Sosyal hayatta daha etkin ve daha özgür olmanın bedelleri var.
Bekleyiş’i Mubi’de izledim. Aslı Akdağ’ın hem içerik hem de biçim yönü ile sıra dışı bir iş yaptığını peşinen söyleyelim. Bekleyiş, bir belgesel; yönetmen kendi deneyimlerinden yola çıkarak filmini yapmış. Oyuncumuz (aynı zamanda yönetmenimiz) bir kurmaca karakteri değil, kendisini oynuyor. Annesini, erkek kardeşini, babasını, yakın arkadaşlarını ve kimi akrabalarını da filmde kendi gerçek kimlikleri ile izleme imkânı buluyoruz.
Yönetmen cinsiyet, Türkiye’de kadın olmak, anne ve baba kimdir, evlilik, aile gibi temalara değiniyor. Kahramanımız Berlin’de birlikte olduğu erkek arkadaşından hamile kaldığını öğreniyor. Almanya’ya geri dönüp eski sevgilisine ulaşmaya çalışıyor. Ancak telefonlara bakmayan müstakbel babanın bebek sahibi olma konusunda pek istekli olmadığını görüyoruz. Bu kez Aslı kollarını sıvıyor ve Türkiye’ye dönerek çocuğunu babasız dünyaya getirmeye girişiyor.
Bekleneceği gibi toplumun pek çok farklı kesiminden farklı tepkiler almış yönetmen. Bir söyleşisinde kendisini en çok çevresinde aydın diye bildiği erkeklerden aldığı eleştirilerin incittiğini söylüyor. Babasız annelikler ülkemizde yaygın değil. Aslına bakılırsa Aslı Akdağ ne kadar yalın ve gürültüsüz bir sinema dili kullansa da, toplumsal ve siyasal alana girmekten mümkün olduğu kadar kaçınsa da bu düşük bütçeli yapım ile erkek egemen sistemi sarsıyor. Çünkü belgesel, erkekleri kenara çekip kulaklarına şöyle fısıldıyor: “Doğru baba olmayacaksanız biz kendi yolumuza bakarız, aile kurmak ve çocuk yapmak için size sadece on dakika ihtiyacımız var.”
Doğrusu her geçen gün kadınlardan daha fazla, “erkeklere ihtiyacım yok”, ifadesini duymaya başladım. Sözgelimi eşinden yeni boşanan felsefe öğretmeni bir arkadaşım erkeklerin kendisini engellediğini söylemişti. Kendisine daha fazla vakit ayırmasına, çalışmasına, üretmesine engel olduklarından yakınmıştı. Kadınlar şimdiye dek kendilerini hep sahip oldukları erkeklerin başarıları üzerinden tanımladılar. Doktorun, mühendisin, bürokratın, “zengin ve başarılı” bir işadamının karısı olmakla gururlandılar. Ama artık onlar olmadan kendi başlarına da “başarabiliyorlar.”
Oysa erkekler başarıyı mevduat hesapları ve sahip oldukları güzel kadın sayısı üzerinden tanımlıyorlar. Bu bağlamda “kadınlara ihtiyacım yok” gibi bir söylem heteroseksüel bir erkeğin kendine yetebilme becerisini değil iletişim kurmadaki beceriksizliği olarak toplumda karşılık buluyor.
Aslı Akdağ bu filmi kurmaca olarak tasarlasaydı, hatta üçüncü bir kişinin belgeselini çekseydi etkisi bu kadar güçlü olmazdı. Yönetmenin çabası takdir edilesi, zira kendisi aynı zamanda bir avukat. Birçok anne adayı hamilelik döneminde su almak için yerinden kalkmazken Aslı Akdağ hem avukatlık mesleğine devam ediyor, hem bu psikolojik ve biyolojik olarak zorlu süreci tek başına atlatmaya çalışıyor, hem de elinde kamerası ile sahneleri tasarlıyor, oyuncuları organize ediyor, çekim saatleri belirliyor, bir yandan da (muhtemelen) kurguyu düşünüyor.
Filmde en çok yönetmenin doğrudan kamerasını çevresindeki insanlara çevirip onların tepkilerini izlediğimiz sahneleri sevdim. Bu sahneler hem çok samimi hem de Türk toplumunun konuya bakışını yansıttığı için önemli. Yönetmenin çevresindeki arkadaşlarının babasız annelik fikrine yaklaşımları daha olumlu iken yaşlı akrabalar ve aile büyükleri tahmin edileceği gibi daha sert tepkiler veriyorlar. Sözgelimi anneanne kararı öğrenince haliyle bir şaşkınlık anı yaşıyor, başladığı nasihati küfürle sonlandırıyor. Elbette yaşlı kadın rol yapmıyor, büyük olasılıkla kameranın ilk ve tek çekimi. Anneanne besbelli torununa dargın ve üzgün.
Bunun yanında filmin sosyal yaşamda erkek eksikliğinin vurgulanmaya çalışıldığı sahnelerde aksadığını düşünüyorum. Mısır çarşısında ve takside çekilen sahneler de erkekler Aslı’ya babanın rolünü hatırlatmaya çalışıyorlar; oysa kültürümüzde gebelik ve lohusalık döneminde babaya fazla görev verilmediği bilinir. “Geleneksel” babalar zaten ilk aşamada ortada bulunmazlar. Bu tür şeyler “erkek işi” de görülmez. Motto genelde şu şekildedir: “Çocuk yapmayı severim, bakmayı değil.”
Aslı’nın da meselesi burada başlıyor. Baba ortada olmayacaksa hiç olmasın, diyor Aslı. Zaten filmde de erkeklere çok az yer veriyor. Bebeğin biyolojik babası ile hiç tanışmadığımız gibi Aslı’nın öz babasını da ancak filmin sonunda bebek doğduktan sonra görüyoruz. Bu belli ki bilinçli bir tercih. Ortada baba olmayınca erkek çocuğuna rol model “dayı” oluyor. Aslı’yı erkek kardeşi ile yakın ilişki içinde olduğunu görüyoruz. Dayı Aren ile oyun oynayacak, onu maçlara götürecek. Bu kendine özgü anaerkil aile bana Mosuo kabilesini hatırlattı. Mosuolar bildiğimiz evlilikleri yapmıyorlar. Sosyal ve ekonomik yaşamda kadınlar ön planda. Çocuklar annenin soy adını alıyorlar ve evdeki en yaşlı kadın evin reisi sayılıyor. Babalar biyolojik çocuklarını istediklerinde ziyaret edebiliyorlar ama onlarla asıl zamanı annenin erkek kardeşi geçiriyor zira aynı evdeler.
Burada asıl dikkat çeken nokta, özgürlük ve egemenliğin kadınlara daha fazla iş, yükümlülük, sorumluluk getirdiği. Mosuolarda kadınlar egemen ve ölene kadar durmadan tarlada, dokuma atölyelerinde çalışıyorlar; tıpkı ülkemizde pek çok erkeğin emekli olduktan sonra iş hayatına devam ettiği gibi… Sosyal hayatta daha etkin ve daha özgür olmanın bedelleri var. Feministlerimiz gerçekten tam bağımsız olmak istiyor mu, yoksa daha az sorumluluk almayı ve kenarda kalmayı mı tercih edecekler?
Her eser bir fikirden, bir imgeden yola çıkarak oluşturulur. Ancak Aslı bu filmin başlangıçta daha küçük çaplı, ilerde hatırlanacak bir aile anısı olarak düşündüğünü söylüyor. Alışageldiğimiz gibi önce fikir ortaya çıkıp ardından çekimler başlamıyor. Önce çekimler yapılıyor, ardından bu çekimlere yenilerini ekleyip bunu bir film yapma fikri ortaya çıkıyor.
Sanat camiası sanat için fedakârlık edenleri, kendini maceraya atanları sever. Bekleyiş ile başlayan tartışma daha çok su kaldıracağa benziyor. Ama Aslı Akdağ filme gelen tepkilerden hiç de bezmiş değil. Hem Nilay Kaya demiyor mu, “kimseyi rahatsız etmiyorsak aslında hiçbir şey söylemiyoruz” diye?






