Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Mayıs 2025

Edebiyat

Bir Zamanlar Yugoslavya, Balkan Dramı ve Ardından Gelen Edebiyat

Hülya Duman

Paylaş

0

0


“Burası duygusal bir coğrafya…”

Çocukluğumda siyah beyaz televizyon, radyo ve büyüklerin anlattıkları dışında dünyaya açılan pencerem yoktu. Bir de evdeki kütüphanede babamın o çok sevdiğim renkli, büyük haritası... Dar alanda ama ismimi doğrularcasına geniş hayaller kuran bir çocuktum ve o büyük haritayı çok severdim. Dünyaya, ülkelere, sınırlara bakmak, başkentleri öğrenmek en büyük ilgi alanımdı. Gitmeden, görmeden sevdiğim yerler vardı benim. Heidi çizgi filminden İsviçre, film şarkılarından Paris, buz pateni yarışmalarından İngiltere, (Jayne Torvill-Christopher Dean çifti) Almanya, (Katarina Witt) Rusya, Eurovision şarkı yarışmalarında hep üstlerde olan Yugoslavya gibi…

Komşu Balkanlar’da en sevdiğim ülke, ismi bana melodik geldiği için Yugoslavya idi. Çocuk aklı işte, Bulgaristan telaffuzuyla kulağıma soğuk geliyordu. Yunanistan kurtuluş savaşımızdan ezeli düşmandı ama Yugoslavya içlerinde en tınılı ve büyük olanıydı, Belgrad’dı başkenti. Futbolda dünyanın tozunu attıracak kadar iyi, Eurovision’da hep sıkı rakip… Haritayı açar bayraklarının kırmızı, beyaz, mavi rengine bakardım...

Şimdiki baktığım dünyayla o zaman baktığım dünya aynı değil, hem de hiç! Köprülerin altından çok sular geçti, şu bizim Sokollu Paşa’dan kalan Drina Köprüsü bile bombalar altında kaldı, haritalar, başkentler, sınırlar değişti, değiştirildi. Ne yazık ki eski bilgileri zaman içinde güncellemem gerekti. Gençlik yıllarımın uzaktan tanıklığıyla karıştıkça karışan ve sınırları kanla çizilen yedi minik ülkeye dönüşmüş, ismi haritadan silinmişti çünkü. Ortalık o kadar karışmıştı ki, hayatın telaşıyla ilgim dağılmıştı bir süre. Acı sürekli nasıl canlı izlenir ki! Gücünüz yetmez. Alevlerden yükselen çığlıkların yansıması rahatsız ederken bir de bakmışsınız aranıza korunaklı bir perde çekmişsiniz.

Perdeyi tekrar aralamam İzmir’e göç eden Üsküp göçmenleriyle oldu. Halk oyunları kursunda Üsküp yöresini seçmiştim. İlgimin yeniden alazlanmasıysa şu canımıza okuyan pandemiden bir yıl önce Slovenya’ya yaptığım gezi sırasında oldu. Neden bu kadar yakın hissetmiştim güzelim yere? Niçin Lübliyana’da kalakalmış, dönmek istememiştim? Zihnimi yoğunlaştırıp biraz da araştırınca fark ettim. Tabii ya, kaybettiğim Yugoslavya’nın Avrupa’ya yakın ucundaki parçası, şimdiki minik ülkenin de başkentiydi. Kapıldığım çekim devam ediyordu, bilinçaltı çoğunlukla sizin fark etmediğiniz şekilde çalışır ve bastırdığı, üstünü kapadığı şeyleri “çat” diye ortaya salıverir. Beni rahat bırakmayan dürtüsellikle arkadaşlarıma gezi planında olmayan yere, Zagreb’e gidelim lütfen diye yalvarıp zorlamıştım.

İşte tam da bu geziden sonra karşıma içeriğini bilmediğim, yazarını tanımadığım Kaplanın Karısı kitabı çıktı. Okuyunca dikkatimi yeniden çocukluğumdaki gibi eski Yugoslavya’ya çevirdim. Benim olur öyle, gezdiğim yerlerle okuduğum kitaplar sobeler birbirini, artık şaşırmıyorum. Bu arada gürül gürül gelen Balkan Edebiyatı vardı. Ve iyi bilirdik ki savaşlar en iyi yazdıran itici güçlerdi. Kalanların ya da sonradan gelen neslin bir kısmı hesabını kâğıda kaleme sarılarak, tarihe kayıt bırakarak görürdü. Yazma eylemi travmanın onarılmasının yanında kaybettiklerine ahde vefa, gelecek nesil için de yapılması zorunlu bir görevdir. Bütün savaşlar eninde sonunda yazılır ve edebiyattaki kahramanlarımızı yaratır. Böylelikle vitrinlerde yerini çoktan almış, Balkan edebiyatına odaklandım ve birbirini takip eden okumalarım başladı. Kaplanın Karısı1 ardından Vatanım Yugoslavya2 sonra Acı Bakanlığı3 geldi.  İncir Sütü4 ve Sevdalinka’yı5 önceden okumuştum. Drina Köprüsü6 de unutamadığım kitaplardandı ve en azından çizdiğim yerlere tekrar baktım. 

Olan şuydu: Okuduğum tüm kitaplar sanki yedi parçalı yapbozun bir parçasını tamamlamıştı. Her bir kitapla tüm etnik kökenlerin gözünden; yaşadıklarına, savaşa, nasılına ve nedenine bakmıştım. Okudukça tamam, buymuş diyemiyordum. Aksine kafam karışıyordu.

Yedi parçaya bölünen Yugoslavyam’n başından geçenler öyle çetrefil, o kadar karışıktı ki, savaş neden başladı, nasıl yayıldı kısmı kafamı kurcalamaya başladı. Yok, bunları anlamadan kitapları da anlatamazdım. Oturdum, çalıştım. Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger (7) Hoca ile konuştum.

Yugoslavya Neden Parçalandı? Balkan Dramının Perde Arkası isimli kitabı ilginçti, kendisi konunun ve bölgenin uzmanıydı. Kitaptan bahsedecektim ki savaşı ve yakın tarihi edebiyat ile iç içe vermek fikri cazip geldi.

Bu bölümü değerli Hocam İrfan Kaya Ülger ile konuşarak aktaracağım, kronolojik bir hata yapmamalıyım.

Kitaplarla kervanı yola dizelim mi?

Kaplanın Karısı ile başlayalım:

“Ölüler sevilir, onlar yaşayanlara bir şeyler katar.”

Kitaba çekilmemin pek çok nedeni var kuşkusuz. En başta kitabın ismi oldukça ilginçti. Sonra, bu kadar popüler olan kitabın yazarı şaşılacak kadar gençti, 25 yaşındaydı ve yazdığı ilk romandı. Editörünün de ikinci kitabıydı, yani kadro imrenilecek kadar dinamik ve cesurdu. Böylesi bir ekibin 2011’de en genç Orange Ödülü’nden tutun da yılın en iyi romanlarında ilk sıralara girmesi, çok satması, ilgi görmesi ve o dönemin başkanı Obama’nın da okuma listesinde yer alması, ilkten dikkatimi çelenlerdi.

Daima aralara sakladığım yazar bahsini bu sefer öne almam gerekiyor. En az kitap kadar ilginç hikâyesi var çünkü.

Téa Bayraktareviç 1985, Belgrad doğumlu. Obreht soyadı kitabını ithaf ettiği dedesine aittir ve dedesi kitaplarını böyle imzalamasını istemiştir. Anneanne Müslüman bir Boşnak, dedesiyse Katolik bir Sloven. Tam da Yugoslavya dağılmadan önce, yıllarca iç içe geçip, kardeşçe yaşadıklarının ispatı gibi. Yazar yedi yaşına kadar onlarla birlikte büyür, bunun etkilerini göreceğiz ilerlerken. Savaş yüzünden 1992’de önce Kıbrıs’a sonra Mısır’a giderler. Savaşın bitiminde dedesi ve anneannesi Belgrad’a dönerken Tea Obreht annesiyle birlikte ABD’ye yerleşir. Tea’nin içinde uzun süredir uykuya yatmış, Balkan kültürüne ait gelenek-görenekler, batıl inançlar, masallar, kolektif bilinçle aktarılan ritüeller dedesinin ölüm haberiyle huzursuzca kıpırdanmaya başlar. Önce derin bir yas süreci olur ve bu süreçte ölüm üzerine çok düşünür. Ne zaman ki 2009’da Harper’s dergisine yazacağı vampirlerle ilgili makale için Sırbistan ve Hırvatistan’a, doğduğu topraklara gider; uyuyan her şey birden uyanır ve bu uyanış da kitabı yazdırır. Üstelik dedesinin yasına da iyi gelir, onu iyileştirir. 

Kitap, eski bir inanışla, yörenin geleneği, kırk çıkması ritüeliyle karşılar okuru. Bize hiç de yabancı olmayan, toplumsal hafızamızı dürten ve daha baştan avucunun içine alan bölüme götüreyim sizi, gelin!

“Ruhun ilk günü, ölümden sonraki sabah başlar. Kırk günü başlamadan önceki gece ruh, terini akıtmış olduğu yastıkların üstünde kıpırtısız yatar. Gün ağardığında orayı terk ederek, geçmişinde bulunduğu mekânlara gittiğini ve geri döneceğini bildikleri için kırk gün boyunca ortalık toplanmaz, eşyaların yeri değişmez.” 

Kahramanımız Natalia’nin kendisi gibi doktor olan dedesi ölür ve başlar hikâyemiz. Otobiyografik yansımaların olduğunu düşündüğüm romanda da dede ve torun ilişkisi derindir. Kitapta savaşı direkt anlatmaz ama savaşın güneşin önüne zorbalıkla çıkıp, gökyüzünü nasıl siyaha boyadığını, ışıklarını hapsederek bizi dondurup, ruhumuzda onarılması mümkün olmayan delikler açtığını hissettirir. Savaşlarda, çoğumuzun öncelediği, ölen insanların çığlığıdır. Hayvanlardaki ve doğadaki etkileri çok sonra gelir aklımıza. İşte Obreht, o görüntüleri, onları mıhlar aklımıza: “Bombaların etkisiyle dişi aslanın düşük yaptığı, kurtların kendi yavrularını acıyla uluyarak kaçmaya çalıştıkları sırada bir bir yediği, baykuşların kendi yumurtalarını kırdıkları, kuş şeklini almış ve neredeyse hazır haldeki cıvık, henüz olmamış yumurtaları tam ortasından deldikleri ya da akşam saldırılarının delici ışıkları altında eşinin bağırsaklarını deşip, kalbi durana kadar cesedinin etrafında dört dönen kutup tilkisi…”

Yazar bu derin trajediyi bize kitaptaki kahramanlarımızdan biri olan, Sibirya kaplanı üzerinden verir. Sibirya kaplanı bombardıman esnasında hayvanat bahçesinden kaçarak kendi bacaklarını, önce birini sonra diğerini, sistemli olarak etten kemiğe kadar kemirmeye başlar. Ayak parmaklarına kadar yemesi unutulacak bir ayrıntı değildir.

National Geographic takipçisi olan Obreht, kaplanlar hakkında izlediği belgesel sonrası Sibirya kaplanına başrollerden birini verir.

Bir başka etkileyici bölümse, kökleri Slav kültürüne dayanan “Ölmez Adam”ın hikâyesidir. Obreht, Balkan kültürüne ait gelenek-görenekler, batıl inançlar, masallarla büyümüştür ve G. Márquez hayranıdır. Bu da onu büyülü gerçekçi anlatıma götürmüştür. İhtimal ki Yüzyıllık Yalnızlık eserindeki ölümsüzlük meselesinin kancasına o da bizim gibi takılmıştır.

Hayatın aşırılıkları karşısında kafaları karıştığında ister hayır ister şer olsun olanları anlamlandırmak için önce hurafelere yöneldiklerini, bağlantısı olmayan olayları birleştirmeye meyilli olduklarını öğrenmiş insanlar.”

Obreht, tarihi olayları, iç savaşı, savaştan etkilenen tüm canlıları, efsaneleri, mitleri, masalları, batıl inançları o kadar etkileyici bir şekilde kurmacanın içine yerleştirmiş ki; masal ve gerçek uyumlu şekilde yer değiştiriyor ve lezzetli bir okuma zevki sunuyor bize.                       

Bahsedeceğim tüm kitaplarda bir zamanlar Osmanlı tebaasındaki Balkanlarla olan kültür etkileşimini ve iç içe geçen adet, gelenek görenek, deyim ve yemeklerin olduğunu görmek de ayrıca keyif vericiydi. 

Vatanım Yugoslavya

“Kalp gözlerin şahit oldukları şeylerden dolayı eskiyebilir.”

Tea Obreht’in ardından kısa ve uzun pek çok filmin yönetmenliğini yapan aynı zamanda senarist, köşe yazarı ve yazar olan, Goran Voynoviç’in kitabı “Vatanım Yugoslavya” ya sarıldım.

Obreht’in kitabında masallar, hurafeler, mitler ve söylencelerle oyalanıp, esneyebiliyordum. Giderek tatsızlaşan dünya gibi ardından gelen kitaplarda acıyla daha yakın temasım oldu. Okurken de ateşe değecek eliniz dikkat! Kaplanın Karısı’nda etkilendim, Vatanım Yugoslavya’da ağladım. Acı Bakanlığı’nda donuklaştım. Sevdalinka ve İncir Sütü’nde kalbimi bıraktım. Drina Köprüsü bir kadim hikâyeydi…

Vatanım Yugoslavya’da öyle kıyıda değildik, savaşın içindeydik, görselliği fazlaydı ve sinema kareleri gibiydi sayfalar. Bunda yazarın yönetmen oluşunun payı büyüktü elbette. Okurken sinemaya uyarlanabilir bir kitap oluşunu düşünmeden edemedim.                                                   

Goran Voynoviç 1980, Lübliyana doğumludur. Slovenya, Avrupa sınırında ve Yugoslavya’dan ilk kopan parçalardan biridir. Türkçeye çevrilen başka kitabını bulamadım. Ödüllü yazarımızın ilk kitabı tiyatroya ve sinemaya da uyarlanmış. 

"Burası duygusal bir coğrafya… Benim başkentim elbette Lübliyana, diğer başkentlerimse; Pula, Bosna'da Visoko, Saraybosna ve ailemin savaştan sonra taşındığı Novi Sad. O kentlerde çok vakit geçirdim, bana yakın insanlar orada yaşadı ve hâlâ yaşıyor. Bu şehirler benim o samimi vatanımın bir parçası ve bütün bunların tamamına daha iyi bir isim bulamadığım için bazen onlara Yugoslavya derim. Her ne kadar Yugoslavya denince herkesin aklına bu gelmese de..."

Kahramanımız Vladan Boroyeviç savaşın sıcak olduğu dönemde, babasının zorlayıcı gücüyle çocukluğunun geçtiği topraklardan annesiyle birlikte annesinin memleketine, Slovenya’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Ait hissettiği topraklardan kopmak, babasından ve çocukluğundan da kopmak ya da kopamamak demekti oysa. Özetle sahip oldukları; şüpheli sorulara bulanmış travmatik bir geçmiş, eksik ve özlem dolu bir şimdi, bunların üstüne kurulan aksak bir gelecek. Çocukken babadan kopan biri ya erkenden sorumluluğun ağır yükünü sırtlanır, birden büyür ya da hiç büyüyemez, sorumluluk alamaz, hep eksik ve hayatın kıyısında kalır… Vladan yeni bir yaşam kurmaya çabalasa da hep aksak olacaktı bundan sonra. 

Öyle ya Yugoslav Halk Ordusunda eski bir subay olan, Yugoslavya'nın çöküşünden sonra iç savaşta öldürüldü diye bilinen bir baba ve elde kalan anılarıyla ne yapılır? Nereye tutunulur? Ya baba bir savaş suçlusu çıkarsa, bunun yıkıcı etkisinden kurtulmak kaç ömür sürer?

Gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır.

Vladan’ın içinde yaşayan ve onu sömüren asalak kurtçuklar vardır.                                        İşte bu şüphe kurtçuklarının verdiği huzursuzlukla babasını internet üzerinden aramaya başlar. 1991’de, savaşın yıkıcı olduğu yıllardan başlayarak iz sürer. Ve onu şu ana kadar yarım yamalak da olsa ayakta tutan her şey birden tökezler, yere serilir. Babasının bir savaş suçlusu olarak gizlendiği gerçeğiyle paramparça olmuştur. Onu bulmak ve yüzleşmek için çocukluğunun geçtiği topraklara sürüklenir…

Bu yolculuk, Vladan'a ait hissettiği topraklardan sökülmesinin, babasının yokluğunun, yaşanmamış çocukluğunun, ailesinin dağılmasının ve bir zamanlar hep birlikte yaşadıkları vatanlarının paramparça olmasının birbirlerine ayrılmaz bir şekilde bağlı olduğunu gösterecektir. Tito’nun ölümüyle bastırılan her şeyin alt üst olması, yerine gelen Slobodan Miloseviç’in “Büyük Sırbistan” kurma hayali…                                           

Çetnikler, Ustaşalar, Mücahitler, Sırplar, Hırvatlar, Boşnaklar… Bu topraklarda yaşayan herkesin bir hikâyesi vardı.

“Hesaplaşılmamış ölüm hikâyeleri; birtakım ninelerin dedelerin toplama kamplarının hikâyeleri… Yıllar boyunca onları içten içe yiyip bitiren ve birbirlerinin kulağına fısıldadıkları hikâyeleri sesli bir şekilde anlatmayı ve onlar adına öldürmeye başlanacak zamanların gelmesini sabırla beklediler. Herkes sesiz sedasız öfkesini ve kinini besledi ve öldürülen masumlar, yakılan köyler, tecavüze uğrayan kızlar için herkesin mazereti önceden hazırdı. O hikâyeler onların vicdanlarını rahatlatıyordu çünkü onların hepsi bir zamanlar ölüleri üzerinden yemin etmişlerdi. Biz diriler onlar için bu yüzden anlamsız ve değersizdik daha doğrusu öldüren onlar değil onların babalarının annelerinin kardeşlerinin mezarlarıydı.”                                                             

Ne yazık ki, babası pek çok köyü yakan, katleden o ordunun içindeydi ve babasının da böyle bir hikâyesinin olması ne yazık ki kısmını hafifletmiyordu.

İşte böyle olmuştu öyle bir an gelmişti ki Yugoslavya, sanki hiç olmamış gibi bir gecede yok olmuştu. Bombalarda ölenler ölmüştü, kalanlar ölmekten beter, kaçanların çoğu ise trajik kaderleriyle savaşın alevlerini kalplerinde soğutamayacaklar ve bir daha tam olamama haliyle baş başa kalacaklardı. Vladan’ın son cümlesini de aşağıya bırakarak Yugoslavya ve savaşa bir bakalım olur mu?

“Sırf salıdan sonra çarşamba, çarşambadan sonra perşembe geldiği için zaman akıyormuş ve yaşıyormuşum gibi davrandığım o normal denilen hayatı kim bilir ne kadar yaşayabilmiştim. Bastırmış, inkâr etmiş ve bana yaklaşanlardan saklanmıştım yani çocuk olarak kalmıştım.  Babam çocukluğumdaki o nazik amca olarak kalmalı, benim babam olarak kalmalıydı.”

Bu ikinci kitaptan sonra iyice merak ediyorum savaşın ayrıntılarını. Konunun uzmanı değerli Hocam İrfan Kaya Ülger ile birlikte Yugoslavya Neden Parçalandı sorusunun yanıtını arayacağız şimdi.

Yugoslavya Neden Parçalandı? Balkan Dramının Perde Arkası

Savaş insanları tüketir, yorulduğunda sona erer.”

Hülya Duman: “Acı Bakanlığı” kitabından bir cümle ile başladık. Öyle mi hocam sizce de? Savaş ne zaman biter?                                         

İrfan Kaya Ülger: Daha geniş bir açıdan bakarak cevaplamaya çalışayım bu soruyu. İnsanlık tarihi var olduğu müddetçe savaşlar da var olacaktır. Savaşın boyutları değişebilir, mutlaka konvansiyonel olması gerekmez. Geçmişten bugüne hatta günümüzde de olan savaşlar hibrid savaşlardır. Hem cephede hem ekranlarda, medyada hem de psikolojik manevralarla kitleleri yönlendirme hareketidir. Tüm bu boyutları ile düşündüğümüzde insanlık tarihinde savaşlar hep var olmuştur, bundan sonra da olacaktır.  Bazen bir savaşın içinde olduğunuzu bile fark etmeyebilirsiniz ancak belli bir periyot geçtikten sonra ayırdına varabilirsiniz. Her an bir savaş halindeyizdir. Bunu bireysel olarak da düşünebiliriz. Tüm bu boyutlarıyla düşündüğümüzde insanlık tarihinde savaşlar hep var olmuştur, bundan sonra da olacaktır.                         

HD: Savaşa kaptırmışım kendimi hiç bu cevabı beklemiyordum doğrusu, hoş oldu ve beni şimdi çok sevdiğim psikiyatr, yazara Engin Geçtan’a götürdünüz. Dersaadet'te Dans kitabında hayatı şöyle tarifler: “Bir şeylerin sürekli öğütülüp yenilerinin var edildiği, gitgide hızlanarak, kaosun düzenle buluşup ayrıldığı yerde, kaosun kenarında sürüp giden bir dans.”

Yine, Hayat isimli kitabında şunu okutur bize Engin Geçtan: “Zygmunt Bauman'a göre; insanlar 'kaos'u bastırabilecekleri bir düzen ve anlam yaratmak isterlerse de bu düzen sürekli tehdit altındadır. Çünkü kaos hiç dinmez, şu ya da bu şekilde insana kendini hissettirmeyi, varlığını belli etmeyi sürdürür... İnsanlar asla sona ermeyen ve hiçbir zaman tam başarılı olamadıkları bir 'kaos'tan kaçma çabası içindeler. Öte yandan hepimiz birer kaos yaratıcısı sayılırız.” der.

Özetle insan daima düzen ister ama onu bulunca da sıkılır, kaosa ihtiyaç duyar. Bu durumda insan var olduğu müddetçe olacak gibi duruyor ne yazık ki.                                                                                                                                               

İKÜ: Evet, hayatın olağan akışı böyle, nasıl ki bir şirket birdenbire doğrusal bir şekilde daima yükselmez inişleri çıkışları olur, devletlerin hayatı da insanın hayatı da farklı değil. Hâl böyle iken savaş mukadder bir şey oluyor.               

HD: Kişisel merakımdan soruyorum Yugoslavya’ya özel ilginiz sadece akademik nedenle mi? Yoksa sizi bağlayan başka bağlar da var mı? Neden Yugoslavya?                                                                                                                                

İKÜ: Doğum yerim, Sivas Şarkışla. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. Yüksek lisans tezimi seçeceğim sırada Yugoslavya’da savaş patlak verdi, 1990’ların başıydı ve o dönemin en ses getiren olayı olarak ilgimi  çekmesi kaçınılmazdı. Hatta hiç unutmam İlber Ortaylı Hocama gittim, tezimi bu konuda yapmak isteğimi belirttim. “Evladım Balkan dillerinden hangisini biliyorsun, yörede bulundun mu?” “Hayır,” dedim. “Yapamayız seninle çocuğum, başka bir konu seçelim,” dedi. Haklıydı aslında ama çok istiyordum ve bu konuyu başka bir hocam ile çalışıp, tamamladım. Kısa bir süre sonra Dayton Antlaşması oldu. 1990 yılının sonunda Kosova krizi patlak verdi. O zamanlardan itibaren de sadece Yugoslavya’da değil tüm Balkanlar’daki gelişmeleri, olan biteni takip ettim, ediyorum. Sonra tez gelişti, 2002’de Yugoslavya Neden Parçalandı? Balkan Dramının Perde Arkası ismiyle kitap oldu. 2015’te de genişletilmiş baskısı çıktı. Bundan ayrı, akademisyen olarak da yaklaşık yirmi yıldır Balkan gelişmeleri üzerine ders vermekteyim.

HD: Daha gerilerden sürüklemek istiyorum süreci. En başa, Yugoslavya’nın nasıl kurulduğuna, 1918’e gidelim isterim.

Devam edecek …   

1 Kaplanın Karısı / Tea Obreht

2 Vatanım Yugoslavya / Goran Voynoviç

3 Acı Bakanlığı / Dubravka Ugresic

4 İncir Kuşları / Sina Akyüz

5 Sevdalinka / Ayşe Kulin

6 Drina Köprüsü / Ivo Andric

7 Yugoslavya Neden Parçalandı? Balkan Dramının Perde Arkası Prof. Dr. İrfan Kaya Ülger

8 Bosna’da Açan Bir Nefestir Zambak Çiçeği / Zeynep Işıl Hamzıç / Boşnak Haber

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüzyıllık Yalnızlık Latin Amerika'yı N..Oggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Nedim Dertli

3 Haziran 2025

Sebastião Salgado: Görsel Antropolojid..

Salgado, kamerasını bir sahne, bir anlatı zemini ve sözcüklere ihtiyaç duymadan etik bir çağrı mekânı olarak kullanır. Belki de bu yüzden onun anadili “fotoğraf”tır.Brezilya’nın Minas Gerais bölgesinde –8 Şubat 1944, Aimorés– seki..

Devamı..

Mişima Efsanesi

Erhan Sunar

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024