Bir Yıl Sonra
9 Ağustos 2019 Öykü

Bir Yıl Sonra


Twitter'da Paylaş
1

Kantinin ortasındayım, elimde plastik çay bardağı. Masalar dolu, etrafta tanıdık yüzler. Herkes bana mı bakıyor? Kapüşonumu örtmeyi unutmuşum. Çay elimi yakıyor, köşede oturanlar Gürkan’la Aysel olmalı, yanlarına gidiyorum. “Merhaba arkadaşlar.” Çay bardağını masaya bırakıyorum. Aysel oturduğu yerden başıyla selam veriyor. Bir eli çenesinde telefonuyla oynamaya devam ediyor. Gürkan ayağa kalkıyor ve gülümseyerek, “Oo ağabey merhaba, neredeydin sen bunca zamandır,” diyor. Sahi bilmiyor mu? İsmail anlatmamış mıdır? Gürkan’la kafa tokuşturuyoruz. Çayımdan bir yudum alıyorum, “Ee ne yapıyorsunuz?” Aysel hiç yüzüme bakmadan, “İyi, sen,” diyor. Telefonunu Gürkan’a gösteriyor, “Kanka bu fotoğrafı atacağım, olur değil mi,” diyor. Gürkan oturuyor, yana kayıyor ve bıraktığı boşluğu gösteriyor. Ben de oturuyorum. Böylesi daha iyi. Herkese arkanı dönmek. Gözlerin üzerinde olmaması.

Gürkan’ın önünde fotokopiler var. Üzerleri çizili. En altta bir kitap. Kitabın ucuna ve fotokopilerden birinin kenarına kahve dökülmüş. “Sınavlar haftaya değil mi,” diyorum. Gürkan bir kaşını kaldırarak bakıyor, “Evet abi, ne yapacaksın, gireceksin değil mi,” diye soruyor. Kafamı sallıyorum, “Gireceğim. Notlar nerede?” “Akın kırtasiyede,” diyor, “yeni açıldı, ben sana gösteririm.” Bir yılda ne kadar çok şey değişmiş. Masalar artık kırmızı değil, kantinin sadece adı “Kırmızı” kalmış. Ağaçları kesmişler. “Fernandes ölmüş diye duydum, doğru mu?” “Öldü maalesef,” diyor Gürkan, uzaklara bakıyor, “Esin hoca çok ağladı, kadın hâlâ toparlayamadı kendisini.” Aysel’e bakıyorum. Bizimle ilgilenmiyor. Gözü telefonunda. Onun bu umursamazlığını, Gürkan’ın sıcak tavrını neye yormalı? 

Yan masada Berna’yla Berivan oturuyor. Önlerinde bildiriler, hararetle bir şeyler konuşuyorlar. Yine bir eylem hazırlığı mı var? Az önce Berna’yla göz göze geldik, selam vermeye utandım. O da bir şey demedi. Demek onlar da beni suçlu görüyor. Her şeyi bilmiyorlar, hem içkiliydim, kendimde değildim. Gürkan eğilmiş, çantasında bir şeyler arıyor. O sırada pamuk tüylü bir köpek yanımıza geliyor. Kafasını okşuyorum. Gürkan çantadan kafasını kaldırıp, “Bak bu Altın,” diyor, “Fernandes’le çok iyi arkadaştı, o öldükten sonra biz de Altın’la avunuyoruz.” “Altın, kızım” diyorum, patisini veriyor. Gürkan çantasından çıkardıklarını gösteriyor. İki bilet. “Hafta sonu Fener maçı var, biliyorsun,” diyor. “Oğlum yine mi maç, sizin bu fanatikliğiniz hiç bitmeyecek mi?” diyorum. “Ne yapalım ağabey,” diyor, “bu şehirde başka yapacak bir şey mi var?” 

Aysel telefonda konuşuyordu, kapayınca, “Perihan gelecek şimdi,” diyor. “Perihan kim,” diyorum. “Birlerden bir kız,” diye atılıyor Gürkan. Birlerden. Demek beni tanımıyor, fakat ya ona da anlattılarsa? Kapüşonumu örtüyorum, içeri yiyecek bir şeyler almaya gidiyorum. Kafam önde yürüyorum. Döndüğümde küt saçlı, kara gözlü bir kızın Aysel’in yanında oturduğunu görüyorum. Perihan olmalı. Elimi uzatıyorum, “Merhaba, ben Ozan.” Tokalaşıyoruz. Gülümsüyor. “Nereden Perihan,” diyorum. “İstanbul’dan.” “Harika, neresinden?” “Caddebostan.” “Caddebostan mı? Bu ne tesadüf.” Konuştukça açılıyorum. Aysel bir bana bir Perihan’a bakıyor. Güneş bulutların arasından yüzünü gösterdi. Şimdi Perihan’ın gözlüklerine yansıyor. O da arkadaşlarıyla Caddebostan sahilinde içmeye gitmiş yazın. “Ben de içiyorum orada,” diyorum. Fakat bunu tek başıma yaptığımı, denize karşı kendimle hesaplaştığımı anlatmıyorum. Perihan, “Buralarda içebileceğimiz bir yer yok, barlar çok pahalı,” diyor. “Biz de evde içeriz,” diyorum. “Olur tabii,” diyor, gülümsüyor. Derslere gireceğim. Varsın İsmail de orada olsun. Kim ne derse desin. 

Altın uyukladığı yerden kalkıyor, geriniyor. Arkaya yürümeye başlıyor. Kafamı çevirip nereye gittiğine bakıyorum. Herkes kendi masasındaki insanlarla konuşmakla meşgul. Kimse beni izlemiyor, kimse bana bakmıyor. Hepsi benim kuruntummuş. Perihan’ın elindeki kitap dikkatimi çekiyor. Perihan baktığımı fark ediyor. Eline alıp gösteriyor, “Siyaset dersi hocası önerdi,” diyor. “İdeolojileri işliyoruz. Bütün ideolojiler var bunda.” Perihan’ın elinden kitabı alıp sayfalarını çeviriyorum. “Şu an neredesiniz,” diye soruyorum. “Bu hafta muhafazakârlığı işledik,” diyor, “ama konu döndü dolaştı siyasal hayatta şiddetin rolüne geldi.” Öyle bakakalıyorum Perihan’a. Gülümseyişim donuyor. Kafamda birden bir zonklama başladı. Yüzümün kızardığını hissediyorum. Şiddet mi? Bu da nereden çıktı şimdi? Niye söyledi bunu? Aysel bana mı baktı o esnada? Gürkan’ın önündeki sigaraya uzanıyorum. Bir tane alıyorum. Rüzgâr çıktı, sigarayı yakmakta zorlanıyorum. Çayım soğumuş. Tek seferde kalanı içiyorum. Midemde bir tuhaflık. Kimseyle göz göze gelmemeye çalışıyorum. Sigaram bitince söndürüp montumu elime alıyorum. O sırada Perihan öne doğru eğiliyor, “Sen kaçıncı sınıftasın,” diye soruyor. Bir an duruyorum, montu yerine bırakıyorum. “Normalde dört olmalıyım ama uzattım bir yıl.” Aysel önündeki krakerden bir tane alıyor, “Askerlikten yırtmak için değil mi?” Boynumu dikleştirip, “E tabii sizin öyle dertleriniz yok,” diyorum. “E olsun mu?” “Niye olmasın, sizin ne özelliğiniz var? İsrail’de kadınlar iki yıl zorunlu askerlik yapıyor.” Yüzümdeki çizgiler yine sertleşmiş olmalı. Bunu fark edince zoraki bir gülümseme konduruyorum yüzüme. İşte yine bir tartışmanın içinde buldum kendimi. Her şeyi berbat ettim. Daha şuraya geleli yarım saat oldu. Yok, ben akıllanmayacağım. 

“Amaan neyse ne,” diyor Aysel. Titreyen elimle Aysel’in koluna dokunuyorum, “Tabii canım, önemli değil.” Aysel hiç yüzüme bakmıyor, “Ben kalkıyorum.” Perihan, “Biz de kalkalım,” diyor. Elini uzatmadan gülümsüyor, “Tanıştığımıza memnun oldum.” Ayağa kalkıyorum nedense, Gürkan omzuma dokunuyor, “Görüşürüz kanka.” “Görüş... tabii görüşürüz,” diyorum. Arkalarından öyle bakakalıyorum. Onlar uzaklaşınca etrafı inceliyorum. Herkes beni izliyor, bütün gözler yine üzerimde, farkındayım. Kapüşonumu örtüp sırtımı yine onlara dönüyorum. Cebimde bozukluklar var. Bir tanesini alıp tahta masa üzerinde sürterek çeşitli şekiller çiziyorum. Üçgen, dikdörtgen, kare, daire... Şekiller yavaş yavaş büyükten küçüğe doğru gidiyor. Paranın üzerinde tahta kırıntıları. Üfleyip tekrar cebime koyuyorum. İsmail’in yaralı yüzü, kan sızan başı gözlerimin önüne geliyor. Oturduğum yerde küçülüyorum.


Twitter'da Paylaş
1

YORUMLAR


Serdar Özdemir
Olay ne burada? Kantinde geçen bir enstantane... So what? Öykünün anlattığı bir vaka olmalı. Bunu anlatmıyor görünüp anlatıyor mu öykünüz. O da değil. Bir de; “zoraki bir gülümseme konduruyorum yüzüme” cümlesi, hem klişe hem de biraz zorlama geldi bana. “Zorlama bir cümle konduruyorum yazdıklarımın arasına” ☺️ Bunun yerine; “gülümsemeye zorluyorum kendimi”, daha basit yoldan ve doğal anlatıyor meramı.
8:26 PM

İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR