Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

30 Ağustos 2023

Öykü

Bireysel İhtiyaç Kredisi

Ekin Deniz Kuzu

Paylaş

1

0


1

Çok uzun zamandır tatile gitmiyorum. Sırf denize girmek için para harcamak bana aptalca geliyor. Tatile gideceğim diye ayağa kalkıyorsun, daha çok yorularak oturuyorsun falan. Gelemiyorum böyle şeylere. Ben yavaş bir adamım. Bu arada herkese selam, adım Cemil. Hatırlayanlarınız varsa umarım özlediniz, karşılaşmayalı uzun zaman oldu.

Yine de ilk defa bu yıl, Instagram’da veya orada burada tatilden fotoğraflarını paylaşan insanları kıskandığımı fark ettim. Acaba nereden buluyorlardı bütün bu paraları; kaldıkları otellere, insanlıktan nasiplerini alamayıp kendine azıcık bile saygıları olmadıkları için gittikleri beach club’lara, her akşam içki ve eğlence sofralarına. Bir gece sarhoşken dayanamadım, Cansu’yu aradım. Severim Cansu’yu. İyi kızdır. O sıralar o da tatildeydi, Datça’daydı yanlış hatırlamıyorsam. Sanki yüz yıldır orada gibiydi.

 “Senin içini bilirim Cansu’cum ben,” dedim. Bir şirketin insan kaynaklarında çalışıyorsun. Üst kademe bir pozisyonda da değilsin. Annen ev hanımı, baban matematik öğretmeni. Allahın Çorumu’nun Ağaççamı diye bir köyünde eviniz var. İnternetten baktım, 2021 nüfusu 492’ymiş. Sen İstanbul’da zaten kiradasın. İki ay önce ev sahibinle neredeyse mahkemelik oluyordun. Beş bin lira kiranı, şrak diye on bine çıkardı. Üç gün içtik efkârdan. Üç gün içtiğimiz için paran kalmadı, gittin babanın sana zor günler için verdiği altınlardan birini sattın. Senin Çeşmelerde falan bu kadar uzun tatil yapacak paran olamaz. Olamaz ya sadece, olamaz, olmamalı. Nasıl ödüyorsun bu paraları?” Bir süre cevap vermedi. Hattın koptuğunu düşündüm. Belki de gürültülü bir mekânda olduğu için duyamamıştı beni. Ama sonra canımın sıkkın olup olmadığını sordu, sesim iyi gelmiyormuş. Bir problem mi varmış, öyleyse bir beş dakikaya falan daha sakin bir yere geçip arayabilirmiş. Canım sıkkındı da bu yeni bir haber değildi ki. Sonuçta bir cevap istiyordum, dertleşmek değil. “Söyle Cansu,” dedim. “Kurtar beni bu dertten.”

İş Bankası’ndan kredi çekmiş. Bireysel ihtiyaç kredisi. On beş bin. 2.60 faizli. 12 ay vadeli.  

2

Bir sene falan önce iş değiştirmiştim. Dergicilik canıma tak etmişti. Ülkenin kültür sanat dünyasına katkı sunmasam da olurdu, yokluğum fark edilmezdi. Şansım yaver gitti, ayrılıktan sonra çok geçmeden yurt dışına iş yapan bir tekstil şirketinde iç ve dış yazışmalardan sorumlu bir masa aldım. Sonra komik bir şey oldu. Yaz gelince şirket herkese ikramiye vermeye karar verdi. Böylece tatile falan gideceklere yardım olurmuş, onlar için o kadar çalışıyormuşuz, biz zaten ufak bir aileymişiz, hepimiz birbirimize iyi bakmalıymışız. Başta şaka sandım. Baktım ciddiler, yazışmaları falan ben hallettim. Sonra da çok cüzi, göstermelik bir meblağ ödeyeceklerini düşündüm. Birkaç gün sonra sabah uyandığımda cep telefonuma para geldiği bildirimini gördüm. Kişi başı yirmi beş bin lira yatırmışlar. Hayatımda ilk defa mutluluğu gerçekten tattım. Tadını neye benzetebilirim bilmiyorum. Muhtemelen çok güzel bir kadını öperken, aynı zamanda çok güzel başka bir kadınla daha öpüşmek gibiydi. Üstelik ayrıca iki güzel kadın daha beni öpmek için beklerken.

3

Gittim ilk iş kendime bir yemek ısmarladım. Ekspres İnegöl Köftecisi’nde, bir buçuk köfte, üstüne kemal paşa. Sonra parayı kenara koymayı düşündüm. Zor günler için emniyet kemeri. Birkaç hafta böyle geçti. Her akşam banka hesabımı açıp karşıma koyuyordum ve beraber bira içiyorduk. Mutluyduk, birbirimize yetiyorduk. Fakat hızlı yükselenin hızlı düşeceğini hesap edememiştim.

Birkaç hafta sonra bu mutluluk üzerimde ağır bir yük olmaya başladı. Ne kadar uğraşsam da başka şey düşünemez oldum. Toksik bir ilişkiye, kötü bir bağımlılığa döndü aramızdaki. Boş kaldığım her an banka hesabımı açıp bakmak zorunda hissediyordum. Metroda, işyerinde, tuvalette, televizyon seyrederken, uyumadan önce. Hani böyle ince bir çizgi vardır, bir ilişkideyken onu bitirmenin size daha iyi geleceğini bilirsiniz ama kendinize bunu söyleyemezsiniz ya. Bir şeyin, bir olayın veya işte bilmiyorum, bir problemin o fitili ateşlemesi gerekir. Bizim ayrılığımız da şöyle oldu.

Akşamlardan bir akşam eve geldim, moralim bozuk. Bir buçuk gündür birbirimizin yüzüne bakmıyorduk. İçimde tuhaf bir mide bulantısı vardı. Sersem gibiydim, yorgundum. Sıcak bir duşa girersem bulantıma iyi geleceğini düşündüm. Hemen soyundum dökündüm, attım kendimi banyoya. Gözlerim kararacak gibi oldu, tüm vücudum titriyordu. Düşüp oramı buramı kırmayayım diye oturdum fayansların üzerine. Derken karnımda dehşet bir öfkenin kabardığını hissettim. Hışımla çıktım banyodan. Aldım banka hesabımı karşıma. Cesaretimi ciddiyetimle karıştırdım. Sonunda ayrılmamız gerektiğini, böyle devam edemeyeceğini söyledim. Bu zor bir karardı benim için ama gerekliydi. O da biliyordu bunu, hissetmemiş olamazdı. Durduğumuz yerde duruyorduk, birbirimizi aşağı çekiyorduk. Evet, ilk zamanlar çok güzeldi. Birlikte hayaller kurmuş, umutlarımızı yeşertmiştik. Yine de ipin ucu kaçmıştı. Belki şimdilik canımız yanacaktı ama bu kararı verdiğim için zaman geçtikçe mutlu olacaktık. Karşı çıkmadı. Tek kelime etmedi. El sıkıştık. Yatağa uzandım. Bir sigara yaktım. Yıllık iznimi kullanmaya karar verdim. Akyaka’dan ev tuttum, dönüşümü de almadım. Onaya basarken kalbim titredi.

4

Tatil yapmayı ve bu kadar sıcakla boğuşmayı unutmuşum. İlk iki günümü tuttuğum evle tekel arasında geçirdim. Gün boyunca bir sürü insan sokaktan mayolarıyla havlularıyla denize doğru gidiyorlardı. Akşama kadar kalıyorlar, aynı enerjiyle geri dönüyorlar, birkaç saat sonra da şıkır şıkır giyinip geceye akıyorlardı. Ben de bu rutinin bir parçası olmaya karar verdim. Demek ki tatil hâlâ böyle yapılıyordu.

Rutine başladığım birkaç günde, herkes gibi denize karşı bağışıklığımın yüksek olmadığını anladım. Onlar nasıl bu kadar çabuk alışabiliyorlardı ki. Bizim gerçekliğimiz sabah dokuz metrobüsü, akşam altı metrosu değil miydi? Ne ara hepimiz deniz, kum, güneş insanları olmuştuk. Sadece sahilde otursam bile belki de güneş yüzünden çok yoruluyordum, akşama pertim çıkıyordu, gece dışarı çıkıp birkaç bira içtikten sonra patates çuvalına dönüyordum. Denizle gece arasına yeni, daha sakin ve mümkünse klimalı bir rutin koymalıydım. Sonunda bir kafe keşfettim. Sessiz sakin bir kafeydi. Denizde geçirdiğim süreyi kısaltıp gece kabına su olmadan önce bu kafeye gitmeye başladım. Böylece ne zamandır yazmak istediğim romanım için biraz çalışabilirdim. Hedefim bir polisiye kitabı yazmaktı. Az biraz çalıştım da zaman içinde üstüne. Boru değil, on sayfasını yazmıştım. Bir şekilde yayımlatmayı becerirsem, bir kanala senaryosunu satabilir ve güzel para kazanabilirdim. Yine de bunlar çok uzak bir hayallerdi ve ben hayallerimize çalışarak ulaşabileceğimize inanmıyorum. Son zamanlarda bir hırsızın aklıseliminin çalışarak bir şeyleri başarabileceğine inanan kimselerden çok daha kuvvetli olduğunu düşünüyorum, istemeden.

Kafeye gelip giden çok güzel kızlar vardı, ben de hep onlara baktım. Güneş kremlerinden parıl parıl parlayan meme dekolteleri, tüm yılın sütbeyazlığını yeni yeni bırakan bronzdan sütun gibi bacaklar, renk renk ojeli tırnaklar, güneşin açtığı ve tuzlu suyun beslediği harikulade saçlar. Öpücükler, sarılmalar, kahkahalar. Onları seyretmek dünyanın en güzel romanından daha güzeldi.

Hele bir kız vardı ki. Allahlık. Sarışın. Saçlar omuzda. Yemyeşil gözler. Orman olsam kıskancımdan erozyona uğrardım. İncecik bir vücut. O kadar orantılı bir vücudu vardı ki Da Vinci imana gelirdi. Kızın adı Burcu’ymuş, başkalarıyla konuşurken duydum. Sık sık geliyordu kafeye, çok emin değildim ama kafenin sahibi adamın kızı olduğunu düşünüyordum. Çok gençti bana göre, on yaş falan vardı muhtemelen aramızda. O gençlik enerjisini bilirim çünkü, yirmili yaşların başında değilse benim de adım Cemil değildi. Çoğunlukla denizden çıkıp gelirdi. Ayaklarında kum olurdu, parmak arası terliklerini şap şap şaklatırdı yürürken. Bayılıyordum o sese. Keşke tabanlarında beni de şaklatsa. Acayip mutlu bir kızdı. Her şeye gülüyordu. Ben de o yaşlarda mutluydum, dünya ipimde bile değildi. Sonra o ipin ucunu yakalamak için hayatımı satılığa çıkardım. İyi bir maaşa ruhumun kıçı bedava.

5

Sonra tanıştık biz Burcu’yla.

İnsanların neden tatili bu kadar büyüttüklerini hâlâ pek anlayamasam da kendimi daha kötü hissetmiyordum. Belki de ben yalnız tatil yapmaktan hoşlanıyordum, hepsi bu. Otuz iki yaşında bunu çözmek de bir şeydir.

Şimdi. Bir gece her zamanki gibi bara gittim. Cuma günüydü ve hafta içine göre daha fazla kalabalık vardı. Bilgisayarımı falan almıştım yanıma. Bira içerken bir şeyler yapıyormuş gibi gözükmek hoşuma gidiyordu. Ne aptalca.

İçeride canlı müzik vardı. Bildiniz o canlı müziği. Yazlık yer grubu. Son derece yeteneksiz ve sarhoş tipler, berbat repertuar. İlk dört biraya kadar dayanması güçtür, dördüncü birayla beraber eğlence başlar. Kendime alan tanımak için sokaktaki sandalyelerden birine kuruldum. Ismarladım bir bira, açtım bilgisayarı. Hem etrafı seyrediyorum hem bir şeyler okuyorum hem arkadaşlarla yazışıyorum falan. Biraz böyle geçti.

Üçüncü biramı ısmarlar ısmarlamaz, omzuma bir el dokundu. Döndüm, Burcu. Otuz iki diş gülümsüyor. Üstünde kırmızı bir şort tulum. “Sen ne yapıyorsun burada?” dedi. Afalladım da çaktırmadım. Acaba tanışmıştık da ben mi hatırlamıyordum. Ayrıca hakikaten, ben ne yapıyordum ki burada?

“Oturuyorum,” dedim, salak gibi. Güldü, ben de güldüm.

“Yok canım, ben de dans ettiğini sanmıştım.”

“Pek aram yok ya dans etmekle, beceremiyorum ben.”

“Seni bizim kafede görüyorum, değil mi? Ne zaman gelsem karşında bilgisayarın var. Ama bir şey yaptığın da yok.”

“Beni izlediğini bilmiyordum valla.”

“E sen beni sürekli izleyince, dikkatimi çektin.”

Utandım. O kadar belli etmişim demek ki. Hırbo muydum acaba. Umarım yüzüm sandığım kadar kızarmamıştı. Tam bir şeyler geveleyecektim, biram geldi. Genç bir çocuktu getiren. Burcu’yu tanıyordu herhalde, selamlaştılar. Bizimki bir tane de kendine istedi. Masaya mı getirsin peki? Masaya getirsin. Aha dedim, bu gece dananın kuyruğu kopuyor.

“Ne iş yapıyorsun?” dedi, yanıma oturunca. Sigara paketimden aldı, çaktı, yaktı bir tane sormadan. Kendine özgü bir iletişim biçimi vardı. Rahat hissettiriyordu insanı. Ben o kadar rahat değildim sadece. Yine de, nasıl anlatsam, onun yanında kendim gibi olmak zorunda değildim sanki ve buna dair hiçbir suçluluk da duymayacağımı hissediyordum. İnsanlar genelde yalnızca birkaç kişinin yanında kendileri gibi olabildiklerinden, o seçilmişler dışında da öyle hissetmediklerinden yakınırlar. Bana kalırsa başkası gibi olmakta sorun yok, sadece sonrasında bunun suçluluk duygusunu taşımamak lâzım. Her şey düz olsaydı, neyin ne keyfi kalırdı ki? Belki biraz da bu yüzden, biraz da Burcu’yu etkileyebileceğimi düşündüğüm için ona yazar olduğumu söyledim. Hiç şaşırmadı. Birkaç yazar arkadaşının olduğunu söyledi. Birinin kitabı daha yeni çıkmış hatta. İlhan Erman. Duymuş muyum daha önce? Hiç de duymamıştım valla. Muhtemelen sersem herifin tekidir. Yazarım ayağına ortamlarda hava basıyordur. Eh, yazarlıkta para yok. İnsana kalırsa üç beş kuruşluk havası kalıyor sadece. O da yersen. Ayrıca Burcu’nun üstünde dümdüz bir yazar olmam umduğum kadar bir etki bırakmamıştı. Tanıdığı birkaç yazardan biri olmak da istemediğim için aslında senarist olduğumu söyledim. Bir sürü dizilerde çalışmıştım. Dijital platformlardan tut ulusal kanalara. Ohooo. Bir anda tüm çevrem ünlü oyunculardan, yönetmenlerden falan geçilmez oldu. Uydurdukça uydurasım geldi, ne yalan söyleyeyim.

Turnayı bu kez gözünden vurdum. Daha önce hiç senarist birini tanımamış. O da aslında böyle şeyler yapmayı çok istiyormuş. Bir süredir yardım alıyormuş hatta. Hayaliymiş bu meslek. Son zamanlarda bir mentorun seanslarına katılıyormuş. İyi de geliyormuş ona. Sanatçının yolunu izliyorlarmış.

Ukalalığım tuttu, başladım ahkâmları kışlık odun keser gibi kesmeye: Atölye matölye diye diye soyuyorlardı insanları. Gerek yoktu böyle şeylere. Mesela ben, bu kadar aranan bir senarist olarak hiçbir atölyeye katılmamıştım. Kolay mıydı, değildi. Yine de tüm zorluklara göğüs gerip başarmıştım. Ben başardıysam, başkaları da başarabilirdi. İşin özü inanmaktı, gerisini boş vermeliydi. Uzun uzun konuştuk. Ne kadar yalan söylediğimi saymaya kalksam matematiğim yetmez.

Bir süre sonra arkadaşları da geldi yanımıza. Birkaç herif, birkaç kız. Hepsi benzer yaştaydılar. Onlarla da lafladık biraz. İçkinin verdiği izin belgelerinin gücüyle büyük büyük hayaller çıktı masanın üstüne. Mesela heriflerden biri kendini tanıtırken birkaç seneye ülkenin en ünlü müzisyenlerinden olacağını söyledi. Merak ettim öyle deyince, şarkılarını sordum. Daha yayınlanmış bir işi yokmuş. Güldüm, kahkahalı falan. Tutamadım yani. Ben gülünce masada ölüm sessizliği oldu. Birbirlerinin isteklerine ve hayallerine böyle tepkiler vermiyorlarmış. Gülmek yerine saygı duymak lâzımmış. Ne diyebilirim ki.

Saat yarıma doğru alelacele kalkmaya karar verdiler. Muhabbet de iyi gidiyordu, acaba ben çok içip azıtmış mıydım, bilemedim. Alınganlığım tuttu. Bozuldum hareketlenmelerine. Burcu fark etmiş olacak ki köşeye çekti beni. Ben de geceyi beraber geçireceğimizi sandığımı söyledim. Böyle yangından mal kaçırır gibi gitmesine üzülmüştüm. Gitmese olmaz mıydı, biraz daha kalsa en azından. Beraber sahile gitsek, güneşin doğuşunu izlesek, sohbet etmeye devam etsek, tekel yok muydu buralarda, bir şişe şarap alsak, hatta tekele bile gerek yoktu, bardan alırdım ben şarabı. Güldü. Ne güzel gülüyordu. Biraz düşündü. İkna ettiğimi sandım.

“Paran var mı?” dedi birden. Anlamadım. Ne parası, ne alaka, neden, ne oluyor.

“Var, var galiba. Neden ki?” dedim. Almak istemediğim bir cevapla karşılaşmaktan çok tırsıyordum.

“500 doların var mı?”

“Burcu… Ben…”

“Var mı yok mu?”

“Var, var da…”

“Bak, şurada ATM var, gördün mü? Gidip çekip gel. Bekliyorum.”

“Burcu, ne oluyor ya? Neden? Neden ki?”

“Bizimle gelmeni istiyorum. Seni bırakmak istemiyorum. Ama çabuk ol, yarımı geçmeyelim. Randevumuz var. Ben bir şekilde ikna ederim hocayı.”

“Ne hocası abi? Ne diyorsun sen? Nereye gidiyoruz? Ne oluyor?”

“Cemil. Benimle gelmek istiyor musun, istemiyor musun? Yolda anlatırım, söz, her şey yolunda. Ama şimdi vaktimiz yok. Gelmeyeceksen benim gitmem gerekiyor.”

6

Herifçioğullarından birinin Clio’sunda dağlara doğru sürdük arabayı. Burcu ve ben dahil, altı kişiydik. Diğerleri başta sorun çıkardı, gelmemi istemediler. Burcu ikna etti, ben genel olarak sustum. Analarımızın nikahının dahi uğramadığı yollardan geçtik, yaklaşık yarım saat sonra etrafta inlerle cinlerin bol gollü top oynadığı bir evin önünde kontağı kapattık. Ev üç katlıydı, klasik Muğla evlerine benziyordu. Nedense tüm odaların ışıkları açıktı, açık perdelerden ve pencerelerden sokağa taşan ışık parçaları önümüzü aydınlatıyordu. Diğerleri önde biz Burcu’yla arkada kapıyı çaldık. Orta yaşlı bir adam açtı kapıyı. Hiçbir şey demeden herkesi içeri aldı. Kimliğim sorulabilir diye cüzdanımı çıkarmıştım, adam sadece bana bakıp dudaklarını aşağı büktü, o kadar.

Bir hole açıldık. Bomboş. Sıfır eşya. Duvarlar da bomboş. Düz beyaz. İnceden inceden tırsıyordum, Burcu elimi tutuyordu. Yine de herkes çok rahat gözüküyordu, artıydı bu. Bizi içeri alan adam yol gösterdi, ikinci kata çıktık. Odalardan birinin kapısını açtı. Bomboş. Sadece yerlerde çember yapılmış büyük minderler. Her minderin yanında, herhalde kişiye özel büyükçe birer bardak ve kül tablası. Beklememiz gerektiğini, birazdan hocanın geleceğini söyledi. Paşa paşa oturduk. Kimse konuşmuyordu. Ben de konuşmadım. Ne diyecektim ki zaten. En azından böbreğim gidecekse Burcu’ya gitsin bari.

Birkaç dakika sonra başka bir adam geldi açtı kapıyı. Hoca dedikleri buydu herhalde. Altında siyah şalvarımsı bir pantolon, üstünde de yine düz siyah bol bir tişört vardı. Hiçbirimize aldırış etmeden yerine oturdu. Kimsenin günahını almayayım ama bu gittiğim kafenin sahibine pek bir benziyordu. Çok içkili olduğum için üstünde durmadım, öylesine benzetmiştim herhalde. Kafayı kaldırınca beni gördü. Gülümsedi. Burcu, adamın konuşmasına kalmadan atladı ortaya. “Hocam,” dedi. “Bu arkadaşımız Cemil. Yeni tanıştık. Kendisi çok yetenekli bir senarist. Ona yardım edebileceğinizi düşündüm. Umarım kızmadınız. Seanslarımıza destek olmak için ücretini de getirdi.” Adam elini kaldırıp Burcu’yu susturdu, sakindi ama. Kızgınlık falan yoktu hareketlerinde. Herhalde kovulmayacağım diye düşündüm. Sonra adam kaldırdığı elinin yanına diğerini de kaldırdı, kucak açar gibi açtı ikisini. Göğsü ve kuvvetle muhtemel yaşına bağlı ortalama bir karpuz boyutundaki göbeği çıktı ortaya. “Gel bana canım,” dedi. Ne bahsettiğini anlamamıştım. Öyle kolları açık bakıyordu bana. Burcu kafasıyla “git” diye işaret etti. Kalktım ben de, çömeldim, sarıldım. “Hoş geldin aramıza Cemil,” dedi. Yanağıma iki kere pat pat diye vurdu. Sonra yerime geçmemi istedi. O kadar sarhoştum ki, mantıksız her şey son derece mantıklı geliyordu. Dönüp yerime oturdum. Burcu’nun gözlerinde safi gurur vardı. Mutlu olmuştum.

“Şimdi canlarım,” dedi adam. “Buraya gelen herkesin hayatla bir meselesi vardır. Bu meseleleri bazısı yazarak, bazısı bir enstrüman çalarak, bazısı da renklerle oynayarak çözmeye çalışır. Boşunadır bu. Kendi kuyruğumuzu yemeye çalışırız. Halbuki hiçbir şeyi çözemeyeceğimizi kabul etmeliyiz. Çünkü çözdüğümüz takdirde, bizden geriye hiçbir şey kalmaz. Bizim gibilerin de en büyük problemi budur. Çözüp rahatlamak mı isteriz, hayatımız boyunca bunun mücadelesini vermek mi?”

Adam sözünü bitirdiğinde kapı açıldı, bizi içeri alan herif elinde bir şişeyle geldi. İçinde şeffaf bir içki. Tek tek tüm bardaklara aynı özenle içkiyi doldurdu, tüm tablalara da birer sigara koydu. Hocaya başıyla selam verdi, çıktı. Hoca da ardından ayağa kalktı: “Bugün, bu gece burada içinize dönmenizi istiyorum. Kanınızda çiçekler açsın. Kalbiniz çimenler pompalasın, kasıklarınız okyanuslara dolsun. Birbirinizden korkmayın. İçinizi açın. Dünyanın ritmine kulak verin. Bağırın, çağırın, seslenin. Burada sizi kimse duyamaz. Gevşeyin. Yalnızsınız. Birbirinize aitsiniz. Bu aitliğin keyfini çıkarın. Sabah olunca deneyimlerinizi konuşacağız.”

Ben daha ne olduğunu anlayamadan herkes kül tablalarındaki sigaralarını yaktı, üstüne de bardakları fondip etti. Burcu’ya dönüp bunun ne olduğunu sordum. İçki miydi ki bu. Valla hayatta bir kadehi daha kaldıramazdım. Kusardım ortalığa çeşme gibi. Burcu cevap vermeden, “iç iç” yaptı eliyle. Şöyle bir kokladım, kokusu da yoktu ki. Su, belki. Dilim damağım da kurumuştu. Diğer tipler, oturduğu minderde aşağı kaymış, sanki sırt üstü denizde yüzüyorlarmış gibi kollarını yana açmıştı. Ben etrafa bön bön bakarken Burcu elimi tuttu. Daha fazla uzaklaşmadan onu yakalamamı söyledi. Onunla birlikte olmak istemiyor muydum, öyleyse ne duruyordum. Sonra tulumunun düğmelerini çözdü. Gözleri gözlerimde. Siyah sutyenini gördüm. Dönüp bardağı tek dikişte bitirdim. Başımı kadınımın kollarına bıraktım. Sanırım ereksiyon oluyordum. Bir anda her şey karardı.

7

Uyandığımda gün yeni yeni aydınlanıyordu. Bir anlığına nerede olduğumu, kim olduğumu hatırlayamadım. Adımın Cemil olduğu aklıma gelir gelmez ayağa fırladım, çırılçıplaktım ki hayatta böyle uyumazdım. Dün gece. Bar. Burcu. Diğerleri. O ıssız yerdeki ev. Kâhya. Hoca. İçki. Hafızamın kalanı kapkaranlık.

Sokaktan denize giden yazlıkçıların sesleri doldu kulağıma. Pencereye yapışıp kuş görmüş kedi gibi aşağı baktım. Kaç gündür gördüklerimin aynısı, her şey aynı. Felaket susadığımı fark ettim. Gidip içeri baktım; tuvalete, mutfağa, salona. Boş. Salonda oturdum. Gülmeye başladım. Saçma bir rüyaydı işte. Yüzümü yıkadım, su içtim. Biraz kendime geldim.

Üstümü başımı nerede çıkarmıştım acaba. Baktım baktım, bulamadım. İçimi bir korku kapladı. Ulan, yoksa. Dal taşak evin altını üstüne getirdim. Telefonum, bilgisayarım, cüzdanım da yoktu hiçbir yerde. Mala döndüm. Başıma bir bokların geldiği belliydi, durmanın anlamı yoktu. Giyinip hemen dışarı koştum, kafeye. Ağızlarına sıçacaktım onların. Beni soymak neymiş, gösterecektim. Jandarmadır, polistir, askerdir, generaldir, ne varsa toplayacaktım ortaya.

Kafenin önüne geldiğimde kepenklerin kapalı olduğunu gördüm. Kimsecikler gözükmüyordu etrafta. Kepenklere abandım. İçeriyi duyarım diye kulağımı dayadım. Tık yok. İki blok yanda bir emlakçı vardı, gittim, gençten bir çocuk vardı içeride. Ustacım, dedim. Böyle böyle. Kafedekiler nereye gitti, sen biliyor musun? Dün gece kapadıklarını, bu sabah da açmadıklarını söyledi. Oranın asıl sahibi geçen sene dükkânı devretmiş, bu yeni alanlar da bazen açıp bazen böyle kapatıp giderlermiş. Böyle esnaflık olmazmış, ihtiyaçları yokmuş herhalde. Başımdan aşağı kaynar sular indi. Bayılmak üzereydim. Yığıldım sandalyelerin birine. Çocuktan izin isteyip polisi aradım. Birazdan geleceklerini söylediler. Çok yalnız hissettim. Cansu’yu aradım. “Evet, Cemil. Gerçekten 2.60 faizle 12 ay ödeyeceğim bu krediyi,” diye açtı telefonu.

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Yüz Yıllık YolculukFaruk Ulay
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

27 Ocak 2026

Natalie Haynes ile Hayatındaki Kitapla..

Okumaya dair en erken anım Russell Hoban’ın yazıp Lillian Hoban’ın resimlediği Harvey’s Hideout. Harvey, kız kardeşinin korkunçluğundan şikayetçi olan bir misk sıçanı. Ama kız kardeşi Mildred da ona karşı aynı şeyleri hissediyor. Bu kitabı okuduğumda san..

Devamı..

Uyanmanın Yanıcığı

Tuğçe Vural

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024