Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Mart 2024

Edebiyat

Modern Dünyanın Anlatı Krizi

Stuart Jeffries

Paylaş

1

0


Byung-Chul Han’ın İngilizcede yeni yayımlanan kitabı The Crisis of Narration, Instagram’dan sağlık aplikasyonlarına kadar modern dünyanın artık zengin ve karmaşık bir hikâye anlatımına imkân tanımadığını belirtiyor.

Charlie Kaufman’ın kukla animasyonu Anomalisa’da herkes aynı şekilde görünür ve konuşur. Yine Kaufman’ın erken dönem filmlerinden John Malkoviç Olmak’ta bir sahne vardır; Malkoviç restorandaki masasında otururken etrafına şöyle bir bakar ve garsonlar, müşteriler, hatta o an oradan geçmekte olan bir köpek de dahil, herkesin kendisiyle aynı görünüme sahip olduğunu fark eder. İşte bu durum, artık küresel bir hal aldı.

Hiç kimse bundan istisna değil: Anomalisa’da karşımıza çıkan sahnelerden birinde anlatıcının, motivasyon konuşmaları yapan Michael Stone ismindeki konuşmacının ağzı yüzünden kayıp ellerine düşüyor ve kendi kendine gevezelik etmeye başlıyor. Gurunun sarf ettiği basmakalıp sözler öylesine yapay, öngörülebilir ve insan-ötesi ki, peş peşe sıralanmak için ne bir bedene ihtiyaçları var ne de bir ruha. Ama daha da beteri var. Yaşam koçları ve başkaca profesyonel faşistler animasyondaki bütün kuklalara sürekli aynı şeyi, kendi bireyselliklerini dışa vurmaları gerektiğini empoze ediyor. İyi de hepsi birbirinin tıpkısıyken ve hepsi aynı anlatı kalıplarına sahipken neyi, nasıl ifade edecek, nasıl dışa vuracaklar? Modern insanın varoluşsal trajikomedisi işte tam da böyle bir şey. 

Byung-Chul Han

Kaufman’ın kukla cehennemi, Koreli Alman filozof Byung-Chul Han için bir peri masalı değil. Üstelik tepeleme bilgiyle dolu, telefona sabitlenmiş, ChatGPT-etkin çağımızın gerçeklerini çok iyi bir yerden yakalıyor. Han’a göre Homo sapiens dejenerasyona uğradı ve “phono sapiens” haline geldi. Güzel bir ifade. Peki anlamı ne? Han, 2015 yılından beri yazdığı yirmiden fazla kitapta sürekli aynı savı yineledi: artık hepimiz birer Big Brother, yani diktatörüz. Elimizden eksik etmediğimiz akıllı telefonlar daha teknolojik bir Katoliklikten, modern birer günah çıkarma aygıtından, elleyip durduğumuz gözetleme özelliğine sahip teknolojik tespihlerden başka bir şey değil. Han, 2017 yılında yayımlanan Psikopolitika’da, “Gözetimin münferit bireylere devri halinde iktidarın daha etkin bir biçimde işlediğini,” belirtir. Elon Musk ya da Mark Zuckerberg, totaliter yapılanmayı iktidarda tutmak için farelere, işkence odalarına ve 7/24 propagandaya ihtiyaç duymazlar. Onların ihtiyacı olan tek şey, kendi boyunduruğunuza göz yummanız.

Han bu yeni kitabında, dejenerasyonun hikâye anlatıcılığı üzerindeki yozlaştırıcı etkisinden bahsediyor. Hikâye anlatıcılığı eskiden bizi ortak bir ateş etrafında bir araya getirir, hep birlikte umut dolu bir gelecek hayali kurmamıza yardımcı olurdu. Ama artık ateşin yerini dijital ekranlar aldı ve bizleri, hâkim düşünce formuna göre biçimlendirdiğimiz dış görünüşümüz, yaşam tarzımız ve fikirlerimizle görünmeyen muhataplar karşısında kendinin yapmacık versiyonlarını sergileyen bireyler haline getirdi. “Bu akıllı tahakküm biçimi,” diyor Han, “bizden sürekli görüşlerimizi, ihtiyaçlarımızı ve tercihlerimizi iletmemizi, hayatlarımızı ortaya saçmamızı, mesajlar göndermemizi, paylaşmamızı ve beğenmemizi istiyor.”

Han’ın başka bir yerde belirttiği gibi, insanlar dejenere oluyor ve sermayenin üretken organlarına dönüşüyor. Kendimizi lütufkâr bir biçimde kontrol edilebilen ve sömürülebilen, nakde çevrilebilir veri setlerine indirgeyerek bir yandan Musk’ı dünyanın en zengin insanlarından biri haline getiriyor öte yandan Musk ve onun türevleri tüyler ürperten iş modellerini daha da genişletebilsinler diye kendimizi ehlileştirilmiş birer içerik sağlayıcısına dönüştürüyoruz. Fitness maceralarımız hakkında sıkıcı hikâyeler anlatmak için Fitbit’lerden gelen kalp atış verilerini kullanıyor, tatillerimizi nasıl geçirdiğimizi anlatmak için bulduğumuz o sevimli barda çektiğimiz selfie’leri kullanıyor ve hikâyelerimizi, önümüze konan yemeklerin soft-porno fotoğraflarıyla süslüyoruz. Ama bütün bu hikâyelerde eksik olan bir şey var: bireyselliğimiz, insanlığımız, kendimizi sergilemektense ikna edici anlatılar aktarabilme kabiliyetimiz.

Hikâye üretmediğimiz vakitlerde de onları tüketiyoruz. Netflix yöneticilerinden Ted Sarandos bir defasında bana, şirketin iş modelinin sadece müşterilere neyi istiyorlarsa onu vermekten ibaret olduğunu söylemişti. Söylemediği şeyse Netflix’in ve diğer yayın platformlarının yakın akışında farklı seslere ya da (algoritmalarla uyuşmayan) farklı anlatı biçimlerine yer vermek yerine önceden belirlenmiş belli anlatı kalıplarını izleyen, kolayca tüketilebilir içerikler ürettiği ve bu sayede bizleri tıkanırcasına izlemeye teşvik ettiğiydi. Sonuç? Han, “Seyirciler tüketici sığırlar gibi semirtiliyor,” diyor. “Tıkanırcasına izleme, geç modernitenin algılama biçimine ilişkin bir paradigmadır.”

Hal böyleyken phono sapiens yaradılışı gereği yalancı ve kendini olmadığı gibi gösterme konusunda usta. Ama aynı zamanda kendimizle ilgili her şeyi ortalığa döküp saçma, doğruyu söyleme, sınırsız şeffaflık gibi karşıt dürtülere de kapıldık. Dave Eggers’in Çember’indeki ismi var cismi yok teknoloji devinin şeytani öğütlerine harfiyen sadığız: “Sırlar yalanlardır. Paylaşmak önemsemektir. Mahremiyet hırsızlıktır.” İşte phono sapiens’e verilen buyruklar.

Bahse konu veri setlerinin nakde çevrilebilir değerler olduğunu düşünürsek nihayetinde eksiksiz ifşa ve kişisel şeffaflık gibi normları içselleştiren, düğme burunlu Pinokyolar haline geldik. 

Byung-Chul Han

Instagram’ın sunduğu kısa kursları,  kullanıcı taleplerini karşılamak ve aptallığın altın madalyası olan influencer statüsünü kazanmak için anlatıların nasıl uyarlanacağını gösteren o eğitimleri düşünün. Bu çevrimiçi kurslardan biri size, “nereye gittiğinizi, ne yiyip içtiğinizi, kimi gördüğünüzü ve en akılda kalıcı olanın hangisi olduğunu” soruyor ve hemen akabinde devam ediyor, “bütün bunlar Instagram hikâyelerinin tipik yemidir – insan hayatından alınmış, sadece yirmi dört saat süreyle paylaşılabilir olan saniyelik kesitler.” 

Hannah Arendt, Adolf Eichmann’da kötülüğün sıradanlığını gördü; şayet Instagram’ı kullanabilecek kadar yaşasaydı muhtemelen hikâye anlatımının sıradanlığını da görürdü. Suya sabuna dokunmayan, bir ısırık kadar ufak, etkisiz ve geçici. İşte makineyi en iyi besleyen “yemin” nitelikleri.

Kitapta kendime en yakın bulduğum yer Han’ın, pratisyen hekim muayenelerindeki anlatı yokluğu üzerine düşündüğü kısım oldu. “Anlatma eyleminin ruhu, verimlilik mantığıyla uyum değil,” diye belirtiyor. Doktorların hastayı dinlemek için ne vakti var ne de sabrı.  Kuvvetli bir saptama ancak karşı karşıya olduğumuz gerçekler bu durumun çok daha ötesinde: pratisyen hekimin yanına gidip rahatsızlıklarımı dile getirmek yerine Dr.iQ isimli bir uygulamayı kullanmaya teşvik ediliyorum. Ama tıbbi tedaviyi daha verimli hale getirmek üzere tasarlanan bu uygulama, tıpkı Instagram hikâyelerinde olduğu gibi, sadece belli ifade biçimlerine izin veriyor: semptomlarınızı, sırf siz nasıl hissettiğinizi detaylı ve zengin bir biçimde anlatmayın diye tasarlanmış gibi görünen onay kutularına tıkıştırıyorsunuz. Birbirinin tıpkısı semptomlara sahip, birbirinin tıpkısı kuklalara indirgenmiş durumdayız. Tedavi kalitesi mi? Ahmağın teki tarafından anlatılan ve hiçbir şey ifade etmeyen bir masal.

Han’ın çalışmalarını cidden çok severim. Göz ardı edilmeyi bekleyen uyarılarıyla bir Cassandra hassasiyetinin canlılık kazandırdığı geniş zamanlı cümleleri ve kısa bölümler halindeki yüzer sayfalık yakınmaları. Yine de kendi hayatını kurtarabilecek denli iyi bir hikâye anlattığını düşünmüyorum. Han da çoğu erkek gibi (evet, her zaman erkekler yapar bunu) sanki kendisi hiç çelişkiye düşmemiş gibi yazıyor. Defalarca durup bana “Hayır” dedirten ama ona göre tartışılması mümkün olmayan iddialarda bulunma eğiliminde. Mesela bir yerde şöyle yazmış: “Bugün çocuklar bayağı birer dijital varlık haline geldi.” Nasıl? Bütün çocuklar mı? Zannımca bugünün çocukları phono sapiens’in ahmaklıklarına mahkum olmak yerine özgün direniş alanları yaratabilecek kapasitedeler. Hakikat her zaman çok daha karmaşıktır. Ve en iyi hikâyeler, Han’ın mümkün gördüğünden çok daha incelikli olgulardan oluşur. 

Han, Goethe’den bu yana çoğu Alman entelektüelinin yaptığı gibi, kendini mütehakkim bir tarzda ifade ediyor, hatta bu üsluba bağımlı olduğunu kanıtlıyor. Bu, muhalefet edemediği bir yazarlık alışkanlığı. Ne var ki bu, aynı zamanda,  olabilecek bütün çok anlamlı sapmalarıyla anlatısal hikâye aktarımını müdafaa etmesi beklenen bir kitap için retorik bir felaket. Nihayetinde iyi hikâyeleri iyi kılan şey, onların karmaşıklık, açıklık, kendinden şüphe, çatışan argümanlar, umut ve insan sıcaklığı bakımından zengin oluşudur. Üzülerek belirtmeliyim ki bunların hepsi, Han’ın mücevher ustalarını andıran olağanüstü işçiliğine rağmen, bu kitapta bulunmayan nitelikler.  

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Savaşta ne yaptılar?Temur Günay
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

David Gurnham

17 Şubat 2025

Kafkaesk Bir Postane Skandalı

Biri iftira atmış olmalıydı ki, yanlış herhangi bir şey yapmamış olmasına rağmen bir sabah aniden tutuklandı.* İngiliz posta müdürü Harjinder Butoy’un hikâyesi tam olarak böyle başladı. Hırsızlık suçlamasıyla 2007 yılında tutuklanan Butoy, 2008 yılında mahkeme tarafından..

Devamı..

Alplerin Ötesinde

S. E. Breitegger

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024