Angela Bisson, Noel’den iki hafta önce Bayan Henderson’a tiyatro için altı bilet verdi. Bayan Henderson, Angela Bisson’a temizliğe geliyordu.
“Sana para vermeyeyim dedim,” dedi Angela Bisson. “Parayı herkes verir. Tüm süreç çok aşağılayıcı geliyor bana... para almak... para vermek. Empire
1 Tiyatrosu’nu kısa bir dönem için tekrar açıyorlar. Sana bir ikram yapmak istedim. Her zaman hatırlayacağın bir şey vermek.”
Bayan Henderson, “Çok teşekkür ederim,” dedi. Para kabul ederken hiçbir zaman kendini aşağılanmış hissetmemişti.
Kocası Charles Henderson, Angela Bisson’un ona Noel için ne kadar bahşiş verdiğini sordu.
Bayan Henderson pek fazla vermediğini söyledi. “Aslında,” diye itiraf etti, “hiç vermedi. Yani şilin olarak vermedi, şilin ve peni olarak. Onun yerine tiyatroya biletimiz var.”
“Amma ferasetli kadın,” diye bağırdı Charles Henderson. “Tam da ihtiyacımız olan şey.”
“Çocuklar beğenir,” diye karşı çıktı Bayan Henderson. “Pantomim-miş. Hiç pantomim seyretmedilerdi.”
Bayan Henderson’ın oğlu Alec, Peter Pan’ın pantomim olmadığını söyledi. En azından, annesinin bu sözcükten anladığı şey değildi. Tabii öyküde bir peri masalı unsuru vardı, Hiçistan’la,
2 kayıp çocuklarla falan ilgili olması bakımından, ama yine de bundan fazlası da vardı. “Birkaç düzeyde yazılmıştır,” diye bilgilendirdi annesini.
“Ben de bütün hayatım boyunca kayıp bir çocuk oldum,” diye homurdandı Charles Henderson, ama kimse onu duymadı.
“Moira’nın çocuklarının,” dedi Alec, “bundan bir şey anlayacaklarından kuşkuluyum. Çocuk odasındaki dadılar, yanan şömine falan gibi şeylerle dolu.”
“Saçma saçma konuşma,” diye hiddetlendi Charles Henderson. “Kömür ateşini televizyonda görmüşlerdir.”
“Kes sesini Charlie,” dedi Alec. Babası Charlie diye hitap edilmekten nefret ederdi.
“Oyunda bir esas çocuk var mı?” diye sordu Bayan Henderson umutla.
“Hem evet, hem hayır,” dedi Alec. “Senin dediğin anlamda, yok. Şarkılar ya da açık saçık şakalar bekleme. Oyun alegorik.”
“Aman Yarabbim,” dedi Charles Henderson.
Alec bir sendika toplantısına katılmak için çıkınca, Bayan Henderson kocasına, tiyatroya gelme zahmetine girmesine hiç gerek olmadığını söyledi. O akşam Alec’le birlikte bir de onların bir pantomim gösterisinde bulunmalarına ve akşamı herkes için berbat etmelerine tahammül edemeyecekti. Üst kattaki Bayan Rafferty’den rica edecekti onun yerine gelmesini.
“Vay canına,” diye bağırdı Charles Henderson, alnına elinin tersiyle vurarak, “bunu niçin düşünemedim? (Götürülmeyecek olan kişinin Alec’imiz olması gerektiği düşüncesini at bir kenara.) Ben sadece ekmek parası kazanan kişiyim.” Karısının yalnızca laf olsun diye konuştuğunu biliyordu.
Böyle acayip bir davete Bayan Rafferty’nin vereceği yanıt da zaten belliydi. Gitmeyi kafasından hiç geçirmezdi bile. Bayan Rafferty oturduğu binadan beş senedir hiç çıkmamıştı, Bingo’dan gelirken kafasına yediği darbeden beri.
Yine de Charles Henderson huzursuzdu. Karısının tavrı ve Alec’in daha önceki alaycı sözleri yeni bir hazımsızlık nöbetine neden oldu. Gidip yatağına sırtüstü yatmasının da bir faydası olmayacaktı. Deneyimlerinden biliyordu ki, bunun yararı yoktu. Eski günlerde, doğru dürüst bir evde yaşarlarken, arka kapıdan çıkıp arka bahçede bir aşağı, bir yukarı dolaşabilirdi birkaç dakika. Bu cehennem deliğinde arka kapı gibi yüce bir şeyler olsaydı, oradan çıkmanın tabii ki sağlığına hiçbir yararı olmazdı. Bir paraşüte ihtiyaç vardı. Bir nefes almak için pencereyi bile açamıyordu. Bu kadar yukarılarda, nehirden doğru uluyan bir rüzgâr esiyordu genelde – büfenin üstündeki Noel kartlarını bile süpürür götürürdü. Bunun normal bir şey olmadığını düşündü, yani her an bulutlarla aynı hizada olmanın. İnsanların pencereden bakıp da gökyüzünden başka bir şey görmemeleri normal değildi, özellikle de yukarı doğru bakmıyorlarsa. Allah bilir Moira’nın çocukları nasıl başa çıkıyordu. Kirby’nin üstündeki havada tıkılıp kalmışlardı. Moira ile Alec küçükken sokakta oynarlardı – Moira ön kapının merdiveninde bebeğiyle oynar, Alec de tek paten üstünde sokak lambalarının bir önünden, bir arkasından dolaşarak kayar dururdu. Tabii önceleri, doğru dürüst bir banyoya sahip olmanın ve musluktan sıcak su akmasının hoşuna gittiğini inkâr edemezdi. Yalnızca bir iki hafta sonra, küçük Alec’in ensesini diş fırçasıyla ovalamak gerekli olmamaya başlamıştı; kirler havlunun üstüne geçivermişti. Ama hayatta kirli bir enseden daha fazla şey vardı. Günlük çalışma bittiği zaman, tüm yaşamları sanki bir uçak kabinindeymiş gibi yaşanıyordu. Üstelik de bir yere falan gidiyor değillerdi – görünürde, konacak bir yer yoktu. Sadece yıldızlar. Berrak gecelerde binlercesi, çift camın ardında göz kırpıp dururdu. İnsana huzur ve görkem duygusu vermeyecek kadar çoktular. Önemli olan nicelik değil, nitelikti.
Bir zamanlar yaşadığı, sokak üstüne sıralanmış evlerden biri olan evinde tuvalet dışarıdaydı. Kapısı bozuk menteşeler üzerinde sallanıp duran kötü kokulu kulübede otururken, bazen kentin üzerinde asılı duran hareketsiz tek bir yıldız gözüne çarpardı. Bunun, kendi durumuna –şu geçici tüneme durumunun ötesinde, daha geniş anlamdaki kendi durumuna– geniş açılı bir bakış sağladığını düşünmüştü. Kendisi, ayakları bu toprağa basan, ölümlü ve gökyüzünde yanan o uçuk pırlantadan milyonlarca ışık yılı uzakta olan birisiydi. İnsana gerekli olan tek bir yıldızdı.
Tiyatroya gidileceği gece asansörde biraz gürültü koptu. Asansörün bütün düğmelerine birden basan ve anneannesine fenalıklar getiren Moira’nın oğlu Wayne yaratmıştı olayı.
Alec, Wayne’nin kulağına bir tokat attı ve Charles Henderson da parladı. “Bunu yapmana hiç neden yoktu,” diye bağırdı, aslında pekâlâ neden olduğu halde. Öteyle beriyle oynamak bakımından felaket bir çocuktu Wayne.
“Kes tatavayı Charlie,” diye emir verdi Alec.
Alec onları Empire Tiyatrosu’na kendi arabasıyla götürdü. Bu, Charles Henderson açısından pek de uygun bir çözüm değildi ama başka çaresi yoktu. Otobüsler kendi keyiflerince gidip geliyorlardı. Alec’in yanına oturmak zorunda kaldı, çünkü çocuklarla birlikte arkaya tıkılmaya tahammül edemiyordu ve Moira da, Bayan Henderson da ön koltukta kendilerini güvende hissetmiyordu. Alec direksiyondayken tabii. Ne zaman bir viraj dönerken Alec hızlansa, Charles Henderson oğlunun omzuna yıkılıyordu.
“Öteye git yahu!” diye bağırdı Alec. “Bana yaslanmaktan vazgeç Charlie.”
On yıl önce yaşadıkları sokağın başından geçtikleri zaman Bayan Henderson oturduğu yerde dönüp sokağın ne kadar değiştiğini, aman ne kadar da değiştiğini söyledi. Bütün o evler yıkılmıştı ve ne uğruna? Alec, kendisine sorulursa, o mezbeliklerden kurtulduklarının iyi olduğunu söyledi. Bütün o bölge gecekondudan başka bir şey değildi.
“Belki de haklısın oğlum,” dedi Bayan Henderson. Ona yaltaklanıyordu.
Charles Henderson o eski günlerden söz etmekle akıllılık etmedi. Karısına seslenmişti. “İşten sonra bütün o adamların futbol oynadığını hatırlıyor musun?”
“Hatırlıyorum,” dedi Bayan Henderson.
“Lune Çamaşırhanesi’nin kapısını da kale direği olarak kullandıklarını? Sanki bir köyde yaşamak gibiydi, değil mi?”
“Ne köy ama,” diye bağırdı Alec. “Tam ortasında bir tütün deposu ve bira imalathanesi olan bir köy! Tam da köymüş yani.”
“Halk Eğitim Merkezi’nin arkasındaki tarlada tilki avlardık,” diye anımsadı Charles Henderson. “Kanalda da balık tutardık.”
“Öyleydi. Eve hiç gelmezdin,” dedi Bayan Henderson. Sesinde hınç yoktu.
“Ne tarlası?” diye dalga geçti Alec. “Ne kanalı?”
“Her cumartesi tavşanlara tuzak kurup,” dedi Charles Henderson, “pazar akşam yemeğinde de yediğimiz günler oldu. Ben yalan söylemem. O topraktan geçimimizi sağlardık bile denebilir.”
“Daha çok bir Hiçistan’a benziyor,” diye lafı gediğine koydu Alec ve hınçla, tekyönlü bir yola ters yönden girdi.
Kent merkezine geldiklerinde hepsini arabadan çıkardı ve kendisi yeraltı parkında Mini’siyle bir ileri, bir geri manevra yaparken onları soğukta ayağa dikti. Küfürler etti, el kol hareketleri yaptı.
“Terbiyeni takın,” diye bağırdı Charles Henderson ve arabanın kaputunun önünde dolaşıp bir dizi otoriter işaret yaptı. Alec arabayı kasten onun üstüne doğru sürdü.
“Çılgın herifin ne yaptığını gördün mü?” diye sordu Charles Henderson karısına. “Ayağımın üstünden geçti.”
“Hayal görüyorsun,” dedi Bayan Henderson ama yere doğru baktığında, Charles Henderson’un pazarlık ayakkabısının sol tekinin koyu kırmızı parıltısındaki lastik izini açıkça gördü.
Perde açıldığında, yine gelmekte olan hazımsızlık belirtilerinin ilk kıpırtılarını duymaya başlamıştı. Buna şaşmamak gerekirdi, çünkü araba parkındaki o durumları saymazsak bile, Moira’nın önünde uzun boylu bir adam oturduğu için koltuklar değiştirilmişti, çocuklar da durmadan tuvalete gidip geliyordu. En azından yanında Alec oturmuyordu.
Peter Pan’ın ilk perdesini biraz gizemli bulmuştu. Çok eski moda ve ev sıcaklığı içindeydi. Galiba oynayacak gerçek bir köpek bulamamışlardı. Dekorun bazı kısımlarının da boyası pek iyi yapılmamıştı. Bay Darling, kendisine kimsenin özen göstermediğinden şikâyet ettiği zaman yüksek sesle gülmedi pek –niye özen göstersinlerdi ki, o yalnızca ailenin ekmek parasını kazanıyordu– ama acı acı homurdandı; Bayan Henderson dirseğiyle hızla dürttü onu. Ne kadar çabaladıysa da Tinkerbell’in kim ya da ne olduğunu kesinlikle çıkaramadı, çocuk odasının duvarında uçuşan bir tür ateşböceğine benziyordu. Ama Wendy Peter’ın kendisini öpmesini isteyince saçı çekildiğinde Tinkerbell’in bir kadın olduğunu tahmin etti sayılır. Biraz üstü örtülüydü bütün bunlar. Birinci sahnenin sonunda hepsi pencereden dışarı uçarken, tellerden birinde bir sorun çıkmış olmalı ki, çocuklardan biri yerden hiç yükselemedi. Perdeyi çabucak kapadılar. Wayne’nin esnemekten çenesi çıkacak gibiydi.
İkinci ve üçüncü perdelerde Charles Henderson uyuklayıp durdu. Yüksek perdeden seslerin ve çocukların kana susamışçasına bağırışlarının farkındaydı. Wayne’nin yine o çığlık çığlığa bağırdığı nöbetlerden birine girmediğini umut etti. Kafası karmakarışıktı. Rüyasında kanalda minik balıklar tutuyordu ve içinde bir saatin tik tak ettiği allahın cezası bir timsah, nehrin kıyısından yukarı tırmandı. Sonra bir trampetin çaldığını duydu ve bir sesin, “Ölmek fevkalade büyük bir macera olur,” dediği sırada ürküntüyle uyandı. Kolunda bir ağrı vardı.
Ara olunca büfeye gittiler, Moira, kendisi, bir de Alec. Bayan Henderson, Moira rahat bir nefes alsın diye çocuklarla kaldı. Alec hepsine birer içki ısmarladı. “Hoşuna gidiyor mu bari Charlie?” diye sordu.
“Benim için biraz fazla gürültülü,” dedi Charles Henderson. “Ama farklı düzeylerde geçtiği konusunda ne demek istediğini anlıyorum.” “Beni gerçekten şaşırtıyorsun,” dedi Alec. “Oyunun çoğu kısmında uyuduğuna dair yemin edebilirdim.”
Moira küçük Tracy’nin timsahtan dehşete düştüğünü, ama minik köpekçiği pek sevdiğini söyledi.
“Ne de köpekçik ama,” diye homurdandı Charles Henderson. “Naftalin kokusunu bile duydum.”
“Ama Wayne çok beğendi,” dedi Moira. “Kendini tamamen kaptırdı.”
“Belli oluyordu,” dedi Charles Henderson. “Esnemesi Birken-head’den bile duyulmuştur.”
“Belirtilerden biri de o,” diye savunmaya geçti Moira. “Esnemek. Kendini kaptırdığı zaman hep esner.” İlk başta Bay Darling’in niçin Kaptan Hook’un elbiselerini giydiğini anlamadığı halde, Moira oyundan çok hoşlanmıştı.
“Bu gelenekseldir,” dedi Alec, Moira’ya.
“Neden söz ediyorsunuz?” diye sordu Charles Henderson. “O korsan olacak adam Bay Darling değildi ki.”
“Evet, oydu Baba,” dedi Moira. “Önce ben de anlamadım ama aynı adamdı.”
“Herhalde aktör masrafını azaltıyor,” dedi Henderson. Alec bunun simgesel bir şey olduğunu açıkladı. Kibar Bay Darling ile zalim Kaptan Hook aynı adamın iki yarısıydı.
“Bay Darling dörtte bir bile görünmüyordu,” diye bağırdı Charles Henderson ateşli ateşli. “Ne zaman gözümü açsam o korsan palasını sallıyordu sağa sola. Ben bunun anlamını göremiyorum, sen anlayabildin mi Moira?”
Moira bir şey demedi, ama dudakları yanlarda aşağı doğru sarkmıştı. Büyük olasılıkla, evden kaçıp onu iki çocuğu ve yirmi yedi sterlinlik gaz faturasıyla bırakan kocasını düşünüyordu.
“Bunun anlamı,” dedi Alec, “çok açık. Bay Darling, kendi çoluk çocuğunu katletmek istiyor.” Oldukça yüksek bir sesle bağırıyordu. “Tıpkı gerçek hayattaki babalar gibi. Onlar da kendi çocuklarını yok etme peşindedir.”
“Sana ne oldu?” diye sordu Bayan Henderson, kocası koltuğuna döndüğünde.
“Şu Alec,” diye soludu Charles Henderson. “Bir yığın saçma sapan şey söylüyor. Boğazını sıkıvermek isterdim.”
Dördüncü perdede Charles Henderson karısından naneşekeri istedi. Hazımsızlığı korkunçtu. Karısı, “Şşşt,” dedi. O da kendini pantomime kaptırmış görünüyordu. Wayne dimdik oturuyordu. Charles Henderson dikkatini toplamaya çalıştı. Sözlerin bazılarını duyuyor, bazılarını duymuyordu. Kayıp çocuklar annelerine dönüyordu, bu kadarını anlamıştı. Kaplan Lily adlı biri çıkmıştı sahneye. Yerliler de tamtamlarını çalıyordu. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki, nasıl olup da yerinden fırlayıp kendisine gürültüyü kesmesini söylemiyordu Alec, hayret etmişti. Wendy de ani hareketlerle oğlanlarla beraber uçmuştu, Peter da uyuyordu. Her şeyin uçmakla ilgili olması tuhaftı. Şu Tinkerbell denen kişi de kumaş ağaçlar arasında uçuşuyordu. Charles Henderson da, eğer koltuğunda ayağa kalksa kendisinin de tiyatrodaki balkonlara doğru yükselebilirmiş gibi tuhaf bir yanılgı içine girdi. Bu aptalca bir fikirdi, çünkü bacaklarının yerini değiştirmeye çalışınca kurşun gibi ağır olduklarını gördü. Bayan Darling çocuklarını gördüğüne sevinecekti. Kahrolmuştu herhalde. Alec’in Yavrukurt Oymağı’ndan eve yarım saat geç geldiğini –o dakikaların uzunluğunu, o korkunun derinliğini– hatırlıyordu da. Son on yıldır Alec’e karşı duygularının nasıl olduğu hiç önemli değildi. Büyümüş çocuklara karşı insanın pek fazla sevgi hissetmesi gerektiğini düşünmüyordu. Küçük Alec’i, şimdi kayıp olan çocuğu sevmişti ve bu yeterliydi.
Sahnede dramatik bir şeyler oluyordu. Peter uyanmıştı, Tinkerbell ile kopuk kopuk konuşuyordu, öksürük ilacıyla ve zehirle ilgili bir konuşma.
Tink, benim ilacımı içmişsin... zehirliydi ve beni kurtarmak için içtin onu... Tink, canım, ölüyor musun?.. Minik yıldız Tinkerbell’in ışığı yanıp sönmeye başladı. Charles Henderson birisinin hıçkırdığını duyabiliyordu. Oturduğu sıranın ucuna bakmak için boynunu iyice uzattı ve torununun, ceketinin kollarıyla gözlerini sildiğini gördüğünde hayret içinde kaldı. Geçen yıl, apartmanın on dördüncü katındaki bir pencereden, bir ipin ucuna bağladığı hamsteri sarkıtırken yakalanan çocuğun bir ışık sönüyor diye ağladığını bir düşünün. Peter Pan kollarını açmış, seyircilere doğru yaklaşıyordu.
Sesi o kadar hafif çıkıyor ki söylediklerini zorlukla duyabiliyorum. Diyor ki... çocuklar perilere inanırsa yeniden iyileşebileceğini düşündüğünü söylüyor. Çabuk söyleyin inandığınızı... İnanıyorsanız eğer, ellerinizi çırpın. Ellerinizi çırpın da Tinkerbell yaşasın.
Önceleri el çırpma sesi alçak perdeden ve cesaretsizce çıktı. Tinkerbell sahnenin tozlu döşeme tahtaları üzerinde yanıp sönen ve ışıltısı azalan bir kıvılcıma indirgenmişti. Charles Henderson’un elleri de göğsünde kavuşmuştu. Sanki birisi kalbine bir çengel daldırmış gibi bir sancı vardı içinde. El çırpma sesi güçlendi. Tinkerbell’in hafif ışığı parıldamaya başladı. Boyanmış bir ağacın gövdesinde zaferle ilerledi. O kadar göz kamaştırıcıydı ki, Charles Henderson’un gözleri kamaştı. Yukarısında, Hiçistan diyarının göklerinde parıldadı.
“Yardım edin,” dedi son gücünü kullanarak.
“Kes sesini Charlie,” diye bağırdı Bayan Henderson ve ellerini çırptı, çırptı, ta ki elleri yanana dek.
Çeviren: Lale Akalın
1 Empire: İmparatorluk. (ç.n.)
2 Hiçistan: Never-Never Land. (ç.n.)
Beryl Bainbridge (1934-2010) Britanya’nın Lanceshire bölgesinde doğdu. Ortaöğrenimini Liverpool’da yaptı. Liverpool Repertuar Tiyatrosu’nda oyuncu olarak çalıştı. 1950’lerde yazdığı roman ancak 1972’de yayımlandı.
The Dressmaker (1989, Terzi) ve
An Awfully Big Adventure (1989, Felaket Büyük Bir Macera) adlı romanlarının filmleri yapıldı. Bir yolculuk kitabı da yazdı.
Master Georgie (1998,
Efendi Georgie) adlı romanı Booker Ödülü’ne aday gösterildi. 2000 yılında DBE (Britanya İmparatorluğu Hanımefendi Komutanı) Nişanı’nı aldı. 2010 yılının Temmuzu’nda kanserden öldü. • Bazı öykü derlemeleri:
Mum and Mr. Armitage: Selected Stories of Beryl Bainbridge (1985, Annem ve Bay Armitage: Beryl Bainbridge’den Seçilmiş Öyküler),
Watson’s Apology, Mum and Mr. Armitage and Other Stories (1985, Watson’dan Özürname, Annem ve Bay Armitage ve Öteki Öyküler) ve
Collected Stories (1988, Toplu Öyküler).