Kitaplar yani romanlar değişir: Yani okuduğun bir metni bir başka zaman okuduğunda ilk okuduğun metinle onun arasında mutlaka fark olur ve asla aynı metni iki kez okuyamazsın.
Okumak için doğru bir romanı seçmekle, beraber yaşlanmak için evlenmek ya da küs kalamayacağın kadar seveceğin dost seçmek arasında bir fark yok: Neticede hem roman denilen edebi metin, hem de insan adlı varlık hiçbir zaman gördüğü gibi değiller: Bu seçimi yapacaksan, bilirsin ki ikisinin de içinden mutlaka bambaşka şeyler çıkacak. Ve öyle ama böyle yanılacak, sonra da pişman olacaksın. Çünkü roman da insan da duygular, kaygılar ve arzular üzerine inşa edilmiş. Biri kâğıt ve mürekkepten, öteki de et ve kemikten yapılma. Ama bu hammadde farklılığı roman ile insan arasında kesin bir ayrım yapmayı zorunlu kalmıyor. Aksine ikisinin de her an sürprize açık yapısı, karşındakini şaşırtmaya, yarı yolda bırakmaya ve sinirden deli etmeye yeter de artar. İyi de bir romanı seçmenin bir insanı seçmek kadar zor olması nereden kaynaklanıyor? Enikonu sıkılan okuryazarları biraz eğlendirmek ve karşılığında parasını almak, üstüne bir de şöhreti tatmak gibi cabası olan bir eylemin karşılığı, neden bir dağ dizisini çıplak halde, bir kar fırtınasının tam ortasında aşmakla eş değer zorlukta olsun?
Umberto Eco’ya Gülün Adı isimli romanının gösterdiği başarı üzerine yapılan röportajda, roman nedir sorusunun yanıtı daha gazeteci sormadan geliveriyor: “Eğer nehirde balık tutan bir adamın önündeki sudan bir ceset geçerse; bu bir olaydır. Ama balık tutan adam eski bir katilse; işte roman burada başlar.”
Roman sanatı üzerine bu denli zarif, basit ve etkili bir anlatım, romanın var olduğu 400 yıldan beri pek yapılagelmiş değil. Yazarlar, uğraşlarının daha çok değer kazanması için olsa gerek, yazarlığın içinden çıkılmaz, herkesin harcı olmayan ve kimsenin de kolay anlayamayacağı bir iş olduğu konusunda ısrarcı olmuşlar. Tüm yorumlarını da bunun üzerine yapmışlar. Gerçi bu hal, ne şiir, ne de tiyatronun adına edebiyat denilen türün dalları olduğu vakitler anlattığım üzere şaşalı yaşanmamış. Ne Homeros kendine verilmemiş Nobel Edebiyat Ödülü’nü hak etmiş sözde sahibi gibi bir kibir takınmış, ne de Mevlana metinlerarasılık konusunda döneminin en iyisi olduğuna ilişkin bir büyüklük göstermiş. Platon, Sokrates’i kurguyla yaratırken ya da hakikaten var olan bu hocasının savunmasını yazarken, gelecek kuşakları etkilediği sanısıyla böbürlenmiş ne de Shakespeare oyunları İngiltere’de kapı baca kırarken geriye kimsenin kendi yazıkalitesine erişemeyeceğini anlatan metinler bırakmış. Sadece yazmaya ilişkin ilk düşünen ve metin üreten Shakespeare’in çağdaşı Montaigne olmuş. Ki onun metinleri de ‘Ben sadece kendimi bilirim ve kendimi anlamaya çalışıyorum’ çabasının dışında bir eylemden başkası değil.
Bir Kitap Satın Almak
İş gelip, 19’uncu yüz yılın kemik kıran, kanlı, salyalı roman savaşlarına varınca başta Rusya’nın prens ve prenseslerinin evlerinde verilen edebi davetlerde, ardından Fransız saraylarında, İngiliz şatolarında, İtalyan kalelerinde edebiyat erişilmez, üzerine toz kondurulmaz ve herkesin ulaşamayacağı anlaşılmaz bir kalıba dökülür. Hele ki 20’nci yüz yılın yeni klasiklerinin döneminde romanın biricikliği ve ancak bir grup azınlığın yani edebiyat kanonunun daha açık ifadesiyle edebiyat mafyasının tekeline bırakılması ile sonuçlanan kıdem verme dönemi yaşanır. Artık edebiyat anlattığı halkın, yoksulluğun, çaresizliğin, yalnızlığın edebiyatı değildir. O bir sanat, onu yapan sanatçı, anlayan da deha olur. Okurlar sadece okurdur, hatta 20’ci yüz yılın ikinci yarısıyla kitle iletişim araçlarının ürettiği reklam/müşteri ilişkisi içinde bir alıcıdan fazlası değildir okur. İşte o günlerde, satılması yani okunması gereken metinler, varlığını borçlu olduğu reklam sektöründen gelen talepler üzerine basında yer alır: Okur da zamanla okunması gereken kitaplar üzerine bir genel kanıya sahip olarak, buna göre konumlanır; yani kitap satın almaya başlar.
Aynı Nehirde Yıkanmak
Gördünüz. Ben müdahil olmadım; sadece tarihi anlattım fakat işler dönüp dolaşıp, hangi romanın seçileceğine vardı. Demek ki meselinin özü hangi romanın satın alınacağı ya da uygun değimle hangi romanın okunacağıyla ilgili.
“Kitapların sabit metinler değil, değişken nesneler olduğunu kabul etmek gerçekten de denge bozucu bir durumdur, çünkü bu durum bizi onların aynasından kendi güvensizliğimizle yani kendi deliliğimizle yüzleştiriyor… Aslında, hem metnin değişkenliğini, hem kendi değişkenliğimizi kabul etmek, eserler hakkındaki görüşlerimizi başkalarına kabul ettirmemiz için bize geniş bir özgürlük tanıyan en büyük kozdur.”
Pierre Bayard
Fransız filozof ve edebiyat düşünürü Pierre Bayard, Okumadığımız Kitaplar Hakkında Nasıl Konuşuruz adlı metninde böyle söylüyor. Kitaplar yani romanlar değişir: Yani okuduğun bir metni bir başka zaman okuduğunda ilk okuduğun metinle onun arasında mutlaka fark olur ve asla aynı metni iki kez okuyamazsın. Aynı ırmakta iki kez yıkanılamayacağına ilişkin fikrin Heraklitos tarafından dile getirilişin üzerinden iki buçuk milenyum geçtikten sonra Bayard tarafından aynı sözlerin daha ‘edebi’ yumurtlanması gerçeği değiştirmiyor: Bir romanın nasıl seçileceği sorusunun yanıtı, o an ihtiyaç duyulan metni ki bu ister edebi hazzı doyurmak için olsun, ister bir ödev ve araştırma gereği, isterse de karşınıza çıkan tek metnin o oluşu, hiç fark etmez, bir romanın nasıl seçileceği sorusu ‘o an’a ait bir seçimden ibarettir sadece. Bayard, bir metnin ilerleyen zamanlarda mutlaka insan algısı ile değiştiğini söylüyor: Bu haklı ifadenin bir metni ilk kez seçme ile ilgisi olduğunu düşünenler, Aristo mantığına ilişkin bir yolculuğa çıkabilir. Pekâlâ, Erdinç Akkoyunlu bir romanı ikinci kez seçmenin büyüsü ile işe başlamış olabilir. Gerçekten de ikinci kez bir romanı seçmenin temel sebebi, onun değiştiğini yani kendi edebi algımızın o metni ilk ele alışımızdan itibaren hangi noktaya geldiğini sınamak içindir. Bu da Bayard’ın dediği gibi, kitapların sabit olmadığına ilişkin en değişmez okur algısı olduğunun kanıtı düpedüz. Ama iş bir metni ilk kez seçmeye geldiğinde yani onun üzerimizdeki etkisini daha ilk seferinde anlamaya koyulduğumuzda ne yaparız?
“Eski bir denememde Stendhal’ın Kırmızı ve Siyah’ının kahramanı Julien Sorel’i babamızdan daha iyi tanıdığımızı yazmıştım: Çünkü babamızın anlayamadığımız birçok yönü, dile getiremediği birçok düşüncesini, görünüşte herhangi bir açıklaması olmayan birçok hareketini, söyleyemediği sevgilerini, saklı tuttuğu gizlerini çocukluğunun anılarını ve olaylarını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Oysa bir anlatı kişisi hakkında bilmemiz gereken her şeyi biliriz.”
Umberto Eco
Babamızdan İyi Biliriz
Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti adlı kitabında ne demek istiyor acaba ve bunların bir romanı seçmemizle ne ilgisi var? Gerçekten de bir romanı seçmenin ilk sebebi, bir kurgu kişisi ile tanışmak ve yazarın bize, kağıt üzerindeki insanı hilesiz, hurdasız tam bir açıklıkla anlatmasına duyduğumuz özlem ve ihtiyaçtır. Burada Eco’nun da dediği gibi insan kendi babasını tanıyamayabilir ki çoğu zaman tanıyamaz zaten, ama bir kurgu kişisini Julien Sorel’i ki onu Stendhal anlatmışsa pekala irdeler, çözümler ve anlar. Demek ki bir roman seçerken ilk yaptığımız bir roman kişisini anlayabilme arzumuzu tatmin etmekten geçiyor ki, bunun üreme arzusu kadar şiddetli bir eylem olmadığına kim itiraz edebilir ki?
“Erkekler pek göz atmazlar
Gözlük takan kızlara…
Marilyn Monroe koca bulmak için gözlük takmayı reddeden bir karakteri canlandırdığı, Milyoner Avcısı filminde bunu yansıtır. Erkekler açısından da Bazıları Sıcak Sever filminde Tony Curtis, cinsel dürtüleri olmadığını, daha doğrusu kitap delisi olduğuna Marilyn’i inandırmak için gözlük takar.”

Alberto Manguel’in Gezgin, Kule ve Kitap Kurdu Metafor Olarak Okur adlı kitabındaki Kitap Delisi bölümü, Hollywood ikonlarına bu göndermelerle ilerliyor. İyi de günümüzün en popüler edebiyat eleştirmenlerinden Manguel’e ne oldu ki yönünü sinemaya çevirdi ve bir gözlük çerçevesinin ardından edebiyatı anlatıyor? Bir okur, bir roman seçerken ikinci zaman zaman da ilk sıraya kendisinin okur olduğu fikrini koyar. Yani bir kitaba eli uzanırken, onu alma ve okuma fikrini geriye atıp, bir okur olmanın verdiği hazzı tatmak ve bir okur olarak anılmak için çaba harcar. Ki bunda bir yanlış yok. Biz bu dünyaya, yaptığımız eylemlerden zevk almak için gönderildik. Okur olmanın hazzını duymayı engelleyen bir günah da bugüne kadar yürürlüğe sokulmadığına göre, bu metni okuyan has okurların ‘Ama ben öyle yapmıyorum’ diyerek kendilerini aşağılanmış hissetmelerine gerek yok. Biz bir romanı okumaya karar verirken, aslında okur kimliğimizi ve egomuzu okşar ve başkalarının da bunu taktir etmesini bekleriz. O nedenle çoğu kez ve sektirmeden, popülerleşen metinler çok okunanlar arasına girer beğeni alması garanti bir okuma eylemini gerçekleştirmek için…
“Bir örnek Henry James’dan vereyim. Altın Kâse adlı romanında yazdığı önsözde James, romanının kimin gözünden, hangi önemsiz kahramanın bakış açısından hikâye etmesi gerektiğine nasıl karar verdiğini anlatırken, bu James için her zaman en önemli teknik sorundur, hikâyemi görmek ifadesini kullanır ve sonra bu anlatıcıyı, olaylara çok karışmayan, ahlaki dertlere gömülmeyen, mesafeli duruşu yüzünden bir ressam olarak adlandırır. James, romancılığın kelimelerle resim yapmak olarak olduğunu hep hisseden, önsözlerinde ve eleştiri yazılarında, panoramana, resim, ressam gibi ifadeleri gerçek ya da mecazi olarak kullanan bir yazardır.”

Pamuk Gibi Olun
Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı'da, Amerikan edebiyatının babalarından James’i bu sözlerle anıyor. Kendi de ressam olmak isteyen ve hala resim de yapan Pamuk, James’in ressam olmaya yönelik ifadelerini yakalamış ve metnine aktarmış. Çünkü Pamuk, resim seviyor. James de resim seviyor. Pamuk roman yazıyor. James de roman yazıyor. Pamuk, James’in kelimelerle resim yapmasını beğeniyor. James de bunu söylüyor. Görüldüğü gibi bir okur, ki Pamuk bir okurdur, bir yazarın kendisine yakın imgelemini hemen satın alır. Onu beğenir, onu düşünür, büyütür ve yazarın da yazarken aklına gelmeyen bir anlamını bulup ortaya çıkarıverir. Biz bir romanı satın alırken, Pamuk gibi düşünür ve bir romancının ortaya koyduğu ya da gizlediği sırlarını, düşüncelerini daha çok da bize yakın olan yanlarını bulup ortaya çıkartmak isteriz. O nedenle de okumak için bir roman seçerken, bize yakın, bizi anlatan, kendimizi bir gizemin ve bunu çözmeye imkan tanınan bir sistemin içinde bulmak isteriz. O nedenle bazı yazarların yoğurt yiyişi bize uymadığından onunla bağımızı koparır ve büyük yazar dahi olsalar, benim Balzac ile olduğu gibi, onun metinlerini okumaktan vazgeçeriz. Ama başka yazarları da bize yakın imgeler sunduğu için severiz ve roman seçerken buna dikkat ederiz.
Özgünlüğü Kazanmak
Dikkatli okurun göreceği gibi bugün de size bir romanı seçerken üzerinde durmanız gereken püf noktalarını vermedim. Çünkü böyle bir sihirli formülü dayatmak, tek tip roman anlayışını okura aktarmak olur ki, bu yapmanın doğan tüm çocukları katletmekten aşağı kalır yanı yok. Romanı seçerken mutlaka kendi incelmiş edebi zevkimizi geliştirecek bir haz makinesine dönüşmenin yanında, eksik, olgunlaşmamışı ve hatalı metinleri algılayan, bunlardaki çarpıklıkları yeni metinler oluşturmak yada metinden çeşitli öğrenimleri sağlamak için okuma yapmanın da önemi büyük. Hatta metinden zevk alarak okumaya dönük bir okur kimliği oluşturmaktan daha büyük. Her okur kendi okuma dengesini, tadını ve dokusunu bulur. Yeter ki sormaktan bıkmasın: Daha başka ne yapabilirim? Size dayatılan listelere karşı çıkın ama listelere karşı çıkacak bir olgunluğa erişmeyi de yadsımadan. Okumaktan zevk alın ama zevk alınmayan metinleri okuyabilme becerisini de elden bırakmadan. Okurluğun hamalı olmayın ama popüler metinleri de başınızın üzerinde taşımayın. Hayatınızı yaşarken birilerinin size nasıl yaşamanız gerektiği fikrini dayatmasına karşı çıktığınız gibi, okumanın da bir hayat olduğunu unutmadan kimsenin bunu tatlı dil ile ama kendi dilediğince şekillendirmesine izin vermeyin. Vermeyin ki özgür, yeni ve nitelikli metinleri talep edebilesiniz. Ancak bir metni okuyarak ve anlayarak gelişebilen zihnin en gizemli bölümlerini emrinize amade kılabilesiniz. İşte o zaman benliğinizin kıyısına varacak ve gidecek daha çok yol olduğunu göreceksiniz.






