[button]Semih Gümüş[/button]
Öte yandan, hayatın her alanının politik bir içeriğe sahip olduğu düşüncesi oldukça genel, yüzeysel bir alış biçimi.
Yaratıcı yazıyla kurulan ilişkinin politik kimliklerin dışında tutulmasına özen gösterilmeli. Sonunda her yazarın öyle ya da böyle bir anlayışı, dünya görüşü, politik düşünceleri, bunlara göre oluşmuş bir kimliği var. Yazdığı romanlara bunları yansıtıp yansıtmama ikilemi içinde, çoğu kez kendi kimliğini romanlarına sızdırmaya çalışır ki, orada hemen bir fren yapmak gerekir.
Yazarın, başlangıç zamanlarında ille de okurlara bir şeyler anlatmak, dolayısıyla onlara kendisinin önemli gördüğü düşünceleri yazdıkları aracılığıyla götürmek, dolayısıyla yararlı olmak gibi bir düşüncesi de olur. Oysa yazdığı o romanda ne kendisi vardır ne de sesleneceği okur.
Sanırım yazmaya başlarken en zor anlaşılan da bu: Romanın içinde anlatılan bir hayat var, bir hayat hikâyesi, onun gerçek hayatın içinden süzülüp gelen bir gerçekliği de olsa sonunda bütün bütüne kurmaca, gerçekliği yalnızca yazınsal ve o hayatı yaşayan kurmaca kişiler, biz nasıl kendi hayatımızı yaşıyorsak kendi hayatlarını yaşıyor. Bunu kuşkusuzca içselleştirmek zorundayız. Yoksa yazdığımız romanın içinde dolaşıp dururuz ki, bu da romanı öldürür.
Başka bir nedenle yazmak, sözgelimi bir roman olduğu sanılan hayatını anlatmak isteyenlerin da kendilerini edebiyatın dışına çekip bunu yapabilecekleri söylenebilir.
Kendini anlatırken bile kendi olmaktan çıkabiliyorsan, sorun yok.
Madame Bovary benim, diyebilirsin, senin kadar sahici olduğu için, onun aynı zamanda senin yarattığın bir kurmaca kişi olduğunu biliyorsan.

Öte yandan, hayatın her alanının politik bir içeriğe sahip olduğu düşüncesi oldukça genel, yüzeysel bir alış biçimi.
Sefiller ya da
Kırmızı ve Siyah romanlarını politik roman olarak görmeye başlayınca, her roman bu kavramın içine çekilebilir. Elbette öteki ülkelerde de yaşanan politik dönemler ya da savaş ve direniş tarihinin dönüm noktalarından çıkan romanlar yazıldı. Dostoyevski’nin
Ecinniler, Conrad’ın
Nostromo, Steinbeck’in
Gazap Üzümleri, Malraux’nun
Umut, Orwell’in
1984 romanları politik roman kavramından ne anlaşılması gerektiğini gösterebilir. Peki Márquez’in
Yüzyıllık Yalnızlık, Cabrera Infante’nin
Kapanda Üç Kaplan ya da Roberto Bolaño'nun
2666 romanlarını –hem de alabildiğine politik bir dünyanın içinden çıkmışlarken– politik roman olarak tanımlamak, onların niteliğini yükseltir mi düşürür mü? Sanırım ne Márquez’in yazdıkları ne
Kapanda Üç Kaplan ne de
2666 böyle alınabilir.
Doğrudan politik hayatların içinden çıkmış ve onların sorunlarını, o hayatları yaşayan kişileri anlatan romanları politik roman olarak almaktan yanayım. Jorge Semprun’un
Neçayev Dönüyor, Miguel Otero Silva’nın
Ve Gözyaşlarınızı Tutun, Antonio Muñoz Molina’nın
Güzel Karanlık ya da Manuel Vasquez Montalban’ın
Merkez Komitesinde Cinayet romanları nitelikli poltik roman örneklerinden bazıları.
Politik romanın niteliği
Yazarların bu tuhaf ülkenin yaşadığı sıcak ve sert dönemleri anlatıp anlatmadığı biçimindeki sorgulama bitti mi, tam bilemiyorum ama bu tartışmayı hep anlamsız gördüm. Çünkü bu ülkede yazarlar öteden beri toplumsal hayatla yazdıklarını iç içe geçirme duyarlığını öylesine yüksekte tuttu ki, bunun yazılanlar üstünde olumsuz bir etkisi olduğu bile öne sürülebilir. Özellikle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin hemen ertesinde, yaşanan acıların ve direnişin romanlarının yazılması güçlü bir beklenti oldu. Politik roman kavramı çevresindeki tartışmalar da bizde 12 Mart’tan sonra yapıldı.
12 Mart’tan çıkılırken yazılan politik romanlar, o günlerin koşullarına göre az değildi. Bir yılda yayımlanan roman sayısının bugünküyle karşılaştırılamayacak kadar az olduğu yıllarda, yazılan birkaç romanda 12 Mart döneminin çeşitli açılardan ele alındığı düşünüldü. Gene de dönemin yol açtığı yıkımın hemen içinden değil, neden sonra daha serinkanlı değerlendirmelerin yapılabildiği yıllarda yazılıp yayımlanmaya başladı 12 Mart romanları.

Sevgi Soysal’ın
Yenişehir’de Bir Öğle Vakti ve
Şafak, Erdal Öz’ün
Yaralısın, Füruzan’ın
47’liler romanları, nitelikleri bakımından da öteki 12 Mart romanlarından ayrı tutulabilir. Bu arada 1960’larda yükselen sosyalist hareketi ve sonunda yeraltına çekilen devrimci gençlik hareketlerini yaşayanları içerden tanımadan yazılmış, gerçekliği olmayan kişiler ve ilişkiler çevresinde politik bir dönemi anlatmaya çalışan romanlar okuduk.

Sanırım 12 Eylül başka türlü bir edebiyata yol açtı. Yaşananların çok daha sert, acı ve çeşitli olduğu, dolayısıyla ayrıntılarıyla büyük bir zenginlik taşıdığı hayat, ona sokuldukça edebiyatın da zenginleşmesine yol açtı. 12 Eylül romanları çok geç yazılmaya başladı ama bunun bir gecikme olduğunu düşünmüyorum. Bir ülkenin tarihinde 12 Eylül benzeri zamanlar çok yaşanmaz. Büyük bir eşitsizlikle karşı karşıya gelen iki taraftan birinin öbürünün üstüne sert bir şiddetle çöküşü, yaşadığı yenilgiyi sonunda hayatın bir parçası olarak almaya çalışanların bunun için beklemesini gerektirdi. Böyle bir dönem nasıl anlatılabilirdi? Yazacak olanlar bunu da düşündü. Unutmak istediklerini sanmıyorum. Tersine, yalnızca en iyi nasıl anlatılabileceği dolaştırıldı zihinlerde ve bunun için beklendi.

Hüseyin Kıran’ın
Resul romanı, 12 Eylül’den çıkmış en önemli romanlardandır. Bizde alışılmamış bir biçimde yazıldığını da söyleyebiliriz
Resul’un. Tam anlamıyla bir 12 Eylül romanı
Resul ama politik bir roman değil. Öte yandan öylesine karanlık bir mağaraya sokup orada bırakıyor ki okuru,
Resul’un etkisinden kurtulmak zor. Sanırım roman bu, en azından benim aradığım. Bizim edebiyatımızda bir benzeri olmayan, grotesk bir kişilik
Resul, onun yitik bilinci aslında hepimizin bilinci ve
Resul-adam olmaktan kurtulduğumuz ölçüde, yaşadıklarımızın hayatımızda bıraktığı izler üstüne nitelikli metinler yazacağız.

Elbette çok sayıda roman yazılıyor. Onları izlemenin, okumanın olanaksızlığı bir yana, bir okur olarak kendimize yakın bulduğumuz yazarları alıp bir kozanın içine de yerleştiriyoruz. Ayhan Geçgin de o kozanın içinde.
Kenarda,
Gençlik Düşü,
Son Adım politik roman bağlamında okunabilir. Politik romanı, politik bildirisine bakarak okunan bir nesne olarak görmüyorsanız. Belki çoğu kez yanlış anlaşıldı. 12 Eylül cezaevlerinden çıkmış pek çok politik romanın tanıklığın ötesine geçemedikleri için edebiyatın nitelikli parçalarına dönüşemedği de kuşkusuz. Ayhan Geçgin gibi, her yazdığını hemen okuduğum, hemen sonra ne yazacağını merak ettiğim yazarların sayısı çok değil.

Ayşegül Devecioğlu’nun romanları da benim için aynı kozanın içinde.
Kuş Diline Öykünen, kadın kahramanının yaşadığı hayatın parçası olmuş kişilerle ve romanın 12 Eylül’ün öncesine uzanan öyküsüyle, son zamanların en politik romanlarından biri olarak okundu. 12 Eylül’ü doğrudan içselleştiren ve onun bıraktığı izleri, insanların hayatına yaptığı sarsıcı etkileri anlatan en etkileyici romanlardan biriydi
Kuş Diline Öykünen.
Ara Tonlar da öyle. 12 Eylül’ün politik kişiliklerinin yaşadıkları hayatı sıkıca kavrayıp o hayatın çok çeşitli ayrıntılarını bir arada soyutlamaya çalışan Ayşegül Devecioğlu, örnek bir yazarlık tutumu da sergiliyor.

Burhan Sönmez’in
İstanbul İstanbul romanı, politik bir sarsıntıyı alışılmamış bir kurgunun içinde, ulaştığı yetkin dille anlattığı için önemli.
İstanbul İstanbul’un kalıcı olacağını ve uzun bir gelecek boyunca okunacağını düşünüyorum.
Politik romanı nitelikli edebiyatın bir parçası, bütün biçim öğeleriyle tastamam, yalnızca hayatın politik kimlik kazanmış dünyası içinden çıkan roman olarak alırsak, onu ayırt etmeye de gerek kalmaz aslında.