Bir Yüzün Alacası
27 Mayıs 2019 Öykü

Bir Yüzün Alacası


Twitter'da Paylaş
0

 

Ardına can çekişen akşam güneşini almış öylece bana doğru bakıyor. İki masa önümde, çay bahçesinin deniz manzaralı kenarında bir sandalyeye oturmuş. Saçları meltemin üflemesiyle savruluyor. Mora çalan aydınlığın kararttığı yüzünü seçemiyorum. Tespihini çekiştiren elleri amele kaçkını. Kıpırtısız bedenine inat yalnız onlar deviniyor. Taneleri birer, ikişer iteleyip çekiyor. Siyah mı lacivert mi kestiremediğim ceketi üzerine bol ve kırış buruş görünüyor. Yine de dimdik bana doğru bakıyor. Ne zamandır o sandalyede oturuyor bilmiyorum. Yüzü gölgelere karışmış. Benimle görülecek bir hesabı yok. Gevşemiş eklemleriyle dingin, Aynı masada oturup içebilirdik çayı, rakıyı, diyen bir duruş. Davetkâr, biraz da ketum. Sessiz insanların işkillendiren bilgeliğini taşıyor. Haliyle işkilleniyorum. Oturuşum değişiyor. Belki başımın üstünden, saçlarımın arasından başka bir yere bakıyor, olur ya. Gözleri şeylerin kesişim noktalarına hayrandır. Böylesi bir deliliği vardır. Neden olmasın? Arkama bakıyorum. Çay bahçesinin tepeye yaslı duvarı bir insan boyu dikilmiş duruyor. Başka da bir şey yok. Bana bakıyor. Tıknaz cüssesinde bir kerameti saklarcasına oturuyor. Ceketinin iç cebinden sigarasını çıkarıyor. Bitlis mi o? Sahi, ondan içen kaldı mı?

Küçükken Bitlis’i bir babam içer sanırdım. Dört başı mağrur cığaradır. Kendisine baktığımı fark edince boynunu hafiften kırıp sigarasından bir nefes çekiyor. Bunu, selam verir gibi edalı yapıyor. Yoğun bir duman yüzünü kaplıyor. Gözlerimi diğer masalara kaçırıyorum. Çay bahçesi iyiden iyiye boşalmış. Ötede bir masanın sohbetine kaşık, bardak şıkırtıları karışıyor. Son çaylarını içip kalkacaklar. Hava iyice soğumadan eve gitmek istiyorum. Kıpırdasam üşütecek bir rüzgâr kol geziyor. Sandalyede biriktirdiğim sıcaklığa kıyamıyorum. Bakıyorsa baksın. Bana mı kalmış neye baktığı. Kim bilir kim. Gözlerini bile göremedim. Alacaya bürünmüş yüzünü seçemiyorum. Hem insan insana bakar, bakmasa kötü. Kötü de, bakışları bedenimden öte hiç göremeyeceğim bir yerlere değiyorsa. Sezince bir tuhaf ürperiyor insan. Dürtülmüş gibi ayıkıyor. Belki bu yüzden başımı kitaptan ansızın kaldırdım. Bana baktığını sezdiğim için ki ben hiç boşa sezmem. Sezgimle açılacak kapının sonunda bekleyen babammış gibi bakıverdim. Oysa güneş, günden sıyırdığım yüzümü, ellerimi, gevşettiğim yakamdan sızdığı boğazımı ne güzel ısıtıyordu. Bu dünyadan, bu yaşamaktan değil, öyle ki düşlediğim bir masaldan kucağıma dökülüyordu.

Dinginlikle kol kola salınan masaların sesleri, kadınlarla erkeklerin birbirlerine bakışları, kedilerin doymuşlukları, kumruların utangaç ötüşleri babama ilk okuduğum kitap gibi başkaydı. Öyle olmamıştı. O zaman, bana ilk aldığı kitabı nefes bile almadan okurken başımı birden kaldırmıştım. Bana baktığını sezdiğim için. Küçüktüm bu yaşımdan, çokça küçük. Korsanlardan kaçıp da düştüğüm denizlerdeyken aklım, “Baba, ne oldu?” diyebilmiştim. O âna dek yaslandığı okuduğum hikâyelermiş gibi doğrulmuştu sandalyesinde, boynunu hafiften kırıp pek göremediğim utangaç gülümsemesiyle, “Seni izlerken okumuş kadar oldum,” demişti. Sabahtan akşama günü deşen ve hep kirli kalacak diye korktuğum elleri kadar gerçekti utanması.

Şimdi karşımda olsaydı ya da yanımda, “Baba, neyce düşünüyorsun?” derdim önce. Çocukluğumda koktuğu gibi kokar, “İnsan diline benzer,” derdi, “Söylediği, söyleyemediği düşüne benzer, onlarca düşünür,” Demeyecek olsa almazdı o kitapları. Alsa bile ne bana ne neyi anlattığını bilmediği kitabı okumama dalmazdı. Bana bakıyor. Akşam güneşi battı batacak. Böyle olunca yüzü biraz daha belirginleşiyor. Hafızamı ısıran çizgiler geziniyor yüzünde. Uzansam dokunabileceğim kadar yakın, bıraksam erişemeyeceğim kadar uzak duruyor. Her yüzde tanıdık çizgiler bulunur da yalnızlığıyla bu yüz, kısadan da kısa bir an, dokunduğum, sevdiğim bir yüzü anımsatıyor. Aynı yüz belirdiği gibi kayboluyor. “Seni izlerken okumuş kadar oldum. Ne anlatıyor o kitap?” Sesi iki masa önümden değil, bir ömür yakınımdan geliyor. Nefesiyle yüzüme çarpacak kadar yakın. Karnıma dolan taşların sancısı büyüyor. Baktığımdaysa hâlâ olduğu yerde oturuyor.

Kaybolmaya yakın güneşin morunda yüzü şimdi daha belirgin, genç, ferah ve dinlenmiş. İri burnu, incecik bıyığıyla kavuşacakmış gibi duran gösterişli favorileri küçük yanaklarını kuşatmış. Saçları meltemin üflemesiyle savruluyor. Üstü başı dökülüyor. Masalar kimsesiz, çay bahçesi bomboş. Donduğum yerde kitabı elimde evirip çevirerek, “Bu mu?” diyorum. Öyle karışık ki her şey, zihnim dökülüyor, parçaları eriyor usta. Başkasının düşüydün de unuttu mu seni, diyesim geliyor. “Düşlerinin peşinden gitmek için her şeyini geride bırakan birini anlatıyor.” “Ne güzel konusu varmış,” Ardından unutmuş gibi, “Düşler her şeyimiz değil mi zaten?” diyor. Oturmaya devam ediyor.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR