Thomas Bernhard’la Beton’a Saplanmak
10 Haziran 2019 Edebiyat

Thomas Bernhard’la Beton’a Saplanmak


Twitter'da Paylaş
0

Bütün mesele belki de sadece anlatı ya da öfke ya da din, devlet ve toplumun el birliği vererek bireyi ne şekilde beton bloklar içinde kıstırdığına dair bir meseleye kafa yormak...

Mart’tan Aralık’a kadar, nerden çıktı bu aylar diye bir soru sormayın bana, böyle bir zaman dilimi sınırını koyan ben değilim, Rudolf’tu, neyse olan oldu bir kere, ağızdan çıkan söz yaydan fırlayan ok misali geri alınamaz bir daha, diyeceğim o ki Thomas Bernhard’ın Beton adlı yapıtı üstünde yazılmış, söylenmiş ve hatta söylenebilecek, dahası mümkün olan ve mümkün olmayan, konuyla ilgili olabilecek her türlü bilgiye-materyale kütüphanelerde dolaşıp ve internette yaklaşabildiğim bütün sitelerde sörf yaparak ulaşmaya çalıştım. Besteci Mendelssohn Bartholdy hakkında Rudolf’un yazmayı düşündüğü ya da yazmaya çalıştığı ve gerçekte asla sonuçlanmadığı bu çalışma hakkında değil de, Rudolf ve ablası hakkında daha fazla bilgiye sahip olduğumu söylemeliyim. Gerçi ne zaman Thomas Bernhard’ın bu yapıtıyla ilgili çalışmak için masama geçsem varlığıyla bile sorun olan Rudolf’un ablası kadar değil belki, hayır ablam değil, karım da değil, benim küçük tatlı kızım bir engel çıkarır, “Baba bana su getir,” der, koca bir bardakta suyu getiririm ki bu beton kadar sert olan yapıt hakkında bir şeyler karalayabilmem için zaman oluşsun, “Koca bir su bardağının sana ne yararı olur yahu!” demeyin sakın, anlata anlata bitiremem. Ha bu arada böyle yazınsal türe neden kendimi karıştırdığımı merak ediyorsanız, bunun suçunu da bende aramayın, “Thomas Bernhard’ın yapıtları kurgusal olduğu kadar otobiyografiktir” diye bir iddiayı ilk defa ortaya atacak olan kişi de ben değilim. Bu defa, “Baba acıktım” demez mi, annesi de işte olduğu için ona ve ondan dört yaş büyük olan abesine doğal olarak ben bakmak zorundayım, gündüzleri yahu, neyse ki. Abesinin de ondan geri kalır yanı yok hani. Ne zaman artık tamam, Thomas Bernhard ya da yapıtı (dikkat edin roman demiyorum, diyebilirim de aslında, of çok karmaşık bir ruh halindeyim) Beton hakkında zihnimde birkaç paragraf tasarlayıp (paragraf fikrinden hemen cayıyorum) laptopumun başına geçsem ya da elime çizgili ya da çizgisiz bir kâğıt alıp çalışma masamın önünde dursam, ki kâğıt kalemsiz de olmaz bu işler bileceğiniz gibi, çalışma masam dedim de öyle ahım şahım bir masam yok gerçi, mutfak masasından bahsediyorum, hani üstünde yemek tabaklarının konulup yanında da çatal bıçakların bırakıldığı bildik düpedüz yemek masası. İşte tam da o sırada yine bir sorun çıkarmaz mı, kızım Rudolf’a seslenen ablasının kendinden emin ses tonuyla, “Baba ekmek arası döner istiyorum,” demez mi, biliyorum bütün suç bende, işin kolayına ve ucuzuna kaçıp sık sık onları tavuk dönerciye götürdüğümden alışkanlık yaptılar tabii, bu defa bırak masayı, evi bile birkaç saatliğine terk etmem gerekecekti. Thomas Bernhard’la benim arama her defasında koca bir beton duvar örmeyi başaran çocuklarımı tebrik etmek dışında ne yapabilirim ki, hatta bir defasında daha da ileriye gittiler, bu defa abesiydi, “Baba sen bu kitapların için bizi bile gözden çıkarırsın,” demez mi, ister inanın ister inanmayın ben bu sözleri kendi kulaklarımla duydum, hani başkalarının kulaklarıyla değil, kendi kulaklarımla, neyse ki sen sadece ölü yazarların kitaplarına bile bizi gözden çıkarırsın demedi, yoksa basbayağı Rudolf’un düştüğü duruma düşerdim. Ben bu yaramazlarla uğraşırken Rudolf’u ve besteciyi epeyce ihmal ettiğimi fark ediyorum, haklısınız, Rudolf’un ablasından epeyce nefret ettiğini ima ettiğini de biliyorum (neyse ki biz birbirimizi seviyoruz), hatta devletten, kiliseden, topluluktan ve dahası önüne çıkan neredeyse her kesim ve kurum Rudolf ya da Thomas Bernhard’ın öfkesinden nasiplendiğini hatırlatmadan geçemeyeceğim, dikkat edin okudum demiyorum, biliyorum diyorum, tekrarlarım başınızı ağrıtıyorsa Thomas Bernhard’ın tekrarlarının sizi rahatsız etmeyeceğinin garantisini veremem, itiraf etmem gerekirse bir süre sonra Bernhard’ın tekrarları hoşuma gitti bile diyebilirim, tersine de işaret etmem gerekirse Beton’u ya da Thomas Bernhard’ın başka bir yapıtını okumaya kalkışmayın demem yeterli olacaktır kanımca, çünkü o tekrarlarıyla ve o uzun cümleleriyle size ve sizin zavallı zihninize hiç hem de hiç acımayacaktır. Beton’da öyle ki bahsi geçen bu kurumlara ve onların peşinden koşarak gidenlere akılsız-ahmak-ahlaksız demekle de kalmaz daha da ileriye taşır öfkesini, ama benim terbiyem Rudolf’un ki kadar yoksa Bernhard mıydı, el vermez. Rudolf ya da Bernhard artık bunlar her kimse, çatlaklardan sızarak bu kurumların kalplerine hançer darbeleri indirdiğini ya da hançerini bu kurumların kalplerine defalarca sapladığını ve kanın sıcaklığının ve akışkanlığının hazzına da varacak kadar yalnız ve öfkeli biri olduğunu da ayrıca eklemeliyim. Ama azıcık durun bakayım, geçenlerde benim başıma çok daha kötü bir olay geldi, bilinmeyen bir adam bilinmeyen bir yerden, bana değil, komşuma, tüm malını mülkünü miras bıraktığını söylesem ne dersiniz. Sanki adam gözü kapalı bir halde telefon rehberinden seçmiş gibi bizim varyemeze malını mülkünü bırakmaz mı? Rudolf’tan ve hatta Thomas Bernhard’tan bile daha öfkendim o sırada desem yeridir. Bu kahrolası nefretin sahibi her kimse, ki ne herhangi bir kuruma ya da akrabasına ya da tanıdığına miras bırakmadığına göre yaşayan neredeyse her canlıdan ümit kesmiş olmalı, ki bu kör bakışı yöntemine başvurabilmiş olabilsin. Beni seçse o kahrolası parmağı, ki bu zamanda bir telefon rehberi bulmak neredeyse imkânsız, yaşlı bunağın teki olmalı, herhalde internetten ya da bilinmeyen telefonlar servisinden ulaşmıştır demekten başka yol bulamıyorum, zihnimi allak bullak etti, yani demek istediğim beni seçmiş olsaydı bu parmağı, artık hangi parmaksa, vardiyalı gittiğim işi bırakır, para sorunum kökten hâl olmuş olacağı için benim yaramazların da bir şekilde üstesinden gelebilecektim, bir yardımcı mı bulur, karım işi mi bırakırdı onu artık bilmem, tüm zamanımı okumaya ve yazmaya ayırabilecektim, bencillik deyin isterseniz, ne beni ne de Rudolf’u ilgilendirmezdi bu savınız, ya da belki defalarca topladığım valizlerimi bu defa boşaltmazdım, kesin gerekli olanlar ya da kesin gerekli olmayanlar diye eşyalarımı ayırmazdım, nereye gidecektim ki, tatile mi, yoksa kafamı toparlayabileceğim bir yere mi, sonuçta Beton önümde koca bir blok gibi duruyordu ya da Thomas Bernhard. Ama ne yazık ki bana çıkmadı bu şans ya da talih kuşu. Daha da kötüsü (kurgu olunca kalemimi istediğim gibi oynatabilirim) bu varyemezin akrabası olduğunu bildiğim bir adamın karısıyla ve henüz küçük çocuğuyla ondan biraz yardım talep ettiler, sonuçta tüm mahalle ve konu komşu bu varyemezin başına gelen talihli olaydan haberdar olmuştu. Ancak bir kuruş bile kopartamadı bu zavallı adam, sonuçta uzak bir diyardan gelmişlerdi ve kentin en ucuz otelinde konaklıyorlardı (tatil için geldiklerini söylemişlerdi, ancak herkes akrabaya düşen bu talih kuşundan bir parça kopartabilmek için geldiklerini gayet iyi biliyor) ve bu talihsiz adamın karısı bir sabah kaldığı odanın balkonunda dışarıya baktığında zavallı kocasının cesedinin yerde yattığını görür, sekizinci kattan kim atlasa ya da düşse kurtulur yahu. Üstelik varyemez bula bula bu akrabasına kentin en ucuz mezarlığında yer buldu, belki inanmazsınız, bula bula akrabasının tabutunu ya da ölüsünü bir beton blokun içine yerleştirdi, dediklerine göre birçok mezar yeri alacağına bir beton blok yeri alıyorsunuz ve sonra sırayla tüm akrabalar üst üste bindiriliyor buraya. Daha da kötüsü kocasının mezarının çevresinden bir türlü uzaklaşmayı göze alamayan talihsizin zavallı karısının da intihar ettiği söyleniyor, karısı da kocasının üstünde başka bir beton blokta yatıyor şimdi, neyse ki çocuklarından henüz bir haber yok, yoksa Rudolf gibi bir avuç uyku ilacı içer, uyku ilacı diye etiketlenen bir ilaç yok bildiğim kadarıyla, xanax ya da benzeri bir ilaç olabilir muhtemelen, yirmi altı saat boyunca uyurdum. Ve benim yaşayanlarla değil de daha çok ölülerle akraba olduğumu iddia ederdiniz belki, neden olmasın, sonuçta Thomas Bernhard’da bir ölü, besteci Mendelssohn Bartholdy de, ablası Rudolf için de benzer bir yargıda bulunurdu. Neyse ki ne Thomas Bernhard ne de Rudolf ya da ablası hakkında bir şey yazabilmiş değilim, bütün mesele belki de sadece anlatı ya da öfke ya da din, devlet ve toplumun el birliği vererek bireyi ne şekilde beton bloklar içinde kıstırdığına dair bir meseleye kafa yormak ve ne yazık ki çabalarım çocuklarım, özellikle küçük kızım ya da belki başka zihinsel zorluklar tarafından sabote edildi, Rudolf’un eli benimkinden de daha boş kalmıştı üstelik.

Thomas Bernhard, Beton, Çeviren: Sezer Duru, YKY


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR