Şükrü Erbaşİstasyonun önünde durdu. Baş dönmesinin geçmesini bekledi. Bu kolay değildi. Kalabalığın kaybolması demekti. Yüz on yıllık kalabalık ilk kez kayboldu. Tuhaf bir ürperti duydu. Ezik bir hazla çiçeklendi. Yabancılığını ilk kez sevdi. Herkes gitmişti. Bir tek o kalmıştı. Işıklar, ışıklar, ışıklar... her biri bir ayrılık düğünü. Boşluğa gülümsedi. Gülümsemedi de, acı biraz geri çekildi. Korkaklar, dedi, birazcık başka yollara baksalar evlerini unutacaklar. Birden bir mum kokusu doldurdu istasyonu. Beyaz badanalı bir ev kokusu. Delice kuşlarının akasya ağaçlarına bıraktığı kanat kokusu. Elma kokusu. Gazyağı kokusu. Bir lamba ilk insana kadar ışıdı. Kalabalığın bıraktığı uğultu boşluğa gamzeler açıyordu. Ben de eller gibi kâkül düşürem. Baş dönmesi yeniden başlıyordu. Cadde boydan boya ses olmuştu. Ses gidip, kınasız sürmesiz bir kapıyı açıyordu. Bir kadın, gecenin mihrabında Tanrıya türkü söylüyordu. Soğuk su üstünde altın tas mısın / Gurbete gitmeye sen heves misin. Yalnızlık bu olmalı, üşümesi hiç geçmiyor, dedi yüksek sesle. Sesi ilk kez doldurdu geceyi. İlk kez gece de ona seslendi. Söyleyin şu bülbüle gülünü gülşad edip evini terk etmesin. Orada da burada da saçaklı bir arzu, zamanı mesafeye, mesafeyi zamana çevire çevire gömülüyordu gövdeye. Ağlamadı. Gözyaşının var ettiği ne bir uzaklık vardı, ne bir yakınlık. Kalabalık usul usul bıraktığı boşluğa dolmaya başlamıştı. Dünya bu, dedi; iyi ki yabancıyım, yoksa nerden bilecektim bunca uzak hayatı. Her boyadan bir boyalı taşım var. İlk kez böyle düşünüyordu. Kirpiklerinde rüzgârlı boncuklar, omuz başındaki turnaya gülümsedi.
Aralık, 2016






