Birhan Keskin: “Oysa yürüyüp gitmemiz lazım...”

Birhan Keskin: “Oysa yürüyüp gitmemiz lazım...”


Twitter'da Paylaş
0

Dilek Emir: Soğuk Kazı, Y’ol’dan dört yıl sonra yayımlandı. Bu kez daha uzun bir ara. Öteki kitaplarınızın arasında böyle bir süre yok. Soğuk Kazı’nın serüveni ötekilerden farklı mı?

Birhan Keskin: Soğuk Kazı’nın serüvenini neredeyse unuttum. Çünkü yayımlanalı üç yıl filan olmak üzere. Onunla ilgili söyleyeceklerimi kitap çıktığında birkaç röportajda anlatmıştım. Şimdiyse ondan epey uzaklaşmış durumdayım. Her kitabın serüveni kendince tabii. Bazı kitapların yolu kendiliğinden kolaydır. Soğuk Kazı öyle değildi ama.

DE: Birhan Keskin ilk şiirlerinde de neredeyse bugün bulunduğu düzeyde şiirler yazıyordu. Bunun ardında nasıl bir hazırlık süreci vardı?

BK: İlk kitaptan itibaren aynı düzeyde şiirler yazdığımı söylersek, bu bence yolculuğu da, olgunlaşmayı da göz ardı etmek olur. Ben kendi adıma başından beri aynı düzeyde şiirler yazdığımı söyleyemem. İlk şiirim ile ilk kitabım arasında yaklaşık yedi yıl var. Bunu uzun bir hazırlık süreci olarak görebiliriz bir yandan, ama yine de ilk kitabıma bakınca epeyce acemilikler görüyorum.

DE: Şiirinizde yeryüzü sesleri ve biçimleriyle oyunlar oynuyorsunuz. Okurken duyduğumuz sesler şiirinizi âdeta yırtarak içinden geçiyor. Siz de böyle düşünüyor musunuz? Bu seslerin kaynağı nedir?

BK: Yeryüzüne bakmak her şairin, her anlatıcının işi olmalı... Ben açıkçası Yeryüzü Halleri ile birlikte uzun uzun sanırım çok fazla baktım yeryüzüne. Yeryüzüne ve onda barınan bütün varlıklara yeterince göz alıcı bir şekilde bakarsanız, ki zaten göz alıcıdır yeryüzü, o sesleri duyarsınız. İçi çok geniş bir varlıktır insan.

DE: Bir yerde, her kitabınızın bir omurgasının olduğundan söz ediyorsunuz. Bir kitabı oluşturma süreciniz nasıl ilerliyor, nasıl evriliyor?

BK: Bunu tam olarak bilmiyorum açıkçası. Her kitap kendi sürecinde, kendi yolunda pişiyormuş gibi geliyor bana bazen, bazen içerde bir şeyler kendince kaynıyor. Ancak ben bir noktadan sonra bazı şiirleri eleyerek, bazılarını tekrar yazarak kitaba müdahale ederim. Bir de şu var tabii; aslında bir dönem, diyelim ki üç dört yıl boyunca, “nereye”, “ne”ye doğru baktığınız da o kitabın omurgasını belirler.

DE: Kitaplarınızın hangisinde bir dönüm noktası yaşadığınızı düşünüyorsunuz? Hangi kitapta bir şeyler değişmeye başladı? Belki bu soruya iki taraftan, sizin içinizde yaşananlar bakımından ve okurların sizinle yaşadıkları bakımından bakılabilir.

BK: “20 Lak Tablet” sanırım. Sağlam bir depresyon geçiriyordum. İlaç kullanıyordum. Bir arkadaşımla bir yerde oturuyorduk. Şiir yazabiliyor musun, dedi. Ben de az önce eczaneden aldığım ilacı sardıkları kâğıdın arka yüzünü açtım, hiçbir şey yazamıyordum. O kâğıdın arkasına, alt alta çizgiler çizdim. 20 tane düz çizgi çizmişim. Al bak, işte bu, dedim. İlacın altbaşlığı 20 Lak Tablet idi. Benim için böyle bir hikâye var, okurun hikâyesini bilemem. Ben okur karşısına pek çıkan ve okurla karşılaşan biri değilim.

DE: Size şiir arkeoloğu diyenler var. Sizin için bunun anlamı nedir?

BK: Çok fazla bir anlamı yok. Bana yapılan iltifatlara da, eleştirilere de bakmamayı öğrendim. Onlara bakarsak o cümlelerin içinde donar kalırız. Oysa yürüyüp gitmemiz lazım...

DE: Sizden sonra gelen şairleri izliyor musunuz? Genç şair, şiirimizin geçmişinden ne kadar kopmalı, ona ne kadar bağlanmalı?

BK: Genç şair, adı üzerinde önce genç olmayı bilmeli. Gençliğin özelliklerini taşımalı. Kendi yaşının şiirini yazmalı. Genç şairlerin bir bölümünü izliyorum evet. Ama hepsini izleyebildiğimi söyleyemem. Mesela İlhan Berk hepsinden haberdardı, hepsini dergilerden, kitaplarından takip eder, izlerdi. Ben bu anlamda daha içedönük, sınırlı biriyim. Ama bire bir ilişki kurduğum, dosyalarını okuduğum pek çok genç de var.

DE: Sema Kaygusuz’un Karaduygun anlatısında bir kişilik olarak belirdiniz. Bir anlatı kişisi olmanın bir duygusu var mı?

BK: Var evet. Hoş bir duygu. Yaşarken kendi çağdaşınız bir yazar tarafından bir anlatının içine davet edilmek güzel bir duygu. Edebiyatımızda da nadir bulunan bir tutum.

DE: Günleriniz nasıl geçiyor? Yazma ritüelleriniz var mı? Günün hangi saatinde, nerede yazarsınız? Bunlardan da söz edelim mi...

BK: Ben genellikle baykuş tabir edilen gece-yaşarlardan biriyim. Dolayısıyla yazmak da genelde geceye denk geliyor. Hiçbir ritüelim yoktur. Şiir kendisi gelirse yazarım zaten. Yoksa şiiri zorlamam. Uzun aralar verdiğim olur. Yaşadığım evde, kendi odamda, kucağımdaki bilgisayarda yazarım. Nadiren küçük bir deftere bir şeyler not ettiğim olur. Öyle özel kalemlerdi, defterlerdi, masaydı filan, onlar yok benim hayatımda.

DE: Şiirin yaşadığımız bu çok sorunlu hayatın içinde nasıl bir anlamı var? Yoksa anlamını yitirebilir mi?

BK: Şiirin kendi gerçekliği ile bildik dünyanın gerçekliği bazen birbirlerinin tuhafına gitse bile... şairi için şiir hep anlamlı kalacak. O çok sorunlu hayatı anlatacak. Şiirin var olması için okura değil, onu yazacak şaire ihtiyacı vardır. Şair olduğu sürece şiir de var olacak.

DE: Bundan sonraki şiir kitabınızdan söz etmek ister misiniz?

BK: Soğuk Kazı’dan sonra açıkçası çok fazla bir şey yazmadım. Yani henüz kayda değer, sözünü edebileceğim bir şey yok.

Fotoğraf Muhsin Akgün


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR