Bize En Çok Sonbahar Yakıştı
9 Haziran 2019 Öykü

Bize En Çok Sonbahar Yakıştı


Twitter'da Paylaş
0

Martı çığlıkları. İyot kokusu. Islak banklar, boyaları aşınmış. Sahil yolunun gürültüsünü savuran rüzgâr. Vapur seslerini üzerimize seren, boğazın İstanbul kokulu nemi. Yirmi iki yıl sonra, bıraktığım yerde yine bir İstanbul sonbaharı.

Caddeyi geçerken Nevin elimi tuttu. İçinden geçtiğim ve içimden geçen fırtınayı hissetmişti belli ki. Boğaza baktım. Yirmi iki yıl evvel baktığım yerden. Üsküdar Sahili, Kız Kulesi, martılar… Koca Şehir! Hem çok içimizde bir yerdeydin hem çok uzakta. Bak yine beraberiz umudun ve umutsuzluğun kenti.

Denize yaklaştıkça elimi usulca bıraktı. Umutlarımızı boğazın köpüklerine döküp gittiğimiz yerde durup, acıyla yüzleşmem için.

Annemle babamın şuradaki bankın iki ucuna bitkin halde kendilerini atışlarını hatırlıyorum. İki yabancı gibi, iki ucuna ayrı ayrı iliştiler. Aralarındaki boşluk bir daha asla kapanmadı. Gidip aralarına oturtmak istedim altı yaşındaki bedenimi. Yapamadım. Sonra hangisinin yanına gideceğimi bilemeden öylece izledim onları. Bulutlar denizin üstünü kararttıkça annem ve babam da o grilikte kaybolup gidiyorlardı sanki. Huriye Teyze ve yengem de yan bankta seyirlik sefası tutturmuş gibiydiler. O sıkıntılı günleri geçirmemize sebep olan kendileri değilmiş gibi. Kardeşimi iyileştirmek için ilk kez geldiğim İstanbul’dan, bu buruk anları yüklenip bunca yıl taşıyacağım elbette aklıma gelmemişti. Buna rağmen çocuk aklımla artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını da burada anlamıştım.

İsmi bile konmamış bir bebeğin yaşam umudu için yollara düşüp çırpınışlarımız, bu güz rüzgârıyla buralara gelişimiz… Sonbahar artık hep veda mevsimiydi benim için. Bu şehre ve bize en çok sonbaharı yakıştırışım ondandır belki de.

Huriye Teyzem çocuğu kucakladığı gibi fırlamıştı sofadan. Hayat denilen avluyu bir çırpıda geçip gitti rüzgâr gibi. Ardından annem, ben, İsmail fırladık. Arkasından bakarken ayakkabılarını bile giymeden çıktığını fark ettim. Köyün karanlık sokaklarında çamurlara bata çıka, peş peşe koşarken ayın aydınlığı bir birimizi seçmemize ancak yetiyordu. Bana sorarsanız basit bir ateşti ama aklım da pek erecek yaşta değildim. İsmail elimi kavradı çekelemeye başladı. O zaman biraz daha hızlı koşmaya başladık Huriye Teyze’nin ardından.

Yaklaştıkça bir yandan Huriye Teyze’nin çamurlara batıp çıkan yalın ayaklarının sesini, bir yandan da mırıldanırcasına kendi kendine söylenmesini işitiyordum: “Kırcalı Hoca çok derin hocadır... Yetişmemiz lazım Nazmiye koş kızım... Okutacağız hemen, geçiverecek koş!” Annem ağlamaklı bir ses tonuyla, “Abla iyi olacak değil mi yavrum?” diyordu. Hep sordum kendi kendime, hoca mı derindi, yoksa biz mi çok derininde kalmıştık yeryüzünün?

Evine sorgusuz girdiğimizde camın önünde köşede, yerde belli belirsiz oturuyordu Kırcalı Hoca. Huriye Teyzem feryat figân saydı döktü çocuğun durumunu. Sonra sustu. Hoca mırıl mırıl bir sesle bir şeyler söylendi hiçbirimiz bir şey anlamadık. Sonra yavaş yavaş doğrulup, “İyice bir sıcak tuttunuz mu bunu?” dedi. Annem, “Sabah beri battaniyelere sarılı yavrucağım,” dedi çatallı ağlamaklı kısık sesle. “Soy bunu,” diyerek ayağa kalktı Hoca. Köy evinin tahta tavanına kafası çarpmasın diye boynundan öne eğdi kendini. Uzun beyaz entarisi, kahverengi örme yelek sırtında, başında tuhaf sarı bir üstlükle kapıya doğru yöneldi. Annemin koltuk altına doğru sokuldum.

Kırcalı Hoca’nın bir şeyler aradığını dışarıdan gelen kap kacak tangırtılarından anladım. Sesler kesildikten sonra elinde büyükçe bir testi, bir bakır leğenle odaya girdi. Tahta tabanın gıcırtılarıyla hocanın uğultulu soluğu ve dudaklarını usulca kıpırdatarak söyledikleri birbirine karışıyordu. Aynı köşesine oturdu. Camdan sızan ay ışığının aydınlattığı yere, kilimin mor desenli köşesine leğeni koydu. Testideki suyu bir şeyler mırıldanarak döktü. Sağ tarafında duran küçük maşrapadan avucuna su alıp leğendeki suya serperken bir taraftan da leğene doğru eğilip sert sert üflüyordu. Elini suyun içinde daireler çizerek gezindirirken, İsmail’le Beraber izlediğim kovboy filmindeki Kızılderili reisine benzettim... Yanı başında duran bir çarşaf parçasını bu suya batırıp çıkardı. Biraz sıkıp mindere serdi. Ellerini uzatışından çocuğu istediğini anlayan Huriye Teyzem çıplak bedeni alev alev yanan bebeği uzattı. Hoca ıslak çarşafa bebeği sarınca yavrucak olanca gücüyle ağlamaya başladı. Saatlerdir sessiz, baygın duran bebeğin bu feryadına sevinsek mi üzülsek mi bilemedik. Bir zaman böyle kaldıktan sonra çocuğun üzerini açtı hoca. Sonra Huriye Teyze’me dönüp, “Üç muska yazacağım. Üç köşesine asın evin. Üçüz büyüsü yapmışlar size... Aha bu bebeden vurmuş biri,” dedi. Sonra İsmail’le beni işaret etti. “Üç beş güne kalmaz sırayla şu bebeleri de çarpardı maazallah.”

Şimdi kendi kendime şunu düşünüyorum yıllar sonra; inançları insanı nasıl teslim ediyor bir bilinmeze, ya da bir bilinmez nasıl teslim alıyor inançları tertemiz bu insanları.

Annem ısrarla, “İsmet’e haber edelim Abla, alsın bizi kasabaya götürelim doktor görsün bu çocuğu demeye,” devam ediyordu dönüş yolunda. Eve dönüp ocaklığın yanına yatırıldı bebek. Kırcalı Hoca’nın dediği gibi yün yorganın altında bekletmeye başladılar. Babama haber etsek sabaha burada olurdu. Akşam olmadan da doktor görürdü bebeği. Huriye Teyze, “Meraklanma kızım sabaha kadar başındayım ben. Şifa şu kapının ardında, gün ışırken girip saracak yavruyu,” diyerek teselli ediyordu annemi.  O gece, ertesi gece, sonraki gece akıp geçti. Babama haber edilip geldiğinde artık kasabaya değil şehre gitmek lazım dediler. Geç kalınmış bir şeyler vardı sanki. Evimizden peş peşe koşarak çıktığımız o gece olduğu gibi İstanbul yoluna döküldük. Kucağında bebekle annem, babam, ben, Huriye Teyzem ve yengem…


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR