Isabella Hammad ile öfke, kimlik politikaları, şiir ve kesinlik gereksinimi üzerine
Otuz üç yaşındaki Isabella Hammad, Filistinli bir baba ve İngiliz-İrlandalı bir annenin çocuğu olarak Londra’da doğdu. En iyi genç İngiliz romancılardan biri olarak kabul edilen Hammad’ın Parizyen ve Enter Ghost isimli iki kitabı var. Yeni kitabı Recognising the Stranger ise geçtiğimiz yıl sonbaharda Columbia Üniversitesi’nde Filistinli-Amerikalı akademisyen Edward Said anısına düzenlenen bir konferans olarak başladı – her yıl düzenlenen bu etkinliğin önceki konuşmacıları arasında Noam Chomsky ile Daniel Barenboim gibi isimler yer alıyor. Hammad ile Manhattan’da, burslu olarak çalıştığı New York Halk Kütüphanesi’nde konuştuk.
Anthony Cummins: Bir roman yazarı olarak kurmaca dışı eserler yazmakta tereddüt ediyor musunuz?
Isabella Hammad: Kendimi bir deneme yazarı olarak görmüyorum. Çok fazla deneme yazdığım da söylenemez ama ne zaman bir denemeyle uğraşsam adeta birer ders niteliğinde olduklarını fark ettim. Nihayetinde denemeler olayları doğrudan aktardığınız düz gazete yazıları değil, içinde edebi eleştiriyi de barından yaratıcı bir eylem. Ever, bir roman yazarıyım ve bundan gayet memnunum ama kimi zaman farklı bir şeyler söylemek gerekiyor. Bilirsiniz, bir roman üzerinde yıllarca çalışmayı gerektirir – bu, argüman sunmak zorunda olmadığınız farklı bir tür konuşma eylemi aslında. Açıkça söylemek gerekirse şu an bir soykırım var: bu yüzden kurmaca dışı bir şeyler yazmak istedim, soykırıma tanıklık eden ve buna karşı bir şeyler söylemek isteyen bir insan olarak.

AC: Son kitabınızda Columbia Üniversitesi’nde verdiğiniz konferanstan ve İsrail’in Gazze saldırısından üç ay sonra, Ocak ayında kaleme aldığınız bir sonsöz var. Bütün yaşananlar ışığında düşünürsek son sözde dile getirdikleriniz okurda endişe uyandırabilir.
IH: Açıkçası yazarken çok zorlandım. Özellikle kimi dehşetleri anlatırken ama orada anlattıklarım şu an yaşananların yanında ne ki – kıyaslanamaz bile. Konferansın oldukça düşünceli sözlerle başladığı doğru ve bu sakin anlatı son sözde birdenbire değişiyor. Ama böylesi korkunç bir soykırım yaşanırken ahlaki karmaşalar hakkında konuşmanın zamanı değil.
AC: İsrail’den “muhalifliğin cezalandırıldığı militarize bir toplum” olarak söz ediyor ve 7 Ekim tarihini, “inanılmaz derecede şiddet içeren bir firara” benzetiyorsunuz.
IH: Sadece net olmaya çalışıyordum. 7 Ekim’in işgal olduğu fikri tamamen hatalı. Çünkü karşınızda gettoda esir tutulan bir halk var. Üstelik askeri açıdan işgalci olduğunuz bir halka karşı meşru müdafaa uygulayamazsınız. BBC ise Filistinli bir konuğa bağırır ve şöyle der: ama İsrailliler öyle söylemiyor. Elbette İsrailliler öyle söylemez. Apartheid rejimi altında esir tuttukları bir nüfusa soykırım uyguluyorlar. Dolayısıyla İsrail’in içindeki her tür muhalifliği cezalandıran militarize bir devlet olduğunu söylemek gayet doğru bir saptama. En basitinden hiçbir gazetecinin Gazze Şeridi’ne girmesine izin verilmiyor. Ezkaza Gazze’den gelen bir sosyal medya paylaşımını beğenenlerse anında tespit edilip hapse atılıyor.
AC: Editoryal anlamda geri adım attığınız ya da buna zorlandığınız oldu mu?
IH: Birlikte çalıştığım insanlar bana destek oluyor. Metnin üzerinden hep birlikte geçtik, bazı ifadeler üzerinde ayrıca durduk ve tartıştık ama bu sansür için değil, editoryal düzenleme içindi.
Filistin ile uzak yakın ilgisi olmayan milyonlarca insan, tanıklık ettiği dehşetler karşısından harap olmuş durumda.
AC: Edward Said ile ilk kez ne zaman karşılaştığınızı hatırlıyor musunuz?
IH: Ne zaman bir yerlerde Said için bir konferans düzenlense – ki, bu konferansların ilki 2003 yılında Columbia’da başladı ve şimdilerde Princeton, Warwick ile Kahire’de de düzenleniyor – birileri hep şunu söyler: “Said’i tanırdım” ya da “Said benim yakın arkadaşımdı.” Ama ben hepsinden çok daha gencim. Said’i bir kez konuşurken dinlemiş, onda da uyuyakalmıştım çünkü yedi ya da sekiz yaşındaydım.
AC: Peki kitaplarını ne zaman okumaya başladınız?
IH: Üniversitede. Oysa fikirleri kültürle öylesine iç içe geçmiş ki, Oryantalizm’in babamdaki eski basımını okumadan önce bile oryantalizmin ne olduğunu biliyordum. Said’in kimi argümanlarının hatalı ya da kusurlu olduğu doğru ama o, hayatı boyunca bunlar üzerinde çalışmaya devam etti. Nihayetinde öylesine kapsamlı bir etki yarattı ki, kimi zaman onun – özellikle güç hakkında temsil vasıtasıyla konuşurken – söyleme çok fazla vurgu yaptığını ve maddi gerçeği bir kenara ittiğini düşünüyorum. Ve bu etki Amerikan kimlik politikalarında kendini açık bir biçimde gösteriyor, hatta çoğunlukla bir şeyleri gizlemek için kullanılıyor.

AC: Yazarlık kariyerinizin öncesinde sizi yazmaya yönelten bir kitap oldu mu?
IH: Çocukken Penguen’in sürrealist şiir derlemesini yanımda taşırdım. İçindeki şiirlerden birinde kıyıya vuran dalgalar yumurta kabuklarına benzetiliyordu. O şiirden çok etkilenmiştim. Eğer yazma isteğinden kastınız kelimelerle oynama dürtüsüyse muhtemelen beni yazmaya yönelten bu tarz edebi kitaplar oldu.
AC: Şu an üzerinde çalıştığınız bir kitap var mı?
IH: Evet. 1955 yılında geçen bir roman. Kahramanlarından biri sekreter ötekiyse fotoğrafçı. Endonezya’nın Bandung kentinde düzenlenen bir konferansa gidiyorlar ve olaylar başlıyor.
AC: Bize biraz yazma rutininizden söz eder misiniz?
IH: İdealim sabahları yazıp öğleden sonra okumak. Fakat şu an tamamlamam gereken araştırmalar var ve o yüzden sabah saatlerini de okumaya ayırmak durumundayım. Aslında birileriyle karşılaşmadan ya da konuşmadan önce yazmaya başlamak isterim ama bu elbette her zaman yapabildiğim bir şey değil.
AC: Gelecekle ilgili hisleriniz neler?
IH: Ben bir kâhin değilim. Fakat Filistin ile uzak yakın ilgisi olmayan milyonlarca insan, tanıklık ettiği dehşetler karşısından harap olmuş durumda. Üstelik pek çoğunun kendi toplumlarına ve hükümetlerine duyduğu güven, daha doğrusu toplumlar ve hükümetler nezdinde neyin insani olup olmadığı meselesini gölgeleyen yanılsamaları paramparça oldu. Şimdi söyleyeceklerimde iyimser bir yan yok ama kim nasıl anlarsa anlasın, şu noktadan sonra bir daha asla eskiye dönülemez.






