Bilimkurgu, çoğu akademisyen tarafından ütopyacı geleneğin bir devamı olarak görülür.
Bilimkurgu terimi karşımıza ilk kez Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasında, Amerika Birleşik Devletleri’nde yayımlanan ve kâğıt kalitesinden ötürü “pulp fiction” olarak adlandırılan dergilerde çıkar. Peki ya spekülatif kurgu ve bilimsel romans? Ortak geçmişten gelen bu türler arasında nasıl bir etkileşim olabilir?
“Bilimselkurmaca” terimini icat eden, pulp fiction yayıncılarından Hugo Gernsback’ti. Gernsback, 1926 yılında yayımlanan Amazing Stories için yazdığı giriş yazısında bu geleneğin kökenini Fransa’da Jules Verne’e, İngiltere’de HG Wells’e ve Amerika’da Edgar Allan Poe’ya dayandırdı. Fakat şu an olduğu gibi o zaman da ortak kanı, bilimkurgu dediğimiz türün başlangıç noktasının Mary Shelley’nin 1818 tarihli Frankenstein’ı olduğuydu.
Spekülatif kurgu diye bir şey var mı?
Gernsback ile birlikte pek çok eleştirmen ve okur Verne, Wells ve Poe’yu aynı kategoriye dahil eder ancak kimi 20. Yüzyıl yazarları yeni bir bilimkurgu türünün olduğunu belirtir. Mesela Kanadalı yazar Margaret Atwood’a göre kendi romanları arasındaki Antilop ve Flurya ile Tufan Zamanı bilimkurgu değil, spekülatif kurgu türünde kitaplardır. Atwood, Başka Dünyalar - Bilimkurgu ve Hayal Gücü isimli kitabında bilimkurgunun Wells’in soyundan geldiğini ve “gerçekleşmesi mümkün olmayan şeyleri” ele alan kitaplardan oluştuğunu belirtir. Spekülatif kurguysa bilimkurgunun aksine “gerçekleşmesi olası şeyleri” konu alır ve Verne’in soyundan gelir.
Amerika Birleşik Devletleri’nden Robert A. Heinlein ve İngiltere’den Michael Moorcock, asıl kaygısı bilim ya da teknoloji olmayıp odağında sosyal spekülasyon bulunan metinlerin bilimkurgunun bir alt türü olarak spekülatif kurgu olduğu görüşündedir. Kanadalı-Amerikalı yazar ve eleştirmen Judith Merril ise bilimkurgu olarak nitelenen çoğu metnin aslında spekülatif kurgu olarak kategorize edilmesi gerektiğini belirtir.
Fakat Verne ile Wells arasındaki bu güç ayrımdaki asıl tuhaflık, ister akademik düzeyde isterse okurlar nezdinde eleştirmenler, her iki “bilimsel romans” ustasının da aynı girişimde bulunduğu konusunda hemfikirdirler.
Bilimsel Romans
Birbirine yakın türler arasında yapılmaya çalışılan ilk ayrım bu değil. Nitekim araştırdığımız zaman bilimkurgu kelimesi yerine kullanılan çok sayıda eşanlamlı terim olduğunu görebiliriz. 19. Yüzyıl sonlarında ve 20. Yüzyıl başlarında yayıncılar, Jules Verne ve HG Wells romanlarının satışını artırabilmek için tanıtım yazılarında ya da reklam amaçlı el ilanlardan “bilimsel romans” ifadesini kullandılar. Fransa ise Verne romanları için “olağanüstü yolculuklar” nitelemesini tercih etti.
İngiliz yazar Brian Stableford otuz yıl önce yayımlanan Scientific Romance in Britain 1890-1950 isimli kitabında bilimsel romans türünün, şu anki spekülatif kurgu tanımına benzer bir tanımını yaptı. Ona göre bilimsel romans İngiliz menşeili ve çoğunlukla entelektüel spekülasyonla ilgiliydi. Bilimkurguysa Amerikan icadıydı – içi yalnızca değişik olaylarla ve teknolojik aletlerle doluydu.
Öyleyse nedir bu spekülatif/bilimkurgu/romans?
Kökeni ne olursa olsun bilimkurgu da, tıpkı mitler, halk hikâyeleri ve fantastik eserler gibi deneysel gerçeklikte yaşanması mümkün olmayan, bütün anlatının varsayımsal bir yenilik etrafında döndüğü kendine özgü bir kurmaca türüdür. Kanadalı-Hırvat akademisyen Darko Suvin mitler gibi bilimkurguda da gözlemlenen bu özgün yapıya “novum” adını verir.
Fakat bilimkurgudaki novumun mitlerden, halk hikâyelerinden ve fantastik kurgulardan farkı, akıllı robotlarda ya da zaman yolculuğunda olduğu gibi bilimin bilişsel mantığıyla uyumlu olmasıdır. Fantastik anlatılardaysa böyle bir uyum görülmez – vampirler ya da kurt adamlardaki gibi. Dolayısıyla bilimkurgunun temel karakteristiği Aydınlanma sonrası bir tahayyül türü olmasıdır ve bu onu romanlardan öykülere, filmlerden çizgi roman ve televizyonlara, bilgisayar oyunlarına kadar çağdaş kültür ürünlerinin hemen hemen hepsinde tercih edilen bir kurmaca biçimi haline getirir.
Bilimkurgu, ütopya ve distopya
Uygulamada spekülatif kurgu (Merril ve Atwood tarafından izah edildiği şekliyle) “ütopik” ve “distopik” bilimkurguya yaklaşır. Zira ütopya bilimkurgudan çok daha eski bir türdür ve çağdaş ütopyanın ilk örneği 1516 tarihli Thomas More metni olsa da, antik çağlardan beri çoğu edebi ve felsefi metinde ütopik toplum tahayyüllerine rastlanır.
Bununla beraber bilimkurgu, çoğu akademisyen tarafından ütopyacı geleneğin bir devamı olarak görülür. Darko Suvin, 1979 tarihli Metamorphoses of Science Fiction isimli kitabında bilimkurgunun (geçmişi kapsayacak biçimde) ütopyayı da içine aldığını ve onu, bilimkurgunun sosyo-politik alt türüne dönüştürdüğünü savunur. Bu her ne kadar abartılı bir fikir olsa da, o zamanlar başta Fredric Jameson olmak üzere çok sayıda eleştirmen tarafından desteklenmiştir.
Bilimkurgu, ütopya ve distopya aynı kökenden gelir ancak birbirlerini kapsamazlar. Bilimkurgular ütopik ya da distopik olabilir, ütopya ve distopyalar da bilimkurgusal olabilir ancak temel olarak türleri birbirinden ayırt eden bilim ve teknolojinin varlığı ya da yokluğudur.
Ütopyalar zamanı yansıtır
Gerçek dünyada politikanın asıl ilham kaynakları olan umut ve korku, bilimkurgusal ütopya ve distopyaların da ilham kaynağı olduğundan bu türler aslında spekülatiftir.
Mesela 19. Yüzyılın sonlarına doğru yazılan ütopik kurguların büyük bir kısmı sosyalist eğilimler gösterir: Edward Bellamy, William Morris ve Wells gibi. Aynı dönem yazılan anti-kapitalist distopyalarsa hem sosyalizmden (Jack London) hem de liberalizmden (Karel Čapek, Aldous Huxley) ilham almıştır. 20. Yüzyılın ortalarındaysa daha ziyade anti-totaliter distopyalar ortaya çıkar: Yevgeni Zamyatin ya da George Orwell gibi. Takvimler 20. Yüzyılın sonlarını gösterdiğindeyse distopyalar sıklıkla anti-ırkçı hareketleri (Pierre Boulle, Octavia Butler), eşcinsel haklarını (Samuel R. Delany), feminizmi (Atwood, Ursula K. Le Guin, Joanna Russ, Marge Piercy), çevreciliği (Kim Stanley Robinson, Paolo Bacigalupi) ve anti-kapitalizmi (China Miéville) işlediğini görürüz.
Bu son dönem ütopyaları ve distopyaları ilginç bir biçimde birbirlerinin motiflerini de içerir. O yüzden 20. yüzyıl sonlarıyla 21. yüzyıl başlarında yazılan bilimkurgu metinlerinin en ayırt edici özelliğinin ütopya ve distopya arasındaki karşıtlığı pratik açıdan çözmeleri olduğu belirtilir. Mesela akademisyen ve yazar Tom Moylan’a göre bu karşıtlık “eleştirel ütopya” ve “eleştirel distopyalar” vasıtasıyla çözülür ve burada “eleştirel” kelimesiyle karşılanan durum, Merill ve Atwood’un “spekülatif” olarak nitelediği duruma eştir.
Nihayetinde isimleri ve nitelendirmeleri ister “spekülatif” ya da “bilimsel”, ister “kurgu” ya da “romans”, ister “ütopik” ya da “distopik” olsun, kültürümüzün en derin umut ve korkuları bu tarz kurmacalar üzerinden tasvir edilmiştir.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






