Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

4 Şubat 2025

Edebiyat

Montaigne'den Zweig'e ve Sait Faik'e yazarın hikayesi

Erdinç Akkoyunlu

Paylaş

2

1


Sait Faik Abasıyanık'ın ölümünün 70'inci yılında yasalar gereğince kitapları üzerindeki telif hakları kaldırıldı. Birçok yayınevi Sait Faik kitaplarını okurlarıyla buluşturdu. Darüşşafaka'ya kitap gelirlerini bağışlama sözünü de verdiler. Peki Sait Faik'in yazarlık serüveninde hangi kilometre taşları vardı. Asıl soru Sait Faik, savaş yıllarında çökmüş zor bir ekonomide hiç çalışmadan nasıl yazarlık yaparak hayatını devam ettirdi. Cevabı ailede gizli. Tıpkı yüz yıllar boyunca süren gelenekte olduğu gibi: Varlıklı aileler çocukları yazar olsun diye çırpınır bazen. Ve uğruna servet harcar hiç düşünmeden. 

İsa peygamberin doğuşunu başlangıç kabul eden miladi takvime göre yıl 1533. Fransa. Mutlak monarşinin hüküm sürdüğü ülkede fakir halk için Orta Çağ’ın ruhuna uygun olarak toplumsal saygısızlık, huzursuzluk ve tekinsizlik hakim. Güvenlik ise her şeyin önünde geliyor. Sadece devletin resmi düşmanları olan başka ülkelerin ordularından değil, zenginlik ile güzelliğinize göz dikmiş haydutlardan da sakınmak gerekiyor. Kimin kim olduğu belli değil. Kapılar sıkı sıkıya kilitlenmeli. Sağlığa da dikkat edilmeli. Tıp bilimi var ama çözüm sağladığını söylemek zor. Basit yaralanmalar ve bazı şifalı otlarla geçebilecek hastalıklar konusunda mahir doktorlar var. Onun dışında her türlü hastalık ölüm sebebi. 35 yaş yolun yarısı değil sonu sayılıyor. Günümüzde birkaç günlük antibiyotik kullanımıyla bertaraf edilebilecek sıradan enfeksiyonlar ile acılar içinde kıvranarak ölmek işten değil. Kanalizasyon sistemi bulunmadığından ve fareler insan dışkısına hayli meraklı olduğundan, lazımlıkların boşaltıldığı çukurlara yuvalanan bu kemirgenler gün geçmiyor ki kara ölüm adı verilen veba salgınlarının biri dinmeden öteki şehre taşımasın. Diş temizliği konusunda yapılacaklar çok kısıtlı. Aileden iyi bir DNA’ya sahip değilseniz yirmilerinizin başında ağzınızdaki tüm dişler ya taş ve lekelerle berbat halde ya da sinirlere kadar ulaşan çürük ve nefes kokusuyla yaşıyorsunuz. Birini dudaklarından öpmek istiyorsanız gerçekten aşık ya da artık gözünüzün kararacağı kadar yalnız olmalısınız. Eğitim fakirler için hayal ötesi. Okuyarak yaşam kurtarmak söz konusu değil. çiftçi çocuğu isen hep öyle kalacaksın. Demirciysen demirci, hizmetçiysen hizmetçi. Yine de biraz kilise görgüsü var. Sistem yürüsün diye papaz okullarına yoksullar gidiyor ve İncil okumayı öğreniyorlar ki aklı evvelin biri araya başka yorumlar katmasın. Hayli kanlı savaşlarla üzerinde uzlaşılmış bu dini sistem varlığını korusun. 

Sus, itaat et, hiçbir şeyi sorgulama. İşte Orta Çağın sloganı. 

Kiliseye ve Papalığa karşı gelip günahkarlardan olma. Orta Çağ’ın hayatta kalma formülü. 

Zenginler için ise elbette ayrı bir dünya söz konusu. Papaz okulu eğitim açısından bir seçenek değil. Onlar Tanrı’ya karşı ödevlerini kiliseye maddi bağışlarla yerine getiriyorlar. Yönetilecek köyler, kasabalar ve alınan vergiler ile borçlar, ödenecek paraları hesaplayabilmek, gelen mektupları okumak ile yanıtlamak önemli. Bunun için ise çocuklarının cahil kalmaması gerek. Yoksa uyanığın biri gelir elde ne varsa götürür, mezarında ters dönersin. Bu amaçla temel bilimlerin öğretildiği okullar var. Hatta mesleki eğitim yapılan yani mühendislik gibi bina yapımında ya da hukuk gibi ticari anlaşmazlıklarda aracılık yapacak kişilere ehliyet vermek üzere üniversiteler de bulunuyor. Yine de eğitim dini temelli. Kilisenin çizdiği sınırlar dahilinde. Aykırı fikirlere yer yok ama kulak kabartmak isteyenler de yok değil. Tam bir değişim arifesi. Ne eskisi kadar katı ne de umut vaat edecek kadar yeni. Tüm bu eğitim karmaşasını çözmenin yolu belli: Ancak özel hocalar tutarak eski Yunan’dan ve eski dönem İslam bilginlerinden aktarılan metinleri okuyabilmek mümkün. Bu özgürlüğe sahip olabilmek için uğruna savaşılmamış özgürlükler gibi onu satın almak gerekiyor. Dedesi tüccarlıktan hatırı sayılır bir servet elde eden kendisi de Bordeaux’un belediye başkanlığı görevini yürüten Pierre Eyquem, dünya malının ailesine fazlasıyla yeteceğini düşünmüş olmalı ki küçük çocuğun fikrini almadan onu parayla satın alınabilecek tüm eğitim deryasına daldırmayı düşünüyor. Amacı belli: Aileden iyi bir tüccar çıktı. Neden iyi bir sanatçı da çıkmasın! Ve tarih boyunca herkes onun ismini anmasın. Ne ki iyi bir eğitim demek ne kilise dogmaları ne de biraz cebini doldurmak için eski bilgilerden ortaya karışık suya sabuna dokunmayan şeyler döken özel hocalar demek. Gerçek bilgiye ulaşmak için kesenin ağzı sonuna kadar açılmalı. Pierre Eyquem, oğlu Michel için yapması gerekeni yapıyor. Bir lisan bir insan, iki lisan iki insan felsefesiyle hareket ediyor. Metinleri okuyabilmesi ve kendi yorumlayabilmesi için oğluna Latince ve Yunanca başta olmak üzere çeşitli dillerde eğitim aldırıyor. Gerisi zaten kendiliğinden geliyor. Daha küçük yaştayken herkesin eğlenmek için tiyatroda farklı yorumlarını izlemeye gittiği Yunan yazarları ana dillerinden okuyarak, metin analizi yapıyor. Filozofların, bilginlerin kitaplarını hatmediyor. Evdeki eğitime ek olarak koleje ardından adalet duygusuna olan inancından hukuk okumaya gidiyor. Varlıklı babanın uğuruna ciddi bir servet harcadığı oğlu sonunda kaçınılmaz olanı yapıyor ve okuduğu, etkilendiği, hakkında düşündüğü yazarlarla meslektaş oluyor. Denemeleri yazmaya başlıyor. Ve şu sözleri kaleme alıyor:

Bir amaca bağlanmayan ruh, yolunu kaybeder; çünkü, her yerde olmak hiçbir yerde olmamaktır.

Ey dostlarım, dünyada dost yoktur.

Mutluluk bile haddini aşınca acıya dönüşür.

 

Büyük biyografi ustası ve kusursuz yazar sahneye çıkıyor

Tarihi biraz ileri saralım. Yıl 1881. Avrupa. Venüs’ün yıldız değil de Güneş etrafındaki bir gezegen olduğuna dönük kendi yaptığı teleskopla olan gözlemi nedeniyle hakkında kitaplarının yakılması kararı verilen Galileo Galilei’nin tezi kanıtlanmış. Üniversitelerde adına kürsüler kurulmuş ve kitapları astronomi biliminin İncil’i olarak görülüyor. Vatikan’daki Papa’nın dini kullanarak ve her ülkede krallara danışmanlık eden kardinallerin kıta yönetimi hakkında Haçlı Seferi düzenleyecek gücü kalmamış. Sembolik bir makama dönüşmüş. Kıta din konusunda hayli savaşlar konusunda herkesin ibadetinde özgür olabileceği yargısına varmış. Matbaanın yaygın kullanımıyla da birlikte işler değişmiş; okur yazarlık zengin sınıfının ayırıcılığı olmaktan çıkmış. Aylak ve üşengeç olmayan her türlü zihin aydınlanma ışığından üstelik vatandaşlardan alınan çeşitli vergilerle finanse edilen devlet okullarındaki eğitimle faydalanabilir hale gelmiş. ‘Düşünüyorum öyleyse varım’ diyen Descartes’in düşünceleri akademik çevrelerde ciddiye alınmış ve fikir hürriyetinin oluşmasında rol oynamış. Leonardo Da Vinci Mona Lisa’yı resmetmiş. Michelangelo ise Musa heykelini yontmuş. Isaac Newton’un başına düşen elma dünyanın kaderini değiştirmiş, Jean-Jacques Rousseau’nun görüşleri mutlak monarşileri yıkmış. Wolfgang Amadeus Mozart Saraydan Kız Kaçırma’yı, Ludwig van Beethoven Türk marşını yazmış. 

O günlerde Avusturya’nın Viyana kentinde çok zengin bir kumaş tüccarı olan Bay Mortiz’in oğlu dünyaya geliyor. Ağzında gümüş kaşıkla doğan Stefan için devlet eğitimini yetersiz bulan baba Mortiz, 300 yıl önce Pierre Eyquem’in izlediği yöntemi takip ediyor. Antik bir dile dönüşmüş, kimsenin konuşmadığı ve eserlerini okumadığı Latince’den başlayarak Avrupa’da kendi ülkesi dışında geçerliliği olmayan Yunanca dahil olmak üzere İngilizce, Fransızca gibi kıta dillerini öğrenmesini sağlıyor. Onu küçük yaşta kitaplarla tanıştırıyor. Yazı dünyasının kapısından sokuyor. Konuşmayı yeni öğrendiği dönemde birkaç dili de mürebbiyelerinden öğrenmeye başlayan Stefan, tam da babasının hayal ettiği birine dönüşüyor: Bilgili ve kıvrak bir dile sahip yazar oluveriyor. Ne ki kıtanın kaderi Stefan’ın yazma faaliyetlerine kucağın açacak kadar düzgün artık. Ülkeler daha fazlasını elde etmek üzere cephelere ayrılıyor. Ordular büyütülüyor. Gençler silah altına alınıyor. Tank ve uçaklar üretiliyor. Vergiler artırılıyor. Savaş iklimi giderek her yere yayılıyor. Eskiden kimsenin umursamadığı aksine zenginlik olarak gördüğü din, dil ve mezhep farklılıkları yaşamsal bir kimliğe dönüşüyor. Sen o isen ve ben bu isem, o zaman şu noktada buluşamayız söylemleri alıp yürüyor. Bu ortamda Stefan birçok ülke değiştirip huzuru ve barışı bulabileceğini sanarak daha önce edebiyat dünyasında var olmuş ama hiç huzuru bulamamış yazarların yaşamlarına pencere açıyor. Tolstoy ile başlıyor Balzac ile sürdürüyor, Montaigne ile devam ediyor, Dostoyevski’yi atlamıyor. Ortaya her biri romandan farksız ve o güne kadar yazılmış biyografiler çıkarken, bir yandan kendi romanını öyküsünü de yazarak kurguya selam veriyor. Yıldızın Parladığı Anlar’ı da yazıyor Amok Koşuscu’nu da Satranç da oynuyor kurgu ile Üç Büyük Usta’yı da. Stefan Zweig sadece kendisi yazmıyor, tüm Büyük Öğretici Yazarlar gibi sonraki yazar neslinin bakışını ve düşüncelerini de değiştiriyor.

Tükenmiş bir toplumun yeni anlatıcısı

Kısa bir yolculuğun ardından 1900’lü yılların başına gidiyoruz. Osmanlı Devleti’ndeyiz. Eski imparatorluk gücü ve şaşası geride kalmış. Ülke 200 yüz yıldır istikrarlı şekilde parçalanıyor. Önce Yunanistan, ardından Balkanlar… Sırada ise petrol nedeniyle Orta Doğu’daki Arap coğrafyası toprakları var. Halk cepheden cepheye koşmaktan İstanbul’daki saraylarından pek çıkmayan sultan için savaşmaktan, ölmekten, yaralanmaktan, sakat kalmaktan yorgun. İstanbul ise olabildiğince hareketli. Kalabalık, bin bir çeşit insanla dolu. Avrupa’dan aşağı kalmayan okullar, Boğaz’a nazır köşkler yalılar, kadınların kollarını boyunlarını süsleyecek güzel gerdanlıklar satan kuyumcular, leziz yemeklerle dolu lokantalar, şık elbiseler, güzel parfüm dükkanları var. Ayrıca bugün üzerinde tanesi 5 milyon dolardan başlayan rezidansların dikili olduğu Dolmabahçe’den Nişantaşı’na Dolapdere’den Gümüşsuyu’na kadar bölgede Roman aileler yaşamakta. Kalaycılık, çiçekçilik, hurdacılık ve bilumum eğlence işleriyle meşguller. Hayatın içindeler ama görülmüyor, duyulmuyorlar. Anadolu Yakası ise Üsküdar’dan ibaret.  Üsküdar ise denize nazır birkaç ata mirası cami ve çarşıdan sonra bitiyor. Kadıköy ise gerçekten bir köy. Uçsuz bucaksız bostanlar ve tarlalarla dolu. Geriye kalan her yer ise başı boş arsa denizi. Şehrin biraz Doğu’sundaki hem Marmara hem Karadeniz şehri olan Adapazarı’nda bir erkek çocuk dünyaya geliyor. Önce ağa, sonra milletvekili ve nihayetinde belediye başkanı olan bir ailenin tek erkek evladı. Varlıklı güçlü aile çocuğun üzerine titriyor. İyi bir eğitim almasını sağlıyor. Ama çocuk haşarı, huysuz, kavgacı. Gittiği okullarda sorun yaratıyor. Anne ve baba bolca şikayet alıyor. Bir de bu eklenince sorunları olan aile küçük bir ayrılık yaşıyor. Üç buçuk yıl boyunca annesinden ayrı kalan çocuk eğitimini sürdürüyor. Ardından babasının işi nedeniyle Türkiye’nin çeşitli illerini gezdikten sonra İstanbul’da duraklıyorlar. Delikanlı burada muazzam bir eğitim alırken öğretmenine yaptığı şaka nedeniyle okuldan atılıyor. Daha doğrusu sürülüyor. Bursa’da eğitimini tamamlıyor. İstanbul’da üniversiteye başlıyor. Ardından babasının arzusu ile İsviçre’de eğitim almaya gidiyor. 15 günde bu dağlar ve göller ülkesinden sıkılıyor.  Fransa’ya gidiyor. Onun için uzun sayılabilecek bir zaman yani 3 yıl kalıyor ve Fransızca öğreniyor.  Bir ara İtalya’da amcasını ziyarete gidiyor. Yurda döndüğünde babasının hatırı sayılır serveti var. Aldığı eğitimi de düşününce en iyi işin öğretmenlik olduğu kanaatine varıyor. Ama ne öğrenciler ne idare ile sağlıklı bir iletişim kuramıyor. Zaten çok az kazanıyor. Öğretmenlikten ayrılıyor. Babası oğlunun bir iş tutturmasında kararlı. Belki ticarette şansı döner diye düşünüyor. Ağzına kadar malla dolu bir dükkan açıyor. Bir de işten anlayan ortak bulunuyor. Aslında ortak kendisi bin bir rica ile bu işe girmek için yalvarıp yakarıyor. Niyeti ise kısa sürede ortaya çıkıyor. Türkiye’nin yoksul insanları savaş günlerinde enflasyon diyerek birbirini soymaya ve ticarette kazık atmaya çok alışkınlar. Aynısı başına geliyor. 6 ay önce dolu aldığı dükkanı ortağının yaptığı soygunla tam takır hale geliyor. Ne öğretmenlik ne ticaret oğluna yaramayınca iş başa düşüyor. Dünyanın türlü hali var. İnsanın başına her şey gelebilir. Bir güvence şart. Bu sebeple servete başvuruyor babası ve Şişli’de bir apartman satın alıyor. Artık şehirde gönlünce gezip dolaştıktan, sinemaya tiyatroya gittikten sonra gece saatin kaç olduğunu düşünmeden vasıta yahut yürüyerek dönebileceği merkezde bir evi oluyor. Ve kararını veriyor. Fransa’ya gitmeden önce denediği gibi yapmak istediği tek şey hikaye yazmak. İyi de ne yazacak? 

Türünü hikaye olarak belirliyor ve o güne kadar ne Türk ne de dünya edebiyatında fazla benzeri olmayan metinlere imza atıyor. Genellikle kurgu dışı bu kısa öykülerde İstanbul’u insanlarını, Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki çürümeyi, Milli Mücadele döneminin zorluklarını, cumhuriyet sonrası sermaye oluşumunu, İstanbul’u, sokaklarını, insanlarını, camilerini, kiliselerini anlatıyor. İstanbul’da bugün paha biçilemez olan o günün tarla ve arsalarından ibaret Dolapdere, Taksim, Gümüşsuyu, Dolmabahçe Nişantaşı hattında yaşayan Roman, Rum aileleri ve yoksulluklarını yazıyor. Sevdalarını, fedakarlıklarını, hırsızlıklarını, çıkarcılıklarını. Bir insanda ne varsa o. Şişli’de kalmak sıkıyor onu bu kez Heybeliada’da da bir ev alınıyor. Vaktinin önemli bölümünü bu kez adada geçiriyor. Ada insanı değişik. İstanbul kaynıyor. Türlü çeşit insan var. Ada insanı daha farklı görünüyor gözüne. Konuşulabilir, dost, ahbap olunabilir. Üstelik çok balıkçı var. Kaptan var. Deniz adamı, balık insanı. Bunlar konuşur ama sormaz, dinler ama söylemez kişiler. Sait seviyor onları. Adayı, vapurları, rüzgarsız koyları, seyyar satıcıları, günü birlik ziyaretçileri. Artık hem İstanbul var hem adalar. Yazmayı sürdürüyor. Aynı dönemde ülkede aydınlanma dönemi adı verilen yeni hürriyet zamanında pek çok yazar var. Ve kendilerine Avrupa edebiyatını örnek almışlar. Çoğu Fransız romantizm akımını benimsemiş pek azı kendine komünist damgasını vuracak biçimde Rus realizmi ile hemhal olmuş yazarlar ara sıra Milliyet’te ve çeşitli gazetelerde yazılarına rastladıkları Sait’in hikaye yazmadığı konusunda hem fikirler. Kime ne onun sinemadan dönüşte hissettiklerinden, evde uyuyan ve yolunu bekleyen köpeğinden, hasta yatağındaki annesinden? Bunda kurgu yok, nizam yok. Bir mekana girip orada ne varsa yazıp çıkmış gibi. İşçilik yok, derinlik yok. Böyle düşünüyorlar. Böyle düşündüklerini de yazıyorlar. 

Önce baba sonra anne devrede

Sait Faik bu eleştiriler karşısında üzüldüğünde devreye yine babası giriyor. Oğlanın yazdıkları böyle gazetelerde falan olmayacak. Kitap yapılmadığı sürece kimse ciddiye almayacak. Parasını veriyor ilk kitabını bastırıyor. Bununla da kalmıyor artık deniz, güneş, sokaklar, üşümüş kediler, sahibini bekleyen köpekler, Milli Piyango hayali kuran evsizler, sevgilisini bekleyen güzeller ile hayattan bezmişleri anlatan oğlunun anlatmayı sürdürmesi yani yazması için onu finanse ediyor. ‘Kalk git, çalış. Dükkan aç, öğretmenlik yap, gazetecilik ile para kazan’ demiyor. Sait Faik, başarısız iş girişimini, sevmediği hocalığı hikayelerinde anlatıyor. Okuru ile dertleşiyor. 

Ve bir gün babasını kaybediyor Sait Faik. Ama annesi var. Oğlunu finanse etme işini sürdürüyor. Sait bu ekonomik rahatlık sayesinde kah Şişli’de Beyoğlu’nda görülüyor kah adalarda. Bu sefer de hakkında anne parası yiyor söylemi alıp yürüyor. Dönemin Beyoğlu sadece bir semt değil. Her görüşün kendine ayrı bir kafe, lokal, restoran ve barı var.  Bu konuda Fransa örnek alınmış. Beyoğlu’nda da gerçekçiler, kurgucular, yarı realistler ve az sayıda gerçeküstücü var. Sait kendini hiçbirine ait hissetmiyor. Daha çok halkın olduğu yerlerde takılıyor. Oyun oynuyor, içki içiyor. Bir kadınla eğleniyor. Ama dostları da yok değil Orhan Veli ile yakınlaşıyor, zaman zaman Sabahattin Ali ile bir araya geliyor. Nazım Hikmet ile buluşuyor. Orhan Kemal ile sohbet ediyor. Ve Yaşar Kemal ile görüşüyor. Listede Abidin Dino da bulunuyor Tarık Buğra da… 

Bu esnada anne Makbule Hanım, zaman zaman Şişli’deki evde zaman zaman Heybeliada’da yaşayan oğlunu finanse etmeyi sürdürüyor. Sait Faik gazetedeki hikayelerinden 5 lira kazanıyor. Maaşlı girse 35 lira kazanacak ama bu para babasından kalanlarla kendine bir şöhret oluşturma çabasında saman alevi gibi kalıyor. Bugün ölümünün üzerinden 70 yıl geçtiği için artık mirasçılarının eserlerinden telif kazanamayacağı Sait Faik Abasıyanık, yaşamı boyunca tıpkı Dostoyevski’nin ömrünün son dönemine kadar Cinler, Suç ve Ceza ile Karamazov Kardeşler’i yazdığı döneme kadar Rus edebiyat kanonu tarafından didik didik edilmesi, kıyasıya eleştirilmesi gibi Türk edebiyat kanonu tarafından eleştiriliyor. Yazdıkları hikaye kabul edilmiyor, edebiyatın yanından geçemeyeceği savunuluyor. Bunlar bazen satır arasında bazen yüzüne karşı söyleniyor. Sait hepsinden yara alıyor, hepsinden inciniyor. Daha çok yazıyor, daha çok İstanbul’da dolaşıyor. Ona ‘Roman yazamaz’ diyenlere inat roman da yazıyor hikayeden vazgeçmiyor, gazetecilik de yapıyor.

Hişt Hişt sesini duymak

Edebi değeri Türkiye’den çok yurt dışında biliniyor. ABD tarafından büyük öykücü Mark Twain Cemiyeti’ne modern edebiyata katkılarından ötürü kabul ediliyor. Ardından hastalık süreci başlıyor. Yaşadığı hızlı hayatın bedelini siroz ile ödüyor. İki yıl süren yorucu Fransa’da tedavileri işe yaramıyor. Ölüm korkusu ağır basıyor İstanbul’a dönüyor. Bir gün boğaz kanaması geçiriyor. Birkaç günlük yaşam mücadelesini kaybediyor. Tük edebiyat kanonu büyük bir yazarı kaybettik demiyor. Ardından edebi ağıtlar da yakılmıyor. Unutulacak enteresan kişiler listesinde kaydediliyor. Hatta Türk edebiyat kanonu bu konuda elinden geleni ardına da koymuyor tıpkı yıllar sonra Oğuz Atay’a da yapacağı gibi. Bir müddet okurlar ve edebiyat dünyası Sait Faik’i unutuyor. Sanki hiç olmamış, hiç yazmamış gibi. Üstelik bu durum adına verilen bir öykü ödülünün vefatından 1 yıl sonra sürekli hale getirilmesine rağmen yaşanıyor. Sait Faik Türk edebiyatında en az 15 yıl kayboluyor. Unutuluyor. Ne ki dünya edebiyatındaki modern akımın gelişmesi ve 1960’larda Latin Amerika edebiyatının anlatı dünyasına farklılıklar getirilebileceğine dair kazanımları sonrası gelişen edebi tat ve derinlik sonrasında Sait Faik 1970’lerin ilk yarısından itibaren Türk edebiyatını modern öykü ile tanıştıran usta sıfatını kısık sesle ve birkaç edebiyatçı değil tüm edebiyat kanonu tarafından toplu halde söyleniyor. Yani Sait Faik, Türk edebiyatında da modern bir yazar ihtiyacı ve bunun geçmişte yaşadığı algısı yaratılmak istendiği için aslında daha ilk yazdığı günden itibaren oturması gereken yere oturtuluyor. 

Peki siz bugün Sait Faik Abasıyanık’ı nereye oturtuyorsunuz? 

Peki Sait Faik Abasıyanık bu kadar büyük bir öykücüyse eğer neden kendinden sonrakileri tarz olarak hiç etkilemedi, kimse kendisi ile kuşaklar arası bağ kurmadı? Kendisi modern Türk edebiyatının ustası mı? Aşılamayan öykülerin yazarı mı? 

İlk soru size ikinci sorunun yanıtı bana ait. 

Sait Faik Abasıyanık kendinden sonraki nesli edebiyatı ile etkiledi. Hem de çok derinden etkiledi. 1980 sonrası öyküde Sait Faik’in çok derin izleri vardır. Önceki dönemde ve çağdaşı edebiyatçılar üzerinde de etkiliydi ama o dönemlerde edebiyat anlayışı Sait Faik'in çabasını sürdürmeye dönük değildi. Yine de o olmasaydı bugünkü pek çok iyi öykücüyü okuma fırsatı bulmazdık. Ama kendi edebiyatını yeni kuşakların devam ettirmesi mümkün olmadı. Hiçbir zaman hiçbir yazardan Sait Faik tadı alınamadı. Neden? Sait Faik, izi takip edilemeyecek denli özgün yazarlar listesinde olduğundan böyledir . Etkileme gücü yüksektir ama Sait’in edebiyatını yapabilmek için Galata Köprüsü’nde gece yarası balık avında olta çalan çocuğun gözlerinden ruhuna bakmak gerekir. Adada yeni rıhtım için sarnıç ile kazık çakan işçilerin kopan mille denizde boğulmalarına şahitlik şarttır. Beykoz fabrikalarında elleri parçalanana kadar çalıştırılan garibanların çaresizliğini yerinde görmek lüzum eder. En önemlisi de ortada hiçbir şey yokken hişt hişt seslerini duymak ve sahibini aramadan olmaz. İşte bu nedenle dünya edebiyatında Sait Faik Abasıyanık kadar derin öykü yazan ama bu öyküler gerçeği aktarma ya da kurgu yapma çabasıyla oluşmadan sadece anlatma formu ile yazıldığı için onun çabasına yaklaşan başka bir yazar daha yoktur. Sade öykücülük Doris Lessing ile Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. Ama Sait Faik'in dünya edebiyatına kazandırdığı cesaretin ve umudun yanında Nobel nedir ki! Hiçbir öykücünün metinleri bir başka okuyuşta değişik tat vermez ama Sait Faik bunu da başarır. Neden? İstanbul'u yazdığı için. İstanbul insanıyla bütünleştiği için. Edebiyatı fildişi kulesine çıkartmadığı için. Hayatın gerçekliğini metin gerçekliğine bazen hiç dokunmadan bazen tamamen bozarak ama her seferinde altın oranı bularak ya da bulduğu hissini okura sunarak yaptığı için. Her şeyden öte Sait Faik olduğu için. 

YORUMLAR

A. Dilek Şimşek

Sait Faik'e farklı bir bakış getirmesiyle, aile desteğiyle yazar olan üç farklı çağın yazarına göz kırparken o çağların ayrıntılarını bir tablo gibi ortaya koymasıyla, para ve zaman olmadan edebiyat olmaz serzenişiyle, Sait Faik öykücülüğünü tumturaklı uzun paragraflar yerine, kısa ve açık bir uzun paragrafta açıklamasıyla bu yazı uzun yıllar okunacak bence. Kutlarım.

24 Şubat 2025

Öne Çıkanlar

Resimli Puslu KıtalarRuhi U. Karakurt
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Halil Yörükoğlu

24 Ağustos 2025

Banu Yıldıran Genç: “Okur problemimiz ..

Edebiyatta yeteneğe çok inanmam ama dilde sanırım biraz inanıyorum.Halil Yörükoğlu: Sevgili Banu,klasik bir girişle yani nasılsın demekle başlayacaktım ama hemen aklımdaki soruya geçmek istedim. Dünyanın herhangi bir yerinde..

Devamı..

Evlilik Hakkında Konuşmalıyız

B. Y. Genç

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024