Joyce Carol Oates
Ama yine de tek heyecan veren hayat hayali olandır.
Virginia Woolf, Bir Yazarın Güncesi, 21 Nisan 1928
Elbette, yazmak bir sanattır. Sanat da insanın hayal gücünün derinliklerinden gelir ve ilk bakışta olduğu gibi son çözümlemede de özgün, gizemli ve kolay yorumlamanın ötesinde olmalıdır. Yalnızlığın en iyi sanatçısını, Emily Dickinson’ı ilhamın geldiği o aşkınlıkta düşünürüz –“Beyaz ateş ’te hiçbir ruh gördünüz mü?”– ve genç Franz Kafka’nın ilk öyküsü olan “Yargı”yı yazarken çektiği ıstırabı düşünürüz; “kafamdaki muazzam dünyayı”, “baskı beni parçalamadan” diye azaltmayı umut ederek, düzyazıya dönüştürmeye çalıştı gece boyunca. Belki daha az hayranlıkla, biyografi romanlarını tüm aklını vererek yazmayan genç Jack Kerouac’ı düşünürüz; alkolle, Benzedrine’le, ateşlenmiş bir gece boyunca tutkuyla yazdığı ve “anlık düzyazı” olarak adlandırdığı şeyi yaratma çılgınlığı yaşadığı Yolda , onu bir gecede meşhur etmiş ve dile düşürmüştür; bir araya tutturulmuş tek bir yaprak Çin kâğıdına yazılmış ve Kerouac’ın daktilosunda 4,5 metrelik dev bir rulo oluşturmuştur. Herman Melville’yi başyapıtı Moby Dick’i yazarken ilhamın geldiği benzer aşkınlık nöbetlerinde düşünürüz. D.H. Lawrence’ın “At Satıcısının Kızı”, “Sallanan At Birincisi” ve “Kaçak Horoz” gibi klasiklerindeki akıcı ve sanattan yoksun görünen öykü anlatıcılığını düşünürüz. Böyle bir duygu seli, mahremiyet ve serbestlik olmadan yaratıcılık olamaz. Ne ki ilham, enerji ve deha bile sanat ortaya koymak için nadiren yeterli olmuştur: Düzyazı kurgusu da bir zanaattır ve zanaat rastlantısal ya da bilinçli olarak öğrenilmelidir. [caption id="attachment_30871" align="aligncenter" width="800"]
D.H. Lawrence’ın “At Satıcısının Kızı”, “Sallanan At Birincisi” ve “Kaçak Horoz” gibi klasiklerindeki akıcı ve sanattan yoksun görünen öykü anlatıcılığını düşünürüz.[/caption]
Burada çok farklı bir gerçeğe varırız: Okuyuculara ve eleştirmenlere fazlasıyla özgün gelen yazarlar bile düzyazı üsluplarını ve görüşlerini kendilerinden önce gelen önemli örneklere dayandırmıştır. Artık genç diyemeyeceğimiz, şiirleri yayımlanmamış şair Robert Frost’u ele alalım: Thomas Hardy’nin şiirlerini özenle incelemiş ve Hardy’nin üslubundaki ahengi ve görüşündeki soylu umutsuzluğu ayırt edilemeyecek kadar Frost’un ruhuna işlemiştir. Bu durum, kendisi dahil, kimsenin öngöremediği bir sonuç yaratmıştır: Frost, öncüsü kadar büyük ve Birleşik Amerika’da ondan çok daha fazla okunan bir şair haline gelmiştir. Genç Flannery O’Connor’u, Bilge Kan adlı ilk kısa romanının taslağını yazarken üstünde derin ve uzun süreli bir etki bırakacak Sofokles’in Kral Oidipus ve Nathanael West’in Miss Lonelyhearts’ını keşfederken düşünün: Oidipus’un kendini kör eden onurunu O’Connor Bilge Kan’da yinelemiştir; West’in sert üslubunu, karikatürdeki ince zekâsını ve Miss Lonelyhearts’taki kendini İsa’ya adamış delikanlının inancını inkâr etmesini, O’Connor, kendini İsa’ya adamış genç Hazel Motes karakteriyle yinelemiştir. O’Connor’un West’e olan şükran borcu, kurmacasının her yerinde hissedilir ve “Everything That Rises Must Converge” gibi olgun bir eserde bile West’in esprili ve gülünç anlatımının keskin bir üslup değişimiyle birdenbire öykünün sonuç paragrafında vahşete dönüşmesi gibi özelliklerini sürdürmüştür. Genç ve neşeli bir Herman Melville düşünün; çağdaşı Nathaniel Hawthorne’nın, Mosses from an Old Manse adlı alegorik masallar derlemesinden o kadar çok etkilenmiştir ki, Moby Dick için taslaklarını gözden geçirip kitabın komik pikaresk tonunu çok daha ciddi, yüceltilmiş ve trajik bir ton ile değiştirip yirminci yüzyılın demesek bile, on dokuzuncu yüzyılın en güçlü romanlarından birini yaratmıştır. Yirmili yaşlarının ortasında bir ses, bir bakış açısı, bir görüş için dönüp dolaşan genç yazar William Faulkner’ı düşünelim: Algernon Swinburne, Aldous Huxley ve çağdaşı Ernest Hemingway de dahil, birbirinden farklı örnekleri benimseyip sonra da bırakmıştır; denk ve değişen mizaçlı James Joyce’un ve bunun yanı sıra Gustave Flaubert’in Madam Bovary’si ve Joseph Conrad’ın Ölüm Seferi gibi bilinçli işlenmiş eserlerin Faulkner üstünde ölçülemez bir etkisi vardır. Tersi de söz konusu: Faulkner’ın kendine özgü şiirsel üslubu Gabriel García Márquez’den tutun da Cormac McCarthy’e kadar farklı yazarları oldukça etkilemiştir. Amerikan edebiyatını minimalist, duygudan yoksun üslubuyla etkileyen ve böylece çoğunluğun saygısını kazanan Hemingway ise, Mark Twain ve Sherwood Anderson gibi önemli öncülerinden büyük ölçüde etkilenmiştir. Onların Amerikan konuşma dilinde yazılmış Huckleberry Finn’in Serüvenleri ve Winesburg, Ohio gibi başyapıtları olmasa, Hemingway üslubu gelişmemiş olabilirdi.
"Ulysses’i okuyup lehte ve aleyhte görüşler üretmeliyim. Şimdiye kadar iki yüz sayfa okudum, üçte biri bile değil ve ilk iki ve üç bölümde eğlendim, canlandım, büyülendim ve meraklandım, ama sonra aklım karıştı, sıkıldım, rahatsız oldum ve hayal kırıklığına uğradım..."Bazen parlak bir üslubu olan yazar öbür yazarlardan etkilendiğini inkâr eder ya da bu etkinin bilincinde değildir; 20 Nisan 1935’te Woolf’un da günlüğünde not düştüğü gibi: "Aklımı, yaratıcılığını bozacak çözümlemeden içgüdüsel olarak mı uzak tutuyorum? Bence bunun payı var. Eğer siz de aynı şeyi yapıyorsanız, yaşayan eserin algılanması tuhaf ve kısmidir." Burada Virginia Woolf, yalnızca hayranlık uyandıran bir zekânın ürünü olarak değil, aynı zamanda yazınsal kurgu kavramının kökten değiştirecek olan James Joyce’un Ulysses’i üstüne de düşünüyor: "Ulysses’i okuyup lehte ve aleyhte görüşler üretmeliyim. Şimdiye kadar iki yüz sayfa okudum, üçte biri bile değil ve ilk iki ve üç bölümde eğlendim, canlandım, büyülendim ve meraklandım, ama sonra aklım karıştı, sıkıldım, rahatsız oldum ve hayal kırıklığına uğradım, tıpkı sivilcelerini kaşıyan midesi bulanmış bir üniversite öğrencisi gibi. Tom (T.S. Eliot) bunun Savaş ve Barış’la eşdeğer olduğunu düşünüyor. Yanlışlarla dolu, düzgün yazılmamış bir kitap gibi göründü bana; kendi kendini eğitmiş, çalışan bir adamın kitabı, hepimiz ne kadar bunaltıcı olduklarını biliriz, ne kadar bencil, ısrarcı, olgunlaşmamış, çarpıcı ve nihayetinde mide bulandırıcı." (Bir Yazarın Güncesi, 16 Ağustos 1922) [caption id="attachment_30872" align="aligncenter" width="800"]
Woolf’un züppeliğe kadar dayandırdığı itirazı, Ulysses’in enerjisi ve yaratıcılığına imrenmiyorsa, basit bir kıskançlıktan doğmaktadır.[/caption]
Woolf’un züppeliğe kadar dayandırdığı itirazı, Ulysses’in enerjisi ve yaratıcılığına imrenmiyorsa, basit bir kıskançlıktan doğmaktadır. Burada Woolf kendininkini aşan bir edebiyat dehasıyla karşılaştığını hisseder. İngiliz kurmacasını dönüştürme isteği ne kadar büyük olursa olsun, kendi üslubunun, Joyce’unkiyle karşılaştırıldığında ne kadar solgun ve izlenimci olduğunu belirtmekten geri kalmamıştır. Ne ki Deniz Feneri, Dalgalar ve en çok Perde Arası’nda da Woolf, Joyce’un kulağa müzik gibi gelen ve on dokuzuncu yüzyılın karakter kavramının tersine, bellekte kısa süre tutulan kopuk bildirişimli devrimci dilinden açıkça etkilenmiştir.
“Etki”, çoğu kez hemen fark edilmeyebilir, ama genç bir yazarın duyarlığını, yazınsal anlamda olmasa da karakter yapısını kaplayabilir. Anton Çehov ve Lev Tolstoy sanatçı ve aydın olarak ancak bu kadar farklı olabilir, ama Çehov, Tolstoy’a hiçbir yazara duymadığı kadar saygı duyar:
"Hastalığı beni korkuttu ve sürekli zihnimi meşgul ediyor. Tolstoy ölecek diye korkuyorum. Eğer ölürse hayatımda büyük bir boşluk oluşacak. Her şeyden önce, hiçbir insanoğlunu onu sevdiğim kadar sevmedim. Ben bir inançsızım ama tüm inançlar arasında onunkini bana en yakın gelen ve bana en uygunu kabul ederim. İkinci olarak, Tolstoy edebiyatın bir parçası olduğunda yazar olmak kolay ve kabul edilebilir; hiçbir şey başaramadığının ve hiçbir şey başaramayacağının bilgisi bile bu kadar korkunç değildir; çünkü Tolstoy hepimiz için bunu telafi eder. Tolstoy’un uğraşı mektuba iliştirilmiş tüm umut ve beklentileri haklı çıkarır." (M. O. Menshikov’a Mektup, 28 Ocak 1990)
[caption id="attachment_30870" align="aligncenter" width="800"]
Çehov, Tolstoy’a hiçbir yazara duymadığı kadar saygı duyar.[/caption]
Yine de Çehov mektubunda, yeni yayımlanan kitabı Diriliş’i fazla teolojik olduğu için, Tolstoy’u keskin bir dille eleştirmeye devam eder.
Her ne kadar James’in hemen göze çarpmayan duyarlığının parıltıları olmasa da, Şannery O’Connor, Henry James’i muazzam bir saygı ve dikkatle okuduğundan söz eder. Ralph Ellison, Ernest Hemingway ve Gertrude Stein’ı çok yakından çalışmıştır ama tümcelerin ustası William Faulkner’dan çok daha fazla şey öğrenmiş gibi görünür. Lirik fabl yazarı Eudora Welty, gerçekçiliğin ustası Anton Çehov’u takdir eder. Doğanın zengin ayrıntılarını yakalayan görsel sanatçının gözüne ve bu bakışı iletecek kusursuz bir yazın üslubuna sahip Henry David Thoreau, mitoloji şairi Homeros’un mitolojik-şiirselliğinden ve Vedaların Upanishadı gibi dini-mistik eserlerden, özgün olmayan, felsefi ve doğal olmayan metinlerden hoşlanır. Richard Wright, Native Son’ı yazarken Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sından etkilendiğini düşünmüş olabilir ama olay örgüsündeki yüzeysel benzerlikler dışında, siyah Amerikan gettolarını ve ırkçılığı konu alan bu şaşırtıcı romanda, derin ve ayrıntılı Rus din bilincine çok az rastlarız. Henry James’in, Balzac’a hayranlığının nedenini bir yere kadar anlayabiliriz; Balzac’ın 19. yüzyıldaki büyük ününün etkisi olmadığı gibi, üslupçu olarak James’in üstünde de hiçbir etkisi yoktur. İnsan ilişkilerinin pamuk ipliğine bağlı olduğu ve yalnızca içsel bir açıklamanın dramı oluşturduğu Balzac’ın karakteristik olay örgüsü James’te bulunmaz: “Ormandaki Canavar” gibi klasik bir James öyküsünde olduğu gibi, öykünün orta yaşlardaki bekâr kahramanı, birçok okurun hemen fark edeceği şeyi öykünün sonunda fark eder: “hayatı boşa geçmiştir.” Ne ki şaşırtıcı olan, Henry James’in, en iyi romanı Tales of New England olan, rüştünü kanıtlamamış çağdaşı Sarah Orne Jewett hakkında not defterine yazdıklarıdır:
"19 Şubat 1899
- Bir saat önce Bayan Jewett’in büyüleyici kitabının dördüncü ya da beşinci satırında filizlenmiş bir tohum gözüme çarptı. Varlığından yeni haberdar olduğu, demode, evde kalmış bir centilmen olan akrabasını ziyarete giden kız, “yaşlı kuzenini kafasında yüceltti. Bundan kuşkum yok; kızın baskılarına karşın nadir onaylama sözcükleri, sizinle en samimi biçimde çene çalan ve ardından sizi çabucak unutuveren insanlara alışık olan kız için çok etkileyiciydi.” Hepsi bu, ama okudukça bu küçük –ufacık– parça beni etkiledi. Böyle bir şeyi görürüm, görmeliyim; yeni bulduğu yaşlı kuzenini görmeye giden genç bir erkek…"
Sylvia Plath, yirmili yaşlarında kabul görecek kısa öyküler yazma konusunda öyle kararlıdır ki, dikkat ve serinkanlılıkla İrlandalı yazar Frank O’Connor’ın öykülerini inceler: “Ondan alabileceklerimi kullanmaya başladığımı hissedene dek onu taklit edeceğim.”Bir yazarın, önceki yazarlardan aldığı ilham çoğunlukla rastlantısaldır. Yaşamımızın ilham kaynaklarımızı düşünün; kaderlerimizin ayrılmaz birer parçası haline gelen kimi insanlarla ilk karşılaşmamız da böyle rastlantısaldır. Tanışır –âşık olur– dönüşürüz. (Sürekli olmasa bile, hatırlanır biçimde.) Bir yazarın etkilenmeye en yatkın olduğu zaman dilimi şüphesiz gençliğidir. Gençlik üretken ve çalkantılı bir dönemdir; bizden daha deneyimli yazarların yapıtlarını gözümüzde büyüttüğümüz ve bu yapıtların muhtemelen bizim de tutturacağımız yolları gösterdiğini düşündüğümüz ışıltılı hayallerin ve sezgilerin zamanıdır. Genç, tutkulu ve mükemmeliyetçi bir şair olan Sylvia Plath’in daktilosundan, o zamanların gözde şairlerinden biri olan Sara Teasdale’inkine benzer şiirler çıkmıştır. Plath günlüğünde (1946), “Böyle yazabilmek için neler vermezdim!” diye feryat eder. Plath, yirmili yaşlarında kabul görecek kısa öyküler yazma konusunda öyle kararlıdır ki, dikkat ve serinkanlılıkla İrlandalı yazar Frank O’Connor’ın öykülerini inceler: “Ondan alabileceklerimi kullanmaya başladığımı hissedene dek onu taklit edeceğim.” (Johnny Panik ve Rüyaların Kutsal Kitabı’na Ted Hughes’un yazdığı önsözden alıntılanmıştır, Sylvia Plath, 1979) Plath, Wallace Stevens ve James Thurber gibi farklı yazarlardan beslenmiştir; Seventeen, The New Yorker ve The Ladies’ Home Journal dergilerinde yayımlanan öyküleri çözümlemiştir; güncesi kendine yönelik öğütleri ve moral verici konuşmalarıyla nefes kesicidir: "Önce, piyasanı seç: Ladies’ Home Journal mı Discovery mi? Seventeen mi Mile mı? Sonra, bir konu seç. Sonra düşün. The Sat Eve Post’a gönder: en üstten başla. McCall’s, Ladies’ Home Journal ve Good Housekeeping’i dene .... umutsuzluğa düşmeden önce. The New Yorker’ı şiirden vurmak istiyorum, Ladies’ Home Journal’ı ise öykülerden, bu yüzden dergileri incelemeliyim tıpkı Seventeen’de yaptığım gibi. Dişimi tırnağıma takacağım, ta ki şu kaliteli dergilere kapağı atıncaya dek. (Jacqueline Rose, The Haunting of Sylvia Plath, s. 170.) Benzer biçimde John Updike da, Plath’in günlüğü kadar tutkulu olmasa da, içtenliği bakımından ondan geri kalmayan otobiyografisi Self-Consciousness’ta (Özbilinçlilik), taşrada geçen çocukluğunda “yazıya değil ama yazılana, düz çizgilere ve onların uzantılarına, endüstriyel cilaya ve onun üstünlüğüne âşık olduğu”ndan, Eliot’un “Çorak Ülke”sinden Faulkner’ın Requiem For a Nun’ına, James Joyce, Marcel Proust ve Henry Green’in düzyazılarına kadar pek çok yapıta duyduğu hayranlıktan söz eder. (Updike’ın mozaik üslubunda Joyce, Proust ve Green ile birlikte daha sonra keşfedilmiş olan Vladimir Nabokov etkileri göze çarpar.) Yine de Updike’ın pek çok antolojiye alınan çarpıcı öyküsü “A & P”de, sınıf ve cinsel cazibe gibi vazgeçilmez Updike konuları, Amerikan İngilizcesinin farklı şiveleriyle –Mark Twain, Sherwood Anderson (“Niçin Bilmek İstiyorum”) ve J.D. Salinger’ın (Gönülçelen) öncü yapıtlarındaki gibi hayat bulur. Ergenliğinde bile tutkulu bir genç yazar olan John Gardner, bir başkasının dilindeki düzyazı ritmini “hissetmek” için örnek roman çalışmaları kaleme almaktan söz etmiştir. Gardner, Tolstoy’un ahlaki ve didaktik tonunun romanlarında yankı bulduğu, tam bir Tolstoy hayranıdır. Klasik Amerikan Edebiyatı Üzerine İncelemeler’inde Lawrence, beğendiği çoğu düzyazı çalışmalarını (Poe’nun “Usher Evi’nin çöküşü” ve “Ligeia”sı, Hawthorne’un Kızıl Damga’sı, Melville’in Moby Dick’i) sanki bir çeşit ortak yazarmışçasına, pasajları özenle yorumlayarak yeniden üretir. Lawrence’ın hararetle, Hawthorne’un Hester Prynne’ı gibi, roman kahramanlarının yalnızca dilin üretimi olmadıkları, bir şekilde gerçek olduklarını savunduğu bu eleştiri, oldukça sempatik, tuhaf biçimde samimidir. "Erkek, kendine, tanrılarına gerçekten inanmadıkça, kendi Kutsal Ruhu’na sıkı sıkıya boyun eğmedikçe; kadını onu yok edecektir. Kuşku duyan erkeğin ceza tanrıçasıdır kadın, elinde olmadan. Ligeia’nın ardından Hester’le, kadın erkeğin ceza tanrıçası kesilir. Kadın erkeğe dışardan kol verir, içerden yok eder. Ve erkek, Dimmesdale’in yaptığı gibi, kadından nefret ederek ölür… Erkeğin gözünde kadın, yabansı, oldukça korkunç bir görüntüdür. Kadının bilinçaltı ruhu erkekle yaratıcı birleşmeden geri çekildiğinde, yıkıcı bir güce dönüşür. İstese de, istemese de görülmez bir yıkıcı etki yaratır. Kadın, Ligeia gibi, erkeklerin duraksayan ruhuna sessiz yok etme dalgaları yayar. Bilmeden. Elinde bile olmadan. Ama yapar. Şeytan içindedir kadının… Kadın cinselliğini saltık kötülükle, zehirle kullanabilir, bir yandan boynu bükük, altın yürekli gibi davranırken." (Nathaniel Hawthorne, Kızıl Damga)
"Sanat söylemi tek doğrudur. Sanatçı genelde yola gelmez bir yalancıdır, ancak sanatı sanatsa eğer, gününün doğrusunu anlatacaktır size."Benzer biçimde, Lawrence’ın ihtiraslı romanının okurları, metinsel “analiz”in tanıma ve empatinin sınırlarına ulaştırıldığı bu gibi pasajlarda onun anlatıcı sesini fark edecektir. Lawrence’a göre ahlakçılar, sanatın sadece estetik ve dışavurumcu olduğuna inanmadı, onlara göre sanat daha az eğlendiriciydi ama gerçeğin ana damarıydı: "Sanat söylemi tek doğrudur. Sanatçı genelde yola gelmez bir yalancıdır, ancak sanatı sanatsa eğer, gününün doğrusunu anlatacaktır size. Önemli olan da yalnızca budur. Boş verin sonsuz doğruyu. Doğru günden güne yaşar… Sanatçı genellikle bir ahlak görüşünü göstermek ve bir öyküyü süslemek üzere yola çıkar –ya da çıkardı. Ancak öykü, hiç şaşmaz, ters yönde ilerler. Birbirine açıkça karşıt iki ahlak görüşü, sanatçınınki ve öykününki. Sanatçıya asla güvenmeyin. Öyküye güvenin. Eleştirmenin gerçek işlevi, öyküyü, onu yaratan sanatçıdan kurtarmaktır." (Giriş, “Yer Ruhu”) D.H. Lawrence, Klasik Amerikan Edebiyatı Üzerine İncelemeler’in dönemi olan 1917-1918 yılları arasında, en karmaşık ve hırslı romanı Âşık Kadınlar’ı toparlamakla uğraşıyordu. Lawrence, o dönem olduğu kadar uzlaşmaz ve tartışılan bir figürdür günümüzde. Gençliğinde hevesli ve seçici bir okur olan F. Scott Fitzgerald, Jack Kerouac’tan bile daha genç yaşta, henüz yirmi dördündeyken, This Side of Paradise (1920) yayımlandığında ünlü olacak ve dile düşecekti. Fitzgerald çeşitli derecelerde Joseph Conrad, Theodore Dreiser, T.S. Eliot, James Joyce, Andre Malraux, Ernest Hemingway, Booth Tarkington, Thomas Wolfe ve Gilbert ve Sullivan’dan etkilendi. O zamanlar Vassar kolejinde birinci sınıf öğrencisi olan kızı Scottie’ye yazdığı mektuplarda, öykündüğü farklı yazınsal ve kültürel yapıtları okuması için onu teşvik etmiştir. Bunlar özellikle; Daniel Defoe’nun Moll Flanders, Dickens’ın Kasvetli Ev, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler, Henry James’in Daisy Miller, Joseph Conrad’ın Lord Jim ve Dreiser’ın Kız Kardeşim Carrie eserleridir. [caption id="attachment_30869" align="aligncenter" width="800"]
Carver'ın “Katedral” öyküsünde Çehov’un tinsel etkileri kendini gösterir.[/caption]
Geçmiş yılların en örnek alınan kısa öykü yazarlarından biri olan Raymond Carver; Çehov, Isaac Babel, Frank O’Connor, V.S. Pritchett ve Ernest Hemingway gibi biçimlerinin öncüleri olan yazarlara şükranlarını sunar. Ateşler’in (Deneme, şiir, öykü) girişinde, yazı masasının yanındaki duvara Çehov’un öykülerinden birinde geçen bir tümcenin bir parçasını iliştirdiğini belirtir: “... ve birden onun için açıklığa kavuştu her şey.” Carver, Lawrence Durrel ve Henry Miller’dan da, hayranı olduğu yazarlar olarak söz etmesine karşın, ne düzyazı biçeminde belli bir etkilenmeden ne de yazılarında hemen fark edilebilir bir Çehovyen etkiden söz edilebilir. Açık olarak görüleceği gibi, Carver’ın başlarda dramatik diyaloğa vurgusuyla minimalist düzyazısında bir Hemingway yankısı duyulur. Sonraki çalışmalarında, tıpkı yumuşak bir mizahın hâkim olduğu, kişisel anlatılara dayalı, “Katedral”de olduğu gibi Çehov’un tinsel etkileri kendini gösterir. Gören bir adamın kör bir adamla özdeşleşmesiyle tanrı ustaca görünür olur: “Bu zamana kadar başıma gelen hiçbir şeye benzemiyordu.” (Burada D.H. Lawrence’ın benzer yumuşaklıktaki tutkulu öyküsü “Kör Adam” ile yakınlığı da aşikârdır.) Çehov’un son günlerini ve ölümünü anlattığı, yayımlanan son öyküsü “Errand”, Carver’ın kariyerindeki en farklı işidir. Carver, hemen hemen Çehov’un biyografisinden uyarlanmış bu romanında, Çehov’un ölümünü takiben yaşanan bir olayı anlatırken, ona özgü konuşmalı üslubunun tersine alışılmadık derecede aceleci ve damıtılmış bir üslupla şiirseldir. Sanki Raymond Carver, elli gibi genç bir yaştaki kendi ölümü (akciğer kanserinden) yaklaşırken, kahramanı Çehov’un kırk dört yaşında (tüberkülozdan) zamanından önce gelen ölümünü anlattığı bu öyküsü için yeni bir biçimin öncülüğünü yapmıştır. Carver’ın kısa öyküdeki sanatsal yeteneği, “Katedral”, “Küçük İyi Bir Şey”, “Kuştüyü” ve “Errand” gibi böylesine güçlü öykülerle doruğa ulaşır. Franklin Kütüphanesi’nde bulunan sınırlı sayıdaki baskısının Where I’m Calling From’un önsözünde Carver kitabı, “Hayatımda geri kalan pek az şey zarifken, akan bir nehir kadar zarif” olabilme girişimi biçiminde tanımlamıştı.
Roman yazarı ve film yapımcısı John Sayles, Nelson Algren’e hürmetini dile getirirken şöyle der: “İlle de sizi etkileyen insanlar gibi yazmazsınız, ama onların ve onların karakterlerinin var olduğu gerçeği, onlardaki ruh zihninizde bir kapı aralar.” Benzer şekilde, Nelson Algren güçlü kişiliğiyle Russel Banks’ı büyük ölçüde etkilemiştir. Cynthia Ozick öncelikle, özgün ve yaratıcı bir üslubu olan Henry James’e olan ölümcül tutkusundan kendini alıkoyamamıştır. Ozick, Anthony Trollope ve Isaac Babel, Edith Wharton ve Virginia Woolf, Isaac Bashevis Singer ve Saul Bellow, Bruno Schulz ve Primo Levi ve şimdi onun neredeyse unutulmuş olan çağdaşlarından Alfred Chester gibi pek çok yazarda neyin ahlaki ve tinsel etki olarak adlandırılabileceğini belirmiştir. Gençlik dönemlerinde, Maxine Kumin W.H. Auden tarafından, Nicholas Christopher de Dostoyevski ve John Donne tarafından büyülenmiştir. Her zaman değil belki ama eksiltili bir biçimde modeller yerleşmiştir: Maureen Howard, romanları kendininkinden hayli farklı olan Willa Cather’i takdir eder. Deneysel romancı Bradford Morrow, hiç kurmaca yazmamış olan Ralph Waldo Emerson’ı över. Deneysel/minimalist şiir “Kara Dağ”ın şairi Robert Creely, “Miniver Cheevy”, “Richard Cory” ve “Bay Şood’un Partisi” gibi şiirlerin sahibi yeni İngiliz şairi Edwin Arlington Robinson’u över.
Bize daha mantıklı görünecek olan, Amerika’nın en çok okunan yazarlarından biri olan Stephen King’in, Gotik korku/gerilim romanı öncüsü H.P. Lovecraft’a doğrudan borçlu olduğunu kabul etmesidir. Lovecraft, öykülerinin tek bir kitapta toplandığını göremeden, ucuz dergilerde oluşan umutsuz kariyerinin ardından beş parasız ölmüştür. Postmodernist Gotik yazar Joanna Scott, Poe’yu önemli bir öncü olarak kabul eder. Bir başka postmodernist Paul West, Faulkner’ın baştan çıkarıcı abartılı düzyazı üslubunun “sesi ve şiddetini”; Rick Moody, John Cheever’ın banliyö ortamı ve “dolaylama”sını; Mona Simpson Henry James’in yalnız kahramanlığını; Quincy Troupe Ralph Ellison’un özgünlüğü ve “şaşırtıcı Amerikan dili”ni şükranla anar. Aynı zamanda tür yazarı da olan az sayıdaki edebi yazardan Peter Straub, Raymond Chandler ile hayranlık uyandıran benzerliğini kabul eder. Üstelik Chandler “gizem yazarlığı” diye adlandırılan polisiye tarzının öncüsüyken, Straub “Gotik korku” deneyselcilerindendir. Aslında tüm bu övgüler, genç yazarların empresyonist okumalarının sonucudur.
Bu kısa incelemeden çıkarılabilecek bir sonuç, bir sav var mıdır? Eğer varsa, basitçe şöyle olsa gerek: Okuma yelpazenizi geniş tutun, hevesle okuyun, size sezgileriniz yol göstersin, planlarınız değil. Okuyorsunuz diye yazar olmak zorunda değilsiniz, ama yazar olmayı diliyorsanız okumak zorundasınız.
İngilizceden çevirenler: Selen Kantar, Nurgül Öztürk, Pelin Gokalp, Ezgi Keskin






