetikte bekliyorsanız yıkımların niçin heyecan verici, inşaatlarınsa niçin sıkıcı göründüğünün sırrı burada yatıyor. Elbette yavaş yıkım ya da çevre tarihçisi Rob Nixon’ın belirttiği gibi “yavaş şiddet” olarak adlandırılan şey var: yaban hayat popülasyonlarının azalması, mevsimlerin istikrarsızlaşması, yirminci yüzyıl ortalarındaki ilerici ekonomilerin işlemez hale gelmesi. Fakat bu felaketler net bir bilgi birikimi ya da dikkatli bir ilgisi olmayanların algılayamayacağı kadar aşamalı, başka bir deyişle haberlere konu olacak kadar yeni değildirler.
İklim değişikliği dendiğinde haberlerin bundan anladığı şey muhtemelen dün gece ya da en azından saatler önce meydana gelmiş olan sel ve yangın türevi, ani ve beklenmedik hadiselerdir. Şayet bu tarz bir olayın hâlihazırda hemen algılanabilecek kötü etkileri yoksa o zaman ideal bir haber değildir. İklime dair iyi bir haberse ya teknolojiyle ya da mevzuatta yapılan bir düzenlemeyle ilgilidir ve kat edilecek aşamalar dolayısıyla pek az insan bunlara ilgi duyar.
Değişimin ne denli ağır işleyen bir süreç olduğunu tarif etmek genellikle mevcut statükoyu kabul etmekle karıştırılır. Oysa savunulan şey tam aksidir: statükonun değiştirilmesi gerektiği ve bunu başarmanın da ancak kararlı bir bağlılıkla mümkün olduğu. Bu, mağlubiyeti kabul etmek anlamına değil, bilakis olası bir zaferin zorlu koşullarını öngörmek anlamına gelir. Nasıl ki, uzun mesafe koşucuları gerektiğinde dinlenerek hızlanır, aktivistler de aynı yöntemi izlemeli ve geçmişte dünyayı değiştirmiş olan hareketlerin zaman sürecinden ders almalı.
Değişimi görebilmek, değişim yaratabilmek anlamına gelir. Bir şeylerin yavaş yavaş değişmesinden yanayım ama bunu ayak sürümek ya da tepkinizi geciktirmek anlamında değil, gelişmekte olan olayları algılamak için kendi bakışınızı ölçeklendirmek anlamında söylüyorum.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan







