Firari Şehir
5 Haziran 2019 Kültür Sanat

Firari Şehir


Twitter'da Paylaş
0

Tez gelen sabahın gök yırtığında bedbaht bir yamayım, sığıntılarımı nişan yapıyorum tepelerin her birine. Deva olsun bana, yedi sırtlı duygu lokmanı. Delilerde nasibi kalmış müşteki bir nalanım artık, İstanbul paklasın beni. Müntehir düşlerde gençliği kalmış firari bir şiirim, İstanbul (s)aklasın beni.

Medeniyeti meşgul etmekten daha masumdur şimdi zihnimin meşgalesi. Taşın ve eşyanın kifayetsizliğinden martıların peşine salıyorum kendimi. Sonbaharın belki de son yağmurundayım. Su, yosun ve erguvan kokusuyla karılan bir esinti yüzümde, keman liriğidir tenimde bugün İstanbul.

Deniz, kitap ve kuş! Üçünün hemhal olduğu bir minvalde seyreder adımlarım. Kararsız bir havanın maktulü olmasın arzularım. Bir med-cezir salıncağında varsayıyorum kendimi. Tatil hayalleri kuruyorum. Sararmış yaprak misali teksir nüshalarının ardılı oluyorum. Ortaköy Çarşısı’nın paydaş olan sırdaşlarına gidiyorum. ‘Fakir bir pazar nasıl zenginleşir?’ diye sordum sahaflara. Birbirine sihirli manalarla kenetlenmiş anahtar sözcükler buldum dükkân paspasının altında. ‘Müsebbibi müstetir olan hülyalar; tozlu raflar ve satır aralarında...’

Yan yana dururken tek manası olan üç duygudaş kitap aldım Sahaf Osman’dan. İlki, Ken Kesey’in ötekileşen hayatların tercümanıdır Gukuk Kuşu. İkincisi Edip Cansever’in “Niye olmalı öyleyse / Aşk mutlu bir sürgünlükse” dizelerini fukara yüreklere dağladığı Ben Ruhi Bey Nasılım eseri. Üçüncüsü de Oğuz Atay’ın, iki medeniyete birden yar olamayan hocası Mustafa İnan’ın hayatını anlattığı Bir Bilim Adamının Romanı yapıtı. Birbirine kenetlenen satırların, hayal ağına dönüşüp cehennemimi kuşatmasını arzuladım kitaplarıma eğilirken.

Boğaz beşik salladıkça, deniz masalımsı dokunuşlar yapıyordu göğsüme. İki mavi arasında ritim tutuyordu kuşlar. Sonra annelerinin mucizesi, tesellisi; parktaki mülteci çocukların oyun sesleri… Okudum buruk gözlerinden yurtsuzluk mahcubiyetini.

Müstecir olmaktan daha beterdir; bastığın toprağa, içtiğin suya minnet duyulması. Ne acıdır mecburiyetten mahcubiyetin doğması. Ne acıdır çocukları için mevta olamayan ihtiyarların, komşunun ekmeğine paydaş olurken ezilip büzülmesi. Ne acıdır yâre ait olanla sınanması insan türünün.

Nerede bir enkaz açılsa dibinde bir aşığın yüreği çıkar, hangi coğrafyada bir savaş çıksa oraya bakar yârin gözleri. Bir şehrin gök gürültüsüne pergola olur sevgilinin saçları. Neresi acıyorsa dünyanın, orasıdır edebiyatın, sanatın yurdu ve milleti…

Usanmadan yaptığım tek şeydir, kitaplar koltuğumdayken yürümek. Topal zihinlerle tahrip olan dünyayı kurtarma hayalimiz aşkına daha sağlam ve güzel hangi değnek olabilir ki kitaplardan başka?

Yürürken sağınızda ve solunuzdaki yüzleri fotoğraflamak için özel bir yeti gerekmiyor. Bugün pazar albümüne eklediğim sadece dertli insan portreleri değildi. Aynı yürüyüş yolunu paylaştığım kediler ve köpekler insanlardan mutluydular. Eksiğimizdeki merhamet duygusunu doyuran masum dokunuşların çekim gücüydüler. Keşke eksilmeden sevebilseydik doğadaki paydaşlarımızı, ortaklarımızı.

Bir çiftin Beşiktaş Meydanı’na porsuyan huzursuzluğu o muhitteki tüm meraklı gözleri üzerine çekmişti. Susup azar dinleyen kadının derdi belli ki erkeğe göre katmerliydi. Erkek gergin ve kaygılı, kadın suskun ve düşünceliydi. Kadının susmasını her zaman ürktüğüne yormamalı. Çoğu zaman kadının susması uygarlık için bir felakettir.

Dün gecenin bakiyesi uykusuzluğum, en büyük sarhoşluğum olmuştu. Ihlamur, sedir, lavanta ağaçlarının mis kokulu göğünden düşüvermiş gibi çölün ortasına, içimdeki hülyalar tuz buz olmuştu. Öyle sebepsiz ve manasız bir sığıntı örüntüsüyle varmıştım güne. Şafak sökümünü iple çekip açık havaya salarken kendimi, tek avuntum tepemdeki hüzün bulutunun dağılmasıydı. Çıkınımda mülteci annenin mahcupluğu, susan bir kadın silueti, ilk baskılarını bularak kendimi teselli ettiğim üç kitap ile otele dönmenin mağlubunu yaşıyordum.

Otel lobisinde içecek servislerinin yapıldığı bölüme oturup kitaplarımı irdelemeye göz ucuyla başladım. Bir anda radyodan ünlenerek masama değen türkü sanki halden anlayanın bana lütfuydu. Dünyanın en berrak suyu gibi içimdeki tüm kasveti apak duruladı. Hüsnü Arkan ve Erkan Oğur’ n muazzam sesinden dökülen söz ve nota dizimi, samyeli rüzgârı olmuş; sıcaklığıyla ruhumdaki tüm buzları çözmüş, gözlerimin toz bulutunu tesiriyle kapıp, vahamı bana yeniden bağışlamıştı.

(…)

Yağmur yağar gül üstüne


Evvel benim gel üstüme


Ahirim varmış fikrim yok

 

Huy benim değil mi tanrım güzel sevmeli


Hem güzel sevmeli canım hem dert çekmeli


Derdim yetmiyor


Yağmur yağar taş üstüne


Bir yar sevdim baş üstüne…


(…)


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR