18. yüzyıl düşünürlerinden Thomas Day, Jean-Jacques Rousseau’nun eğitim yöntemlerinin fanatiğiydi ve her birini test edeyim derken tamamını çürütmüş oldu.
Derby’li Joseph Wright’ın İngiltere Tate Müzesi’nde sergilenen çarpıcı portrelerinden birinde kibar giyimli bir adamın ormanlık bir alanda ağaca yaslanıp uzandığını görürüz, sağ eli çenesindedir, sol eliyse Rousseau başlıklı bir kitabın üstünde. Bu adam Sir Brooke Boothby’dir ve o zamanlar Aydınlanma düşüncesinin kaleleri olarak görülen Lichfield, Ashbourne ve Derby’de, Jean-Jacques Rousseau’nun fikirlerini tanıtmak için herkesten daha fazla çaba harcadı. Hatta Boothby, David Hume ile birlikte kısa bir süre Londra’da kalan Rousseau’yu 1766’da Londra’ya getirdi ve yaklaşık on yıl sonra onu Paris’te ziyaret ederek otobiyografisinin ilk bölümünü teslim aldı.
Bu otobiyografi ünlü düşünürün ölümünden sonra Lichfield’da yayımlandı. Fakat Lichfield’ın önde gelen isimleri bu durumdan etkilenmişe benzemiyordu. Samuel Johnson şöyle dedi: “Bayım, Rousseau gerçekten çok kötü bir insan. Son zamanlarda Old Bailey’de yargılanan herhangi bir suçludansa onu sürgüne gönderecek bir kararın altına imza atmayı tercih ederim.” Erasmus Darwin daha ölçülüydü ve Rousseau’nun, sosyal bağların doğal insanı kısıtlayıp onu prangaya vurduğu yönündeki fikrini reddetmekle yetindi – Darwin bu tarz bağların medeniyetin gelişimi için gerekli olduğuna inanıyordu. Bununla beraber Rousseau’nun fikirlerine açık olanlar, özellikle de çocukların yetiştirilmesi ve eğitim konusunda Émile’de açıklananlara olumlu yaklaşanlar azımsanamayacak kadar çoktu. Rousseau’nun kendi çocuklarını terk etmiş bir baba olduğu gerçeğini görmezden gelen öğrencileri onun yöntemlerini büyük bir hevesle benimsediler. Bu öğrenciler arasında eğitimci, mucit ve bir yazar olan Richard Lovell Edgeworth ile onun yakın arkadaşı Thomas Day de vardı. Lichfield’ın önde gelen entelektüellerinden olan Day, Edgeworth’un oğlu Dick’i, Rousseau’nun yöntemlerine uygun bir biçimde yetiştirmesine yardım etmişti.
Day’in Rousseau’nun fikirlerine öylesine sıkı sıkıya bağlıydı ki, bir defasında dünyadaki bütün kitaplar yok edilecek olsa içlerinden yalnızca İncil’i ve Émile’i kurtarmak isteyeceğini söylemişti. Edgeworth’un oğluyla yaptığı bu eğitim deneyinden gayet memnundu ve daha iddialı bir fikrin peşine düştü: Genç kızlardan birini kendine uygun bir eş olarak yetiştirmek. Fakat uygun bir aday bulma konusunda şansı pek yaver gitmedi – muhtemelen o dönem için aşırı görünen talepleri yüzünden. Hatta “Lichfield’ın kuğusu” olarak adlandırılan ve onu reddeden isimler arasında olan şair Anna Seward şöyle yazdı: “Karısının edebiyata, bilime ve ahlak felsefesine ilgi duyan gerçek bir vatansever olması gerektiği konusunda ısrarcı. Böylece emekliliği süresince ona eşlik edebilir ve çocuklarının zihinlerini birlikte şekillendirebilirler. Tabii bir de şu var, giyiminde, beslenmesinde ve tavırlarında dağda büyüyüp yetişen bir köylü kadar mütevazi ama dışarıda Sparta kadınları ya da Roma kahramanları kadar gözü pek ve cesur olmalı.” Kimsenin böyle bir teklifle ilgilenmemesine şaşmamalı.
Potansiyel eş arayışı Day’i Shrewsbury’deki yetimhaneye götürdü ve orada Seward’ın tasvir ettiğine göre “kestane rengi bukleleri ve koyu renk iri gözleri olan,” on bir yaşındaki Ann Kingstone’un seçti. Ardından Londra’daki Foundling Hastanesi’ne gitti ve orada da tercihini “lepiska perçemli, renkli gözlü,” on iki yaşındaki Dorcas Carr’dan yana kullandı. Kızların her ikisi de Day’e, evinde hizmetçi olarak çalışmaları koşuluyla teslim edildi ama bu durumu garanti altına alan herhangi bir sözleşme yapılmadı. Day, Ann’in ismini Sabrina, Dorcas’ın adını da Lucretia olarak değiştirdi ve ikisini de Avignon’a götürdü. Oradaki evinde yalnızca Fransızca konuşan personeller çalışıyordu ve kızların Fransızca öğrenmesine izin vermediğinden onları bütün yaşamdan izole etmiş oldu.
Kızlar sırf bünyeleri güçlensin diye şiddetli yağmur altında yürütüldü, çamurda yatmak zorunda bırakıldı. Aynı zamanda ona güven duymak, sorgusuz sualsiz itaat etmek ve onun bütün isteklerine saygı duymak zorundaydılar. Eğitim yöntemleri arasında korku duygusunu deneyimlesinler diye dolup olup olmadığı belirsiz bir silahla onların kabarık eteklerine ateş etmek, acıya dayanıklılık geliştirmeleri için üstlerine sıcak mum damlatmak da vardı. Hatta bir seferinde oksijenin insan yaşamı için ne denli önemli olduğunu öğrensinler diye evcil tavuklarını gözlerinin önünde boğdu.
Neyse ki Lucretia “aşılmaz bir biçimde aptaldı” da Day onu Londra’ya geri gönderip bir şapka tasarımcısının yanında çırak olarak çalışmasını sağladı. Sabrina’yı ise yanına aldı ve onu Lichfield’daki Stowe House’da eğitmeye devam etti. Fakat onun da kendisi için uygun bir eş olamayacağını anlaması uzun sürmedi ve bütün ilgisini kaybetti – elbette bu kendisinin değil, kızın başarısızlığıydı. Talihsiz Sabrina, aslında bir deney hayvanı gibi kullandığının farkında değildi ve Day’in kızları seçmesine yardım eden arkadaşı John Bicknell bu gerçeği ona açıkladığında kız dehşete kapıldı. Yine de Bicknell’in evlilik teklifini kabul etti ve çiftin iki çocuğu oldu.
Thomas Day’in yaptığı bu deney hakkında neler söyleyebiliriz? Günümüz koşullarına göre elbette gerçek bir çocuk istismarı ve kullandığı yalnız bırakma, yabancılaştırma, itaate zorlama gibi usuller bugün yalnızca tarikat gibi dini yapılanmaların başvurduğu eğitim teknikleri. Fakat Day, o zamanın bütün ideologları gibi yaptıklarının yüksek bir amaca hizmet ettiğini düşünüyor ve Rousseau’nun fikirlerinden faydalandığını belirtiyordu. Zira John Locke tarafından ortaya atılan ve Rousseau tarafından geliştirilen, insan zihninin üstüne yazı yazılmamış boş bir levha (tabula rasa) olduğu fikri o zamanın aydınlarında, insanın doğru eğitim ve şartlar altında istenen herhangi bir kalıba sokulabileceği düşüncesinin köklenmesine sebep olmuştu. Şimdi birileri çıkıp buna dayanarak Day’in aslında ideolojinin, gerçeklikten çok daha gerçek görünen “büyük bir fikrin” kurbanı olduğunu söyleyebilir ama burada asıl kurban, bir şekilde o cendereden kurtulmayı başaran iki kızdı.
Neyse ki, Thomas Day yaptığı bu deneylerden daha fazlasıydı. Kölelik karşıtı isimler arasında yer alan Day’in arkadaşı Bicknell ile birlikte yazdığı The Dying Negro (Ölen Zenci) isimli şiiri toplumda büyük bir etki yarattı. Fakat en kalıcı eseri, 1783 yılında yayımlanan The History of Sandford and Merton ismindeki çocuk kitabıydı: Bir dizi ahlaki öğüt içeren bu seride varlıklı bir ailede doğan şımarık Tommy Merton, sağlam yapılı bir çiftçinin oğlu olan Harry Sandford aracılığıyla sosyetenin çürümüş tuzaklarını hor görmeyi ve -Rousseau’nun fikirlerine uygun olarak- sıkı çalışmanın esas olduğu erdemli bir hayatın insan için en doğrusu olduğunu öğrenir.
Her şeye rağmen Day en nihayetinde kendine uygun bir eş buldu. Chesterfield mirasçılarından Esther Milnes. Esther, Day’in taleplerine uygun olarak münzevi bir hayat sürdü ve bu hayatı tercih etmesiyle birlikte lükslerinden, sosyal bağlantılarından, klavsen çalmak da dahil olmak üzere bütün eğlencelerinden vazgeçti. O dönem için alışılmadık bir durum olsa da, çiftin çocukları yoktu. Öyle ki Day, karısının bu kısıtlı yaşamdan sıkılmaması için kendi mali işlerinin yönetimini ona bıraktı. Ama görünüşe bakılırsa Esther bu durumdan gayet memnundu. Thomas Day ise kendi fikirlerinin kurbanı oldu. Öne sürdüğü teorilerden biri atların ehlileştirilmesine gerek olmadığı, yalnızca iyi muameleyle uysallaştırılabilecekleriydi. 1789 yılının Eylül ayında ehlileştirilmemiş bir tay onu sırtından attı ve bu teorisini dramatik bir biçimde çürüttü.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






