Valizin içine kıyafetleriyle birlikte geçmişini, çaresizliklerini, yenilgilerini, kendi eliyle büyüttüğü yine kendi eliyle öldürdüğü saydam umutlarını koymuştu. İçine almadıkları, aldıklarının silik yanılgılarıydı. Bozguna uğramış, sonra yeniden galibiyet için kendini savaşa hazırlayan bir hali vardı gözlerinin. Yolculuğa çıkmış olmanın onu kendi içinde bir yolculuğa çıkarmayacağını, ayaklarının yerinde saydığını, gündüzün geceye, gecenin gündüze döneceğine emin olduğu kadar emindi. Hangi rüyadan, hangi çiçeklerle bezenmiş hayalden düştüğünü hep düşünmüş, sonundaysa gerçekliğin iğnesiyle kendini patlatmıştı. Sesinde, susturulan tüm çocukların çığlığı, kötülükle başı okşanmış hayvanların buğulu gözleri, iyilikle yoğurulmamış yaşamların dünyaya düşmüş gölgesi vardı. Konuşması, ölüme alışık olan coğrafyalarda bir panayır kuruyor, gülmeyi unutan çocukları iki dudağının arasına kurduğu salıncakta sallandırıyordu. Susması; çocuğunun cansız bedenini kucağında taşıyan bölünmüşlüğün, eksilmişliğin yeryüzündeki yansıması olan bir annenin ağıtına karışıp nehirlere doğru yol alıyordu.
Kendisini, kendinden başka bilmediği sokakların, caddelerin, insanların, özlemlerin olduğu yere götürecek olan o toplu uykunun biçimsiz hayalleriyle süslediği otobüs perona yaklaşmıştı. Valiziyle birlikte dudağının kıyısında su içen serçeleri de çekerek otobüse bindi. Cama tüneyen yüzüne uzun uzun baktı. Uzun bir kırılmışlığı resmeden ressamın tuvalinde en az kullandığı renkti teninin rengi. Kirpiklerinde anlamını çözemediği terk edilmişliğin kırıntılarını saklıyor, yanağına düşen damlaları avcunda toplayıp serçelere ayırıyordu. Yüzünde, yıllardır annesinin heybesinde sakladığı o hiç bitmeyecek pişmanlık vardı. Otobüs ağır ağır perondan çıkarken diline zincir takan bir şehri ardında bıraktığı için, içinde tarif edilemez bir sevinci saklıyor, otobüsteki insanların sessizliğiyle bu duyguyu daha da derine gömüyordu.
Kapanmayan yaralarına nehirlerin sularını ve güneşin aydınlattığı odaları merhem yapıyor, mutfak masalarında yitirilen sabah kahvaltıları ve çocukluğundan beri arkasına düşen ve her seferinde elinin tersiyle ittiği o sonsuz sevgiyle kapatmaya çalışıyor, beceremiyordu. Bir şeylere ve bir yere geri dönmemek tanrıların olmadığı zamanlara kadar uzanıyordu. Geri dönmek: hiç gitmediği yerden insanın kendisine renksiz zarflar içinde boş mektuplar atmasına benziyordu.
Saçlarının düştüğü omuzlarında kadınlar, çaresiz saksılar içinde solmuş çiçekleri yaşatmak için toprağı gözyaşlarıyla suluyor; erkekler, içindeki çocuğu doğdukları toprakların kuyusuna her geçen gün daha da derine gömüyorlardı. Yüzüne siper ettiği camdan türlü türlü ağaçların büyük bir hızla yanından geçtiğini görüyor, ağaçları avcunun içine alıp dallarında yuva yapan kuşları teninde saklamak, onları kesilmiş bir bilekten akan kan gibi dünyanın karanlığından kurtarmak istiyordu. Gözleri ağaçların hızına daha fazla dayanamayarak evrenin önüne çekilen bir perde gibi kapanmıştı.
Uyku, yolu; yol kirpiğinde kuruyan yaşı bitirmişti. Muavin, derin bir güceniklikle yolun sonunun geldiğini söylüyor, ağzında biriktirdiği lakırdıyı şoförün gözleri önünde çekinmeden çıkarıyor, yüzüne umursamaz bir gülümseme yerleştiriyordu. Evrenin bütün suçlarıyla beraber şehrin üzerini örten gecenin ışıksızlığı gökten silinmiş, şehir kaypak masalların ülkesi haline dönüşmüştü. Otobüsten indi. Valizini aldı. Sürükledi. Otogarın kapısından çıktı. “İnsan bulunduğu yerin şeklini alırmış.” Kendisini kapıda bekleyen yeni şekillere gölgesini arayan bir şaşkınlıkla tek tek sarıldı.






