Bir Boşanma Hikâyesi
31 Ağustos 2019 Öykü

Bir Boşanma Hikâyesi


Twitter'da Paylaş
0

Adam yatağa doğru eğildi. Kollarını açtı, alnına bir öpücük kondurdu.

“İyi geceler.”

“Baba, benim yüzümden mi gidiyorsun?”

“Onu da nereden çıkardın?”

“Biliyorum. Annemin sırrını anlattım diye ona kızdın, bu yüzden çok uzaklara gidiyorsun.”

“Seninle ilgisi yok oğlum, bir süreliğine annenle ayrı yaşamamız gerekiyor. Hem uzaklara gitmiyorum. Seni her hafta sonu alacağım. İki koca gün birlikte zaman geçireceğiz.”

“Annem olmayacak mı?”

“Hayır.” Kapıdan çıkmadan oğluna dönüp fısıldadı. “Seni çok seviyorum.”

Araladığı perdeden sokağa baktı çocuk, hiç ışık yoktu. Kendini bilmez bir halde tekrar uzandı. Başparmağını emerken gözlerinden dökülen damlaların tuzlu tadını aldı. 

Şafakla beraber gök gürültüsüyle uyandı. Bir uyurgezer gibi yatağından kalktı, yer minderine oturdu. Kesilen elektrikle sönen gece lambası yüzünden odası zifiri karanlığa gömülmüştü. Aniden çakan şimşekle karşısında kendi yaşlarında bir kızın oturduğunu gördü. Bir anlığına görünüp kaybolmuştu kız. Gelen elektrikle yayılan loş ışıkta tekrar görünen kıza baktı. Kız elinde tuttuğu beze sarılı şeyi göğsüne bastırırken sallanıyordu. Oğlan gülümsedi.

“O ne?” Kız omzunu silkti, iyice sarıldı elindekine.

“Bebek. Anne baba kavga ediyor, o çok korkuyor. İçinden şarkı söylüyor. Sen de denesene, söylersen korkun geçer.” 

“Ama ben şarkı bilmem ki. “

“O zaman tekerleme söyle.”

“Evet, ninemin öğrettiği bir tekerleme var, onu söylerim.”

“Ben sesler yükseldiğinde ağlarım bir de, hemen her gece yatağımda ağlarım.”

“Ben ağlamam. Annem, Kızlar ağlar, sen erkeksin, dedi.”

“Annen zavallının biriymiş.”

“Öyle deme, annemi seviyorum.”

“Zavallı, zavallı anne.”

“Annem zavallı değil, sadece kızgın bana. Sırrımızı babama söyledim diye çok kızdı.”

“Ne sırrı?”

“Parkta elini tuttuğu adamı anlattım babama.”

“Zavallı baba.”

“Sensin zavallı. Şimdi defol. Seni burada istemiyorum.”

Oğlan geldiği gibi kaybolan kızın ardından yatağına girdi, yorganını başına çekti. 

Annesi sabah öperek uyandırdı. Yataktan çıkmak istemeyen oğlan bir süre diretti. Sağa sola döndü, gözlerini sımsıkı kapadı. Başında bekleyen annesine baktı. Kadının bakışları sabit, kaşları çatılıydı. Çocuk başı önünde, âdeta sürünerek yataktan kalktı. Gözleri yarı kapalıydı. Banyoda musluğu açtı, ellerini şöyle bir ıslattı. Okul kıyafetlerini giydi. Masaya baktı. Babasının yeri boştu. Bir şey sormadı. 

Okulun kapısına geldiklerinde elini bırakan annesi ona tembihledi. 

“Unutma. Sorun istemiyorum yine. Arkadaşlarına sataşma.”

Sınıfta yalnız oturduğu sırasına geçer geçmez başını kollarının arasına koydu, gözleri kapandı. Uyandığında birisi onu dürtüyordu. Öğretmeni sıraya eğilmiş, kaygılı gözlerle bakıyordu. 

“Hasta mısın?”

“Hayır. Sadece çok uykum var. Bir de üşüyorum. “

“İyi o zaman. Arkadaşlarına büyüyünce ne olmak istediklerini sordum. Şimdi sıra sende. Sen ne olmak istiyorsun?”

“Çocuk doktoru, psikolog olmak istiyorum.”

“Neden?”

“Çünkü bütün gün küçük defterlerine yazı yazıyorlar. “

Güldü öğretmen, kahkahası diğer çocukların gülme seslerine karıştı. Çocuk bir süre sonra başını tekrar kollarına gömdü. Ara sıra birileri seslendiğinde sıçrayarak başını dikse de çoğunlukla ya uyudu ya da boş gözlerle camdan dışarı baktı. Bir ara başında toplanan arkadaşlarını fark edip aniden bağırarak kollarını iki yana açtı. Korkudan oraya buraya dağıldıklarını görünce güldü. 

Eve döndüklerinde annesinin ısrarıyla içtiği bir iki kaşık çorbadan sonra, “Canım istemiyor, zorlarsan kusarım,” dedi, masadan kalktı.

Odasına gitti. Perdeleri çekmesine rağmen yeterince karanlık olmadığını görünce gözlerini kapadı. Bekledi. Bir süre sonra annesi söylenerek perdeleri açınca oturduğu yerden kalktı. Gece olmadan kız gelmeyecek, diye düşündü. Yatağa girdi, yorganı başına çekti, gözleri yavaşça kapandı. 

Parktalardı. Adamı kaydıraktan kayarken gördü. Annesine yaklaştı, sonra yanına oturdu. Annesi adamın saçlarında gezen elini dudaklarına götürdü. Koşarak yanlarına gitti çocuk. Elini adamdan çekti annesi, ojeli parmakları yanağına doğru uzandı. Adamın tuttuğu eli istemiyordu. Bir iki adım geriye gitti. Annesinin parmakları havada kaldı. Adam hiçbir şey demeden geldiği gibi ağır adımlarla uzaklaştı. Annesi tembihledi, Sakın babana söz etme. Neden? Kızar, sonra yine kavga ederiz. Kimdi o? Eski bir arkadaş. Elini tuttu. Arkadaşlar birbirinin elini tutar. Hayır. Arkadaşlar birbirinin elini tutmazlar, öpmezler. Kimdi o? Dedim ya, eski bir arkadaş. Onu sevmedim. Bu bizim küçük sırrımız olsun, babana söyleme. Yalan mı söyleyeyim? Hayır, sadece bir şey söyleme.

Sıcaktan bunalan oğlan başını dışarı çıkardı. Hızlı hızlı birkaç nefesten sonra tekrar yorganın altındaydı. Gözleri kapandı. 

Annesiyle eve geldiler. Babası kapıda, ‘‘Neredeydiniz, merak ettim,” diye sordu. Annesine fırsat vermeden, soluksuz konuştu, “Parktaydık. Annemin eski bir arkadaşı da geldi, el ele tutuştular. Arkadaşlar el ele tutuşur. Annem, Arkadaşımdan babana bahsetme, kızar, dedi.” Dudakları usulca oynadı: Suç bende. Sırrımızı saklasaydım babam bizi terk etmeyecekti. 

Uyandı. Annesi fısıltıyla konuşuyordu. Yine o adamla telefonda olmalıydı. Her yer karanlıktı. Çocuk lambayı açtı. Annesi telefondakine, “Ben seni sonra ararım,” dedi, odaya koştu. “Yavrum, hasta mısın?”

“Hayır anne, bugün okulda top oynadık, çok yoruldum.”

“Bir şey de yemedin, acıkmadın mı?”

“Hayır, çok üşüyorum. Hemen uyumak istiyorum.” 

İyi geceler öpücüğü için yanağını annesine uzattı, ardından seslendi: “Kapımı kapar mısın?” 

Kadın gece lambasının loş ışığı altında kapıyı kapamadan son kez döndü. Elini dudaklarına götürdü, verdiği ikinci öpücüğün sesi duyuldu. Yalnız kalan çocuk hemen pencereden dışarı baktı. Kız karşı evin bahçesindeki bir ağaca tünemiş, ona bakıyordu. Eliyle gel işareti yaptı. Gözlerini cama dikmiş beklerken pijamasını çekiştiren kız yatağının başında öylece duruyordu.

“Nereden girdin içeri?” diye sordu. 

“Zaten buradaydım aptal,” dedi kız.

“Ama karşı ağacın üstünde gördüm seni.”

“O ben değildim. Hem ağaçlara çıkamam, korkarım.”

“Bebeğin de hâlâ korkuyor mu?”

“O hep korkar, en çok da seslerden ama ben sarılınca geçer korkusu.”

“Çok şanslı.”

“Neden?”

“Onu seven biri var.”

“Seni seven yok mu?”

“Eskiden vardı ama şimdi yok. Babam gitti, annem parktaki adamı seviyor.”

“Üzülme, ben seni de severim.”

Çocuk başını göğsüne dayadı. Annesinin memelerini hissetti. “Anne sen misin?” dedi. 

“Ateş gibi yanıyorsun, hasta mısın yoksa?”

Odayı kaplayan güçlü ışıkla gözlerini kıstı çocuk. Annesinin eli alnında, ağlıyordu. Annesinin sesiyle sarsıldı. Elini alnına götürüyor, bağırıyor, ağlıyordu. Çocuk kıza baktı. Uzanan elini tuttu, beraber uçurttukları uçurtmalar gibi usulca odayı terk ederken, “Bu da bizim sırrımız,” dedi kız, “benden kimseye bahsetme.”

Anlaşılmaz fısıltılar içinde, annesinin çığlıkları geldi uzaklardan, sonra bir siren sesi. Birilerinin kucağında sarsılırken gözlerini dış dünyanın parlak ışıklarına ve seslerine iyice kapadı. Her şey çok soğuk, donuyordu. Kızın sesini duydu. “Tekerleme söyle, korkmazsın böylece.” Ninesi belirdi. “Haydi beraber söyleyelim, el el epenek, elden çıkan kepenek.” Faydası yok. Korkusu giderek artıyordu. İçinde büyüyen çığlık dışarı çıktı, son ses annesinin hıçkırıklarına karıştı. Gecenin karanlığı çöktü sonra, şimşekler çaktı, bulutlar, ay yere indi. Takırdayan çenesini tuttu biri. Canavara dönüşen psikoloğu koltuğunda dönerken, Anlat, diyordu sürekli, durma, konuş. 

Kız elinden tuttu. Odasındaydılar tekrar. “Benimle güvendesin, hadi saklanalım,” dedi. 

Beraber odasındaki dolaba girdiler. Kapının kendiliğinden kapanmasıyla hafiflediğini hissetti. Aniden karanlık dolaba bir güneş doğdu. Askıdaki elbiseler dallarında kuşların öttüğü ağaçlara dönüşürken önünde uzun bir yol açıldı. Kırlardaydı. Uçarcasına, hafiflemiş çıplak ayaklarıyla birkaç adım attı. Çiçekleri elledi. Derin bir nefesle mis kokan havayı içine çekti. Gürüldeyerek akan çeşmenin yanına yaklaşınca annesiyle babasının sesini duydu. Kavga ediyorlardı. Annesi telefonu alıp fısıltıyla konuşmaya başladı sonra. Kulak kesildi, bir şey anlayamadı. Çeşme şarkı söylemeye başlayınca annesinin sesi duyulmaz oldu. Buz gibi suyla elini yüzünü yıkadı. İki avucuna doldurduğu sudan kana kana içti. Ansızın bir kurt belirdi. Ağzında kanlı bir et parçası vardı. Koşarak ağaçların arasına girdi. Güneş altında parlayan gözlerini kıstı, burnunu havaya vererek ulumaya başladı. Ağacın dibine bıraktığı eti tekrar dişleri arasına alarak kafasını çocuğa çevirdi. Bir çırpıda eti yuttu. Kanlı dişlerini göstererek hırladıktan sonra gözden kayboldu. Korkudan donup kaldı. Kız bağırdı, “Korkma, şarkı söyle.” “Sana kaç kez söyledim, ben şarkı bilmiyorum.” “O zaman tekerleme söyle. Haydi birlikte söyleyelim, el el epenek.” Birden manzara değişti. Yine parktaydılar. Annesi yaklaşan adamı iterek kaçtı bu kez. Babası elini uzattı. Üçü el ele tutuşmuş onları kovalayan adamdan kaçıyorlardı. Babası ihtiyar bir adama dönüştü sonra. Saçları beyaz, sırtı kambur, dişsiz. Onlara bakmadan geçip gitti. Arkasından güneş battı. Karanlıkta yalnızdı. Korkunç canavarlar tuhaf sesler çıkararak etrafında dönüyordu. 

Belli belirsiz bir ışık süzüldü sonra, tatlı bir ses duydu.

“Küçük kara balık,” diyordu, “okyanusa doğru yüzüyor.”

Gözkapaklarındaki ağırlık yavaşça çekip gitti, aralıktan süzülen aydınlık ruhunu ele geçiren canavarları ve korkuları silmiş, sadece başucunda elindeki kitabı okuyan hemşire kalmıştı. Gülümseyerek baktı kadına.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR