Ben, Daniel Blake | Bir Ken Loach filmi
9 Mart 2017 Kültür Sanat Sinema

Ben, Daniel Blake | Bir Ken Loach filmi


Twitter'da Paylaş
0

Bu film bizi politik bir seviyede değil, insanı insan seviyesinde birleştirmeye yönelik bir çabaya sevk eder. Sonunda filmin ismi de bir anlam kazanır: “Ben, Daniel Blake demek kaçınılmazdır.
Kardelen Ayhan
Ben, Daniel Blake senaryosu Paul Laverty’e ait bir Ken Loach filmi. “Bir Ken Loach filmi” cümlesi alt metninde pek çok anlam barındırıyor: Öbür filmlerine paralel olarak bu filmi de toplumsal bir duyarlığa sahip. Bu filmle ikinci kez Altın Palmiye’yi hak eden yönetmen, filminden “Bürokrasinin acımasızlığıyla ilgiliydi, bir komedi gibi başladı ve ciddi bir şekilde sonlandı,” diye söz ederken başka bir dünyanın “mümkün ve gerekli” olduğunu belirtiyor. Hikâye İngiltere, Newcastle’da geçiyor. Filmin ana karakteri Daniel yaşı ilerleyen bir marangoz. Sıradan bir adam. Yıllarca çalışmış, kazanmış ve kendisine ancak yetebilmiş bir karakter. Ne var ki filmin ilk sahnesinde Daniel’in kalbinden rahatsız olduğuyla ilgili ipuçları almaya başlıyoruz – ki film başlamış olsa bile görüntü henüz girmemiştir, biz karanlıkta otururken sadece Daniel ile sağlık çalışanı arasındaki diyaloğu duyarız ve bu oldukça manidardır. Kara sahne bize (en azından bireyle devlet arasındaki) iletişimin imkânsızlığını sezdirir. O anda Daniel’in derdini bir türlü anlatamayışı da bu sezgiyi onaylar. Kalp rahatsızlığı yaşayan Dan, işine artık devam etmemesi yönünde cerrahı tarafından uyarılır. Çalışmayı bırakır ancak bir gelire ihtiyacı vardır. Durum böyle olunca işsizlik ve destek maaşına başvurur ve kendisini sonsuz bir bürokrasinin içinde bulur. Bu arada karşısına (bürokrasiden nasibini almış bir başka karakter olan) Katie ve iki çocuğu çıkar. İşleri güçleri “hayatta kalmak” olmuş bu insanların hikâyeleri az çok örtüşür. Onlar devletten yardım talep ederken, devlet onlara sadece çeşitli prosedürler sunar. Filmde karşılaştığımız yalnızca işini yapmaya çalışan (ve bu yüzden yardımcı olamayan) devlet çalışanları sıkışık, tıkanmış, kaba bir bürokrasi imgesi yaratırken, Katie, iki çocuğu ve Daniel’in birbirleriyle kurduğu ilişki bu imgeye karşı koyar. Daniel’in Katie’ye yardımcı olmak adına yarattığı alternatifler bu kontrast imgelerin oluşmasını hızlandırır. Yaşadıkları sıkıntıda ortaklaşabilen Dan ve Katie’nin aralarında kurduğu yumuşak, insancıl bağa karşın devletin yurttaşıyla kurduğu bağ sert, demir bir bağdır. Bu noktada şu sahne akılda kolayca yer eder: Filmin sonlarına doğru Daniel’i kendini eve kapatmış bir halde buluruz. Katie’nin küçük kızı Daisy ise onu ziyarete gider ve yemek vermek ister. Dan, kapıyı açmak istemez, kendini iyi hissetmediğini söyler ve hemen ardından Daisy şu soruyu sorar: “Sen bize yardım etmiştin, öyleyse niçin biz sana yardımcı olmayalım?” Sahiden oldukça basit bir formül bu. Belki de kurumların klasik “nasıl yardımcı olabiliriz” sorusu “neden yardımcı olmayalım” olarak güncellenmeli. Ken Loach daha önceki filmlerinde de buna benzer izlekler yaratmış bir yönetmen: Bu tip karakterleri sıklıkla ele alır, bundandır ki toplumsal gerçekçi olarak anılır, sinemanın Balzac’ı, Zola’sı olarak değerlendirilir. Babası ve annesi de işçi sınıfından olan yönetmenin yaptığı işlerde her zaman toplumsal eleştiriye yer vardır. Sinema onun için bir eleştiri alanıdır desek yanlış olmaz; o mücadelesini böyle verir. Bazı eleştirmenlerce onun bu değişmeyen, sabit yaklaşımı bir tür zayıflık olarak ele alınsa da, destekleyenleri bunu onun güçlü yanı olarak değerlendirir: Sonuçta “bu düzen aynı devam ederken neden o değişsin?” diye sormak da mümkündür. [caption id="attachment_26636" align="aligncenter" width="800"] Ken Loach bu filmiyle ikinci kez Altın Palmiye’yi hak etti.[/caption] Ben, Daniel Blake anlatısının sadeliği ve sinematografik duruluğuyla da öne çıkan bir film. Konu edilen hikâyenin açıklığı, kurgusunun çizgisel ilerleyişi, pek az müzik kullanılmış olması...bütün bunlar öze yaklaşmamızı kolaylaştırıyor. Yönetmen neye dikkat çekmek istiyorsa onu olabildiğince basit ve temiz, sinemanın nimetlerinden ustaca faydalanarak sunuyor. Sonuçta anlatı İngiltere özelini ele alsa da senaryonun özünü birçok ülkeye uygulamak mümkün; bu da karakterlerle, olay ve durumla özdeşleşmemizi kolaylaştırıyor. Bu ve buna benzer filmlerin kolayca propaganda olarak değerlendirilmesi ise işin talihsiz yanı. Oysa halihazırda bunlar yaşanıyorsa, bunların temsilini izlemek neden propaganda olsun? Kaldı ki bu film bizi politik bir seviyede değil, insanı insan seviyesinde birleştirmeye yönelik bir çabaya sevk eder. Sonunda filmin ismi de bir anlam kazanır: “Ben, Daniel Blake demek kaçınılmazdır. Filmden söz ederken her defasında Daniel Blake olduğumuzu söylemek bir tür zorunluluktur. Laverty ve Loach’un ortaya koyduğu işin hilesi (yoksa büyüsü mü demeli) belki buradadır.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR