Lübütün. Lu-bu-tang. Kristiyan lubutang. Loğubutan da olabilir, loğubüten de. Krisçiyın ya da krisçiyan mı acaba. Fransızca mı öğrenmem gerekiyor bir de? Havalı da olur. Sağ alttan bir kroşe! Nergis sarsılmış gibi görünüyor sayın seyirciler/okuyucular. Yok,yok… Bir şey olmaz ona. Nerden vurmalı nerden? Balıkesir? Orda doğmuşum sonuçta. Havam olsun diye Rum tarihine yaslanabilirim belki. Bozkır derim, tarla derim, ezerim haspayı.
Yine karıştırdım konuları. Ayakkabı işi var önce. Amma pahalıymış meret. Lübütün diyor cimcime. Ah canım. Lu-bu-tang. Kristiyan lubutang. Bunu alırsam daha ucuz hissedecek olmama ne demeli. Sırf… Sırf… Bak yine çıktım yoldan.
Davut usta vardı bizim köylü, ona göstersem yapabilir mi aynısını? Tüm sülalenin kadınlarına o yapmıyor muydu ayakkabıları. Davut Abim benim, diye yaklaşırım yanına. Biliyorum sadece numarası değişiyor yaptığın, çoğu topuksuz dümdüz ayakkabıların ama bu çok önemli, der bir tepki beklerim. Dik dik bakar elindeki çekici yapıştırıcı sürdüğü topuğa vurmaktan çekinmeden. Aynı ayakkabıları gözü kapalı bile yapabileceğini herkes bilir zira. Ne dediğimi anlamaz kendi çekicinin sesinden. İkinci tekrarımda kristiyan lubutang demekten vazgeçip dümdüz bu ayakkabıdan istiyorum derim. Yine dik dik bakar. Sonra ben Bedriye’yle İhsan’ın kızıyım deyince canlanır. Öyle desene, seni son gördüğümde şu kadarcıktın, der, hallederiz. Ben de ona olumsuz bir özelliğini anımsatmak isterim ama ayakkabıcılığından başka hiçbir şey bilmediğim, kimsenin aslında Davut Usta’yı çok bilmediği aklıma gelir. O sırada elimden aldığı kağıdı iade eder. Dünyaya dönerim. Külkedisi olduğum dünyama…
Masala bak yahu. Koskoca prensin düştüğü hallere bak. O masaldaki prens de pek aptalmış. Ev ev dolaşacağına ülkenin Davut Ustasına gitseydi ya. “Bu ayakkabıyı kime yaptığını söylersen sana bir kese altın” diye ihsanda bulunsaydı hem. O zamanlar bir ülkenin nüfusu kaç olabilir ki? On bin, hadi bilemedin yirmi bin olsa, bunun yarısı asker dörtte biri ihtiyar beşte biri çocuk altıda biri koyun keçi olsa mesela. Külkedisini bulmak o kadar zor olmasa gerekirdi. Ama yazarın da kendine göre gerekçeleri vardır. Şimdi hakkına girmeyelim adamın. Bir kere heyecan vermek lazım okura. Ondan sonra ne olmuş, bundan sonra ne olmuş diye diye içi içini yemeli. Merakından çatlamalı adeta olayın sonucunu tahmin etse bile nasıl çözüleceğini öğrenmek için. Sonra… Sonra hemen yazarın ilk açtığı kapıdan girer girmez hedefe ulaşsa çok sıkıcı olur. Doğru evi bulmak için başka başka kapılar çalmalı. Kimisine girememeli, kimisinden kovulmalı belki. Her kapının önünde bu sefer oldu demeli. Asıl evi de göstermeli yazar öncesinde okura ama çaktırmadan yerleştirmeli ipuçlarını. Okur en sonunda dizine vurmalı “Tabii ya, hay aptal kafam, ben nasıl düşünemedim bunu” demeli. Belki bunu kahramana söyletmeli. Hem, hem o masalın yazıldığı zaman telif de vermiyorlardır. Kesin kendisi bastırmıştır hikâyeyi. Mürekkep kim bilir kaç para, kâğıt desen ayrı dert. O yüzden bu işe girişti mi tam girişmek gerekiyordur. Biraz uzatıp sayfa sayısını artırmalı, alıcılara bu kadar yazdıysa kesin çok önemlidir hissiyatını vermelidir. Yok yok! Prens kapı kapı gezerek doğru yapmış olmalı. Aman be, yine kafam nerelere gitti. Bilmediğim şeyler hakkında atıp tutmakta üstüme yok.
Altı üstü bir topuklu ayakkabı alacağım üç saatlik düğünde giymek için. Nasıl da ağzını yaya yaya “bence sen de lübüten giymelisin” dedi kahpe. Suç bende. Hemen niye atladım ki çoktan aldım bile diye. Neyse ne. Olan oldu artık. Şu topukluyu bir alayım da sonra “Bu hikâyedeki Külkedisi Benim” diye bir hikâye yazarım. Ama benimkisi modern olur. Günümüzde geçeceği için biraz daha farklı yazarım ki insanlar hem merak etsin hem bunu biz zaten biliyorduk demesinler. Besleme kız yerine modern köle bir kız koyarım. Mesela üniversiteyi bin bir güçlükle okuyan kızın İstanbul’a göçüşünü anlatırım. O kadar da zor okumadım gerçi ama olsun. Neyse, kim bilecek, öyle dümdüz okudu sonra gitti de denmez ki. Ev bulmasından, iş hayatına, yeni arkadaşlarından kariyer için yapması gerekenlere kadar bir sürü şey eklerim ama hepsinde de bin türlü zorluk çıkar karşısına. Bir beyaz atlı prens bir de cadı karakter koyarım hikâyenin tam merkezine. Cadının adı Nergis olur. Olmaz. Olur. Olmaz. N… yazarım belki. Ruslar gibi eksantrik olur hem. Patronun kızı olur kendisi. Hep bana hep banacı profesyonel bir cadıdan kurtulmak için bir sürü şeyler yapar kahraman kızımız. Prense de P… derim. Ama yok öyle kurtarıcı prensler artık. Cadıya karşı kızın güzelliğini ve zekâsını fark eden birisi olur prens. Cadı ona aşıktır ama prens hem onu sevmemektedir hem de onun gibi kötü değildir. Birlik olup cadıyı alt ederler. Sonra prensesle prens kendi işlerini kurarlar. Nerde artık ormanda bir ömür boyu öylece mutlu yaşamak. Yine de didinmek gerekiyor. Üf be! Kendi hikâyemde bile çalışmaya devam ediyorum. Neyse… Belki de şu meşhur dergi kabul eder hem. Çok sever onlar Külkedilerini.
İnadına topuklularla yazacağım hem de. Giyerim lübütünlerimi, açarım bilgisayarımı, başlarım yazmaya. Üstelik o cadıya inat ne yabancı ne klasik müzik açarım, direkt Ferdi’den girerim olaya. Ya da Müslüm’den. Sonuçta Külkedisiyim. Evet, evet, yaparım bunu ben. Canım kendim.






