Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

19 Eylül 2024

Edebiyat

Egosuz Editörlük

Amy Reading

Paylaş

1

0


Editör, birbirinden olabildiğince farklı görünen bu iki alem arasında nöbet tutan bir muhafıza benzer.

The New Yorker’ın efsanevi editörü Katharine S. White görünür olmaktan her zaman kaçındı. Egosantrik ya da kendi reklamını yapan biri gibi görünmekten korkması bir yana,  ortaya koyduğu çalışmanın arka planda kalması gerektiğine inanıyordu. Kocası E.B. White öylesine sevilen bir yazardı ki, kitaplarıyla okurların Maine’deki çiftlik evini mektup yağmuruna tutmasına sebep oluyordu. Katharine, bir editör olarak yaptığı işin fark edilmez olması gerektiğini düşündüğünden yaptığı işe hiçbir zaman sanatsal, yaratıcı ya da incelemeye değer bir gözle bakmadı.

Mükemmel bir editör olmasının sebeplerinden biri, muhtemelen editörlüğün sahne arkasına özgü bir iş olduğuna inanan daha kapsamlı bir kültürel anlayıştan gelmesiydi. Ne var ki, bu görüşün bütünüyle doğru olduğunu söylemek biraz güç.

The New Yorker, Harold Ross tarafından 1925 yılında kuruldu. White ise dergi kadrosuna, kuruluşundan birkaç ay sonra katıldı. O zamanlar editörlük diye bir iş bilinmiyordu ve White, kendi işini kendi kendine icat etti. Nitekim derginin bu denli başarılı olmasının asıl sebebi de White’ın 1961 yılındaki emekliliğine kadar sürdürdüğü editörlük işi ve her şeyden önemlisi editörlüğü tanımlama biçimiydi. 1920’li yıllarda Ernest Hemingway, William Faulkner ve Edna St. Vincent Millay gibi ünlü yazarların eserlerini yayımlayabilmek için önemli miktarlarda ödeme yapmak gerekiyordu ve The New Yorker da bu bütçeye sahip değildi. Dolayısıyla White, dergiye gönderilen mektup, dosya ve tasarı yığınları içindeki bütün şiir ve öyküleri bizzat okumaya, fazlalıkları elemeye ve gelecek vaat edenleri seçip yeni yazarlar yetiştirmeye başladı.

1930’lu yıllara gelindiğinde aynı alandaki birçok dergi iflas etmiş ama The New Yorker kayda değer bir biçimde kâr etmeye başlamıştı. Hatta mesele öyle bir hal aldı ki, kendi yazar kadrolarının rekabet adı altında başka yayınlarca ele geçirilmesini engellemenin yollarını bulmak zorunda kaldı. Fakat bu başarı öyküsündeki anahtar kelimelere dikkat edin: para, kâr, rekabet. Editörü görmezden gelme hevesimiz, edebiyatın kapitalist toplum yapısındaki konumunun bizde yarattığı rahatsızlıktan kaynaklanıyor. Lewis Hyde’ın da belirttiği gibi, “sanat eserleri eş zamanlı olarak iki ekonomide birden var olur: piyasa ekonomisi ve yetenek ekonomisi.” Yeteneğin değeri vardır, metanınsa fiyatı.

katharina s. white

Editör, birbirinden olabildiğince farklı görünen bu iki alem arasında nöbet tutan bir muhafıza benzer. Yazar tek başına romantik sanat anlayışının bir temsiliyse editör de ancak bir uzlaştırma ve değersizleştirme figürü olabilir: sanatın reklamlarla desteklendiği, kitlelerce tüketildiği, şirketlere kâr getirdiği ticari alana sığsın diye sanatçıyı küçülten kişi.

Böylesi ticari bir bakış açısını benimsemek yerine bütün sanat dallarının işbirliğine dayalı bir yaratma eylemi olduğu önermesinden yola çıkabilir ve editörü de bir sanatçı olarak görüp ortaya koyduğu işin metodolojisinin farkına varmaya başlayabiliriz.

Şair, romancı ve anı yazarı May Sarton, 1960 yılında White’a şöyle yazdı:

“Sevgili Katharine, uyandığım bu berrak sonbahar sabahında anımsadıklarım henüz kaybolmamışken sana gördüğüm rüyayı anlatmalıyım. Rüyamda bana, nedendir bilinmez, bütün cepleri şekerlemelerle dolu sihirli bir çanta veriyordun. Keşke çantadan çıkan her şeyi anımsayabilseydim. Tek hatırladığım, bozuk para çantasına para değil de, harika bir şey koyduğun ve senin ne kadar da dahi bir kadın olduğunu düşündüğüm.”

Editörler de tıpkı yazarlar gibi dahi olabilir. Bu kısa paragraf, White’ın editörlüğünü üstlendiği yazarlarla ilişkisini gayet net bir biçimde özetliyor. White, her şeyden önce kendi yazarlarının samimi birer arkadaşıydı ve onlarla sadece kendi ofisinde değil, dışarıda da görüşür, görüşemedikleriyle de sık sık mektuplaşırdı. Fakat yirminci yüzyılın etkili isimlerinden biri olan White’ın, menfaat peşinde koşan bir kapitalizm ejderhası olmadığına dikkat edin. Öyle ki Katharine, Sarton’un bilinçaltına yazarın kabiliyetinden bir şeyler koparmaya çalışan bir düşman olarak değil, tam aksine ona armağanlar veren sihirli bir kişilik, kapitalist pazarın albenisine kapılmayan cömert bir dost olarak yansımıştı.

White, hiçbir zaman yazılı hale getirmediği ancak hem kendi kariyerini hem de editörlük yaptığı yazarların kariyerlerini şekillendiren bir dizi ilkeye göre çalıştı. Reddetmekten çekinmez ama reddettiği zaman da ret sebeplerini detaylı bir biçimde izah eder ve reddedilenin yazarın kendisi değil, eseri olduğunu illa ki ayrıca belirtirdi. Ofisinin her tarafı el yazmalarıyla, dosyalarla doluydu. Buna rağmen kendi yazarlarını titizlikle takip eder, bir süre haber alamazsa onlarla mektuplaşır, onları yazmaya teşvik eder hatta kimi zaman öykü fikirleri verirdi. Fakat hiçbir zaman onlardan başka yazarlara öykünmelerini istemedi ya da bir yazarı başka bir yazara benzetmeye çalışmadı.

Katharine ihtiyaç duyduklarında yazarlarına para yardımında bulundu, onlara kitaplar gönderdi, onları birbirleriyle ve hatta müstakbel eşleriyle tanıştırdı, yazamadıkları dönemleri kurak zamanlar olmaktan çıkarıp coşkun nehirlere dönüştürdü – çoğunlukla onların yalnızca editörü değil, aynı zamanda dostu ve danışmanıydı.

Katharine S. White’ı dahi editörler kulübüne yükseltmekse bu terimin anlamını hani neredeyse içinden çıkılmaz hale getiriyor. Zira T.S. Eliot’ın Çorak Ülke’sini ikiye bölen, bir başka dahi editör Ezra Pound’dan başkası değildi. Maxwell Perkins, A. Scott Berg’in biyografisiyle onun peşi sıra gelen film uyarlamasının ve Thomas Wolfe’un Look Homeward, Angel’ının arkasındaki beyin olarak tanındı. Raymond Carver’ın öykülerini yüzde yetmiş oranında kısaltıp sadeleştiren Gordon Lish ise kendi minimalist öykü anlayışını Carver’a dayatmasıyla ün kazandı. 

White’ın ismini bu dahi editörler listesine eklemek aslında buradaki editoryal eylemi tanımlamak anlamına geliyor: kahramanca ve kimi zaman da melodramatik birlikte yaratma eylemleri. Etik ve rıza gibi içinden çıkılması güç soruları bir kenara bırakırsak böylesi bir müdahale editörlük eylemini aşıp keskin izler bırakan, gözle görülür bir aşırı kurgu halini alıyor.

Fakat bu örnekler mevcut normların özeti değil, istisnası. O yüzden diyebiliriz ki, White’ın otuz küsür yıllık mirası ilk bakışta asla dikkat çekmeyen, kendini ön plana çıkarmaya çalışmayan, istikrarlı bir anlayış ve karşılılık bütünüdür. 

Mary McCarthy, White ile yaptıkları çalışmayı şöyle hatırlıyor:

“Hani neredeyse asla değişmeyen bir ritüelimizdi. Öğle yemeği için Algonquin’de buluşur, yemeğin ardından birer martini içer ve onun ofisine geçerdik. Çalışmalarımız tek oturuşta biterdi ama bütün o süre boyunca Katharine sık sık ayağa kalkar, ofisindeki yüksek raflardan birinde duran Webster’a bakardı.”

katharina s. whiteMcCarthy, White ile birlikte çalışırken düzyazının derinine inmeyi seviyor ve bunu detaylar üzerinde dolanmak olarak adlandırıyordu:

“Katharine de tıpkı benim gibi gri (gray/grey) kelimesinin işaret ettiği tonlamaya göre ‘a’ ya da ‘e’ harfiyle yazılması gerektiğini düşünüyordu. İkimiz de ‘e’ harfiyle yazılan grinin (grey) daha açık bir tonu belirttiğine inanıyorduk. The New Yorker ise ‘a’ harfiyle yazılan versiyonu (gray) tercih ediyordu. Bu tip meseleler üzerinde kafa yorar, epey eğlenirdik. Pek çok konuda hemfikir olduğumuzdan benim için ideal editördü.”

Öte yandan White’ı dahi editörler listesine eklediğimizde toplumsal cinsiyet meselesi de gündeme gelmiş oluyor. Katharine, yazarlarla kurduğu kendine özgü ilişkilerin usulüne “kişisel editörlük mektupları,” adını verir ve yazarlara gönderdiği mektuplarda o anki yaşamından kesitler paylaşır, kimi zaman da değerlendirilmekte olan eserle bağlantılı geçmiş anılarından bahsederdi. Bu, rastgele oluşan bir yakınlık değildi. Aksine, Katharine’in bizatihi tercih ettiği bir yöntemdi ve asıl amaç editörle yazar arasındaki ilişkiyi karşılıklı bir yakınlığa dönüştürmek, yazara sadece yazdıklarıyla değil, geçmişiyle ve alışkanlıklarıyla tanıyan birinin onu desteklediğini hissettirmekti. O zamanlar Katharine’in kendisi de dahil olmak üzere pek çok kişi böylesi bir editör-yazar ilişkisini kadınsı olarak nitelemiş ve bu niteleme edebiyat çevrelerinde de kabul görmüştü.

Katharine hayatının sonlarına doğru anılarını William Maxwell ile paylaştı: “İcat ettiğim bu şahsi-editoryal mektup usulü, dergideki kurmaca bölümünün editörü olarak herkese aşılamaya çalıştığım bir yöntemdi. Bu her zaman gururla hatırlayacağım bir New Yorker geleneğidir ve bu tarz dergilerde nadiren bir benzeri bulunur.”

Katharine White’ın mirasını yeniden canlandırmak nispeten kolay olsa da, asıl önemli olan tıpkı White gibi çalışmaları bu denli uzun bir süredir göz ardı edilen başka kadınları da hatırlamak. Mesela onlardan biri de yıllar yılı kocası Alfred A. Knopf’un gölgesinde kaldıktan sonra bir anda kendi biyografisiyle ön plana çıkan Blanche Knopf ve yıllarca onun asistanlığını yürütmenin yanında Julia Child, John Updike, Anne Tyler ve Langston Hughes gibi yazarların editörlüğünü de üstlenen Judith Jones. Harper Lee’nin editörlüğünü yapan Tay Hohoff, Best American Short Stories’i devralan Martha Foley, Kate Millett’ten Judith Krantz’a kadar feminist yazarların editörlüğünü üstlenen Betty Prashker…

Esquire ve GQ gibi dergiler ortaya çıkmadan yıllar önce ciddi satış rakamlarına ulaşan ve çoğu kadın yazarın tanınmasını sağlayan kadın dergilerinin editörlerini de unutmamalıyız. Yazarlar konusunda White ile sürekli rekabet halinde olan isimlerden biri Harper’s Bazaar’ın editörü Carmel Snow ile Mademoiselle’in editörü Betsy Talbot Blackwell’di.

Truman Capote, Flannery O’Connor, Sylvia Plath, Joyce Carol Oates gibi pek çok yazar ilk çıkışını Mademoiselle ile yaparken Blackwell aynı zamanda William Faulkner, Dylan Thomas ve Robert Penn Warren’ın da editörüydü. Ayrıca o zamanlar bir hayli ilgi çeken “konuk editör/sayı editörü” anlayışını başlattı ve bu sayede Sylvia Plath’in yanı sıra Joan Didion, Ann Beattie gibi çok sayıda yazarla birlikte çalıştı. Ve elbette 1967’den 1983 yılına kadar Random House’da kurgu yayınlar editörü olarak çalışan Toni Morrison’ın muazzam kültürel katkılarını da unutmamalıyız.

Katharine White’ın editoryal notlarını, tıpkı May Sarton gibi bizler de yazarlara dağıtılan armağanlar olarak düşünürsek belki de bu alış verişin bize dikkatimizi nereye odaklamamız gerektiğini gösterebilir. Lewis Hyde, elden ele dolaşan bir armağanın “iradeler arası bir bağlantı” niteliği taşıdığını ve nihayetinde “sosyal uyumun aracı” haline geldiğini yazar. White’ın mektupları da aynı şekilde yazarlardan oluşan bir topluluğu yarattı ve oradaki her bir figürü birbirine bağladı.

Çeviren: Fulya Kılınçarslan

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Masalları Yeniden Düşünmek: Savunmasız..D. G. İbrişim
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Ş. M. Uğurlu

12 Haziran 2025

Yeni Rota: Geçmiş Uzak Bir Ülke

Şiirlerin yer küredeki kaosa zıt şekilde bir dinginlik ve kusursuz dünya tasavvurunu çağırması olasıdır.… git gidebilirsen, nereye?büyük hapishanesi aşkımın                                                                                                   sevdiğim ülke,..

Devamı..

“Zamanı Geriye Doğru Akıtmak”

İbrahim Sarıkaya

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024