Beni Niye Sevmedin?
4 Şubat 2019 Öykü

Beni Niye Sevmedin?


Twitter'da Paylaş
0

Biliyorlar. İkisi de. Bardağıma çay dökerken gözlerini kaçırması, diğerinin yemek boyu bakışlarını televizyon ekranına sabitlemesi... Ölen o, yok olan benim sanki. Yanımda oturduğunu, lokmasını ağzında sulandırarak çevirip büyüttüğünü, yutamayıp hafifçe öksürdüğünü, yardım ister gibi su bardağına uzandığını görür gibiyim. Babam sakin kalmaya çalışarak sırtını sıvazlıyor. Annem yok. Gitmiş, fakülteye belki ya da muayenehaneye. Sol gözünün kuyruğundan kayan küçük bir damla yaşı yutup gülümsüyor. Bana değil herhalde. Bana niye gülsün? Babam çay fincanını dudaklarına değdiriyor. Rahatlamış. İçmiyor ama. Demin kokusuna bakıyor. Mutfağın aydınlık genişliği içinde keyifle kahvaltı eden iki kişi. Üçüncüsü ben. Masada oturup yumurtalı ekmeğimi kemiriyorum. Çayım soğuk. Peynir çok yumuşak. Sevdiğim gibi değil. O seviyor ama. Sert olunca yutamıyor.

Annem, yıllardır tedavi etmeye çalışıyor onu. Uyuyamadığını, geceler boyu kitaplarını karıştırdığını biliyorum. Odasının aralık kapısından sızan sarı ışık ve sayfaların hışırtısı. Yıllar önce bahçesinde gelişkin palmiyeler olan bir yaz evinde kalmıştık. O daha doğmamıştı. Ben, evin tek çocuğu, oğlan ama olsun. Rüzgâr palmiye yapraklarına dokununca öyle tatlı bir hışırtı gelirdi ki içeri, yattığım odaya, birazdan ılık bir yağmur boşanacak ya da gökyüzü koca bir kitap gibi açılacak sanırdım. Annemin çalıştığı akşamlar o yazı, o evi, palmiyeleri ve en çok da o rüzgârı özlüyorum. Belki biraz da onsuzluğumuzu, üç kişi oluşumuzu ama böyle değil. Sonra odamda, kapının karşısındaki aynanın önünde durup saçlarıma, yüzüme, ellerime bakıyorum. Bitmeyen yasın yapışkan ağına sarılmış gibiyim. Dolabımı açıp beyazlara, mavilere karışmak istiyorum ama o ikisi... Birinin gözleri ince birer çizgi olup kapanırken öbürü yumruklarını sırayla avuçlarına bastırıyor ve olmayan saçlarını yolmak ister gibi tırnaklarını başına geçiriyor. Önceleri, her şey yine eskisi gibi olacak, toprağını örtüp suladıktan sonra eve geleceğiz ve beni attıkları bu daracık odadan çıkıp onun ışıklı, duvarları sarı çiçeklerle kaplı geniş yataklı odasına geçeceğim sanmıştım. Babam –evet, onlara başka türlü nasıl hitap ederim bilmiyorum– elinde bir askıyla odama girdi ve küçük yatağımın üzerine bunları bıraktı. O günden beri çıkarmadığım bu siyah kazağı, pantolonu ve kapının arkasına astığım ceketi, o da siyah. 

Biliyorlar. Bahçedeki eriğin dalında oturduğunu, sert meyveleri ağzı sulanıp köpürerek yemeye çalıştığını görmüş gibiler. Çıkamayacağını, ben tırmanırken küçük ağzının kenarında köpürcüklenen bir açlıkla baktığını fark ederdim ama o bankı oraya çekerken böyle olacağını tahmin etmiyordum. Cüce heykellerinin ortasındaydı ve hayli ağırdı. Sırtımdan külotumun içine kaydı terim. İp gibi. Soğuk. Gidip eriğin o en kalın dalı altındaki bahçe bankına oturup dinlendim. Sonraki birkaç gün çıkmadı dışarı. Tuvalet penceresinden ağacı gözlemekten bıkmıştım ki hafif adımlarının çimlere dokunduğunu, sarı baharlık elbisesinin güneşte parladığını gördüm. Üzeri beyaz çiçekli. Saçları mavimsi bir siyahlıkta. Pantolonum ve uzun kollu gömleğim, yasaklanmışlığım, kapanmışlığım, “kız olsun, çamurdan olsun”ların ardında sinip pusmuşluğum bastırmak istedikleri erkekliğimde büyüdü büyüdü de tuvaletten hızla çıkıp arka bahçeye dolandım. Oradaydı, dalın üzerinde. Rahatça oturuyor, koca erikleri ağzında yuvarlıyordu. Yaklaştım. Yavaş. Sessiz. Sırtı bana dönüktü, görmedi. Ağzında büyüyen şapırtılar tıkadı kulaklarını, duymadı. Yükseldim. Sırtına dokundum. Beyaz çiçeklerin göbeğine. Biraz sert. 

Kaçıp kütüphaneye kapandım birkaç saat. Akşama doğru eve döndüğümde, kapının önünde ayakkabılardan bir tepecik türediğini görüp şaşırdım. Aralık kapıdan sızan kırık dökük ağlayışlar... İçeri girmeyip bahçede dolandım. Yavaş yavaş boşalmaya başladı ev. Dışarı çıkanlar, “talihsizlik, olacak şey değil, kader, evin tek kızı” gibi lafları ağızlarında büyüte büyüte yanımdan geçerken kafalarını çevirip bakmıyordu bile. Bahçe mobilyalarının soğuk plastiği popomu üşütmüş, bahar akşamı serinliğiyle boynumu, yanaklarımı küçük küçük çizmeye başlamıştı. Dönüp evimize baktım. Pencerelerine, onun odasına ve benimkine, mutfak perdesindeki koca yapraklı dantel çiçeklerine. Kapı sertçe itildi birden ve suyun altından yüzeye çıkar gibi açılmış ağzıyla babam göründü. Ne ara cebinden çıkarıp yaktı anlayamadan, avcunda bir sigara parlamaya başladı. Kalkıp yanına gittim. Soran gözlerle baktım yüzüne. Aynı bakışlarla beni baştan ayağa süzünce başımı omuzlarımın içine gömüp duvara yaslandım. Sigarasını bitirene dek bekledim. Yeniden içeri girecekken koluna dokunup sordum. Sustu önce. Sonra duvarlara, kapı önündeki komşu ayakkabılarına bakarak, “Ağzındaki erik,” dedi, yutkundu, “düşerken boğazını tıkamış, hava yolunu.”

Bilmiyordum, böyle bir şey olabileceğini tahmin edemezdim ama sen... Kapı önünde içime büküldükçe, tersime evrildikçe sen orada, ağzının kenarında aptal çikolatalı sigaran, bilgisayarının yanında sütlü köpüklü kahvenle. Şaşırdın değil mi? Ağzıma bir tane vurasın geldi, beni susturasın. Ama merak ediyorsun, yapmazsın bu yüzden. Parmaklarını göbeğinin üzerinde kenetleyip arkana yaslanmazsın, yazmaktan vazgeçmezsin. Babam içeri girmeden önce gözünün kuyruğuyla işaret etmeseydi göremeyecektim seni. Başımı oraya, işaret ettiği yere kaldırınca akşamın pembeli mavili göğüyle karşılaştım önce. Yeniden babama dönünce öfkeyle bileğimi tuttu ve seni gösterdi, “İyi bak iyi, orada,” dedi. Yarattığın atmosferde bir delik belki, ya da yetersizlik. Göbeğini saran hardal rengi kırçıllı kazağın, sert sakalların kararttığı çirkin, sivri çenen, yanaklarındaki kurcalanmaktan kızarıp kistleşmiş sivilcelerinle orada oturmuş pıt pıt tuşlara vuruyordun. Bak, ne güzel betimledim seni, oysa sen lütfedip bir ad bile vermedin bana, dağınık gece saçlarımı, sevgisizlikten donmuş gözaklarımı, mutsuzluktan kararan gözaltlarımı boyamadın sayfaya. Bir an durakladın, şaşırıp bakakaldın ekranında sağa akan harflere ama dediğim gibi, bırakmadın yazmayı. Dünkü yazar değilsin ki, duymuştun bunu, karakterlerin bazen anlatıcıdan bağımsız bir yol çizdiğini kendine, kurmacayı bozup değiştirdiğini, kiminin kaçtığını. Seni gördükten sonra bazen, beni aynaların, kapıların önünde beklettiğinde en çok, gözümü dikip baktım sana. Farkında olduğumu bil istedim. Ellerimi kavuşturdun sen o zaman, beni içine attığın bu kadın-egemen dünyanın kaderine razı oğlan çocuğuna çevirdin birden. Yetmedi, o kızı, güzel gülüşlü yutkunma hastası kızı boğdurttun bana. Annem ne çok üzüldü. Seviyorum onları, annemi, babamı. Kardeşimi seviyordum. Sen yazmazken kahvaltı ettiğimiz masaya dönerdik de annem reçelli ekmekler verirdi bize, bana ve kardeşime. Babam sırtımızı okşar, “Okul nasıl gidiyor,” diye sorardı. Sen hiç sormadın. Bir sabahçık olsun ekmeğime reçel sürmedin. Sahi, beni niye sevmedin? 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR