Kahramanımız bilinciyle buluşur. Beynimizin tüm kıvrımlarıyla bir kütüphaneye dönüştüğü sahne içerisinde buluveriyoruz kendimizi.
Filiz Sönmez
“Bir kitap okudum hayatım değişti” demek ne güzel olurdu. Belki de hepimiz, hayatımızı değiştirecek o kitabın peşinde koşarken bu kadar çok okuyoruz. Kim bilir?
Yeni bir yazar yeni bir kitap aldığınız zaman elinize, yeni keşiflere yelken açıyor gibi hissedersiniz. Yağmur ormanlarının keşfedilmemiş vadilerine çıkılan yolculuk gibidir. Her şey sürprizdir. Yusuf Hatay da taze soluklu yazarlarımızdan. 1977 yılı Kars doğumlu Hatay, işçi bir babayla, ev hanımı bir annenin beş çocuğundan ikincisi. Dile ve zihninde bir şeyler tasarlamaya çocukluğundan itibaren yatkınlığı olduğunu söylüyor. Zaten beş buçuk yaşına kadar konuşmamış. Belli ki uzun süre düşünmüş biriktirmiş. Sonrasında ise hep okumuş hep yazmış.
Gölge Notları aslında yazarın ikinci kitabı 2017 Ekiminde basılmış. Şu aralar ikinci basımı çıktı çıkacak.
Gölge Notları'nın ilk kitabı
Fransız'dan biraz daha farklı.
Fransız, hikâyesi ve olay örgüsü ile ön plana çıkan bir roman. Feodal ilişkiler ile kentleşme sürecinin iç içe geçtiği bir aşk ve buna bağlı olarak gelişen olaylar anlatılıyor.
Gölge Notları ise bilinçakışı tekniğinin kullanıldığı, olay örgüsünün büyüsüne kapılıp gitmekten daha çok insanoğlunun iç dünyasında kaybolmayı sevenlerin romanı. Romanın başında bir hazırlık, giriş bölümü yok. Daha ilk cümleden itibaren bir eylemlilik hali görüyoruz.
Okuyucu ilk bölümde kendisini kahramanın kaskındaki kamera gibi hissedebilir. Her şey o kadar çıplak anlatılıyor ki, ara sıra imgelere sarılmak istiyorsunuz. Fakat yazar bu yola başvurmamış. İmgelerle sarıp sarmalamamış anlatısını. Yusuf Hatay ilk bölümün kurgusu ile ilgili olarak şunları söylüyor;
“‘
Gölge Notları romanının ilk taslaklarını, ‘'Gözlemci Etkisi’ teorisinden yola çıkarak, ‘Takip’ başlığı altında yazdım. Kuantum Fiziğinin çok önemli teorilerinden birisi olan Gözlemci Etkisi, gözlem yaptığımız zaman sistemin, gözlem yapmadan önceki davranışından farklı davranacağını ifade eder. Bir başka deyişle, gözlem yaptığımız zaman sistemi rahatsız etmiş oluruz. Örnek olarak, gözlendiğini, izlendiğini bilen bir insan rahatsız olur ve davranışları değişmeye başlar. Takip edildiğini bilen ya da düşünen öznenin bilinci de rahatsız olur.
Bir sabah, evinden çıktıktan sonra, hiçbir neden yokken takip edildiğini düşünen Yaver, esasında kendini gözlemlemeye başlar ve kendi gerçekliğini yaratır. Dışarıdan bir gözlemci, takipçi aracılıyla kendi bilincini ve davranışlarını bozar.”
Roman tam da bu teori üzerine yazılmıştır. Yaver rutin yürüyüşünü yapmak için çıkar evinden. Ama o gün diğer günlerden farklı bir gün olacaktır.
Kahramanımızla birlikte biz de Ankara’da Kızılay’da tüm sokakları dolaşıyoruz, biraz panik hali mi var? Olabilir. Yaver takip edildiği düşüncesiyle her gün yürüdüğü yolların rotasını değiştiriyor. Yalnızca rotasını mı? Hayatının kalanını takip edildiği düşüncesinden dolayı değiştiriyor. Ani kararlar alıp, yollara düşüyor.
Roman, kahramanımızın son 48 saatini anlatıyor. Kısa zamanların uzun anlatısı gibi. Kitapta karakterler önden tanıtılmıyor, birden dalıyorlar sayfaya. “Kimdi bu?” derken ilerleyen sayfalarda öğreniyoruz kim olduklarını. Kahramanımız da üzerindeki gizemleri ağır ağır atıyor üzerinden. Bunu da geçmişe döndüğü bölümlerden anlıyoruz. Yazar geçmişe dair bölümleri rakamla adlandırırken ikinci tekil şahıs ağzından anlatmış. Kendine yazdığı bir mektup gibi. Hem ikinci tekil şahıs, hem de kendine mektup nasıl olur demeyin. Bazen kendimize sen kadar mesafeli olabiliriz. Bunu okurken çok daha iyi hissediyoruz. Kendi zamanını anlatan bölümleri ise isim ile adlandırıp, hakim bakış açısı ile üçüncü tekil şahıs ağzından anlatmış. Yazar böyle bir ayrımı neden yapmış olabilir? Geçmişimize, yaşadığımız andan daha mı yakınız?
Yaver’in sıradan görünen hayatının aslında buzdağının görünen kısmı olduğunu anlıyoruz. O ağır yükü yıllarca taşımış farkında olmadan. Ve ani gelen bir konukla, her şey tuzla buz.
Yaşadığımız can yakıcı olaylardan kaçıp kurtulmamız mümkün mü? Yoksa bir yerlerden bir sanrı olarak çıkar mı hep karşımıza? Sonra celladımıza kavuşmak isteğiyle yanıp tutuşur muyuz tekrar?
Yaver de böyle mi düşünmüştü bilemiyorum ama yazar;
“
Gölge Notları kendinden kaçıştır. Aynı zamanda verdiği kararların sorumluluklarından kaçıştır. İnsanın kendi geçmişinden kaçışı tamamen kişisel bir tercih gibi görünebilir ancak aileden başlayan ve toplumsal bir sürece götüren daha karmaşık bir yapının varlığını da barındırır bu kaçış. İnsanın, dünyadan kaçıp tenhalara sığınma isteği nerede ve nasıl başladığından çok nasıl yaşandığı işlenir burada. İnsanın kendi bilincinden, belleğinden kaçma çabasının, bilinç akışı tekniği ile dışavurumunun nihayetinde varoluşçu bir perspektifle ele alınması söz konusudur
Gölge Notları'nda” diyor.
Kahramanımız takip edilmesinden duyduğu kaygıyla yaşadığı şehri terk ediyor. Terk etmesine ediyor ama daha önce dönmemek üzere ayrıldığı şehre dönüyor. Gidecek başka yeri olmadığından mı yoksa büyük bir yüzleşme için mi dönüyor doğduğu topraklara? Okuyup göreceğiz elbet.
Kitabın son bölümlerine doğru sayfaları karıştırırken araya girmiş bir tiyatro oyunu görüyoruz. O bölüme gelince karanlık kapıyı araladığımı fark ediyorum. Kahramanımız doğduğu topraklara doğru yol alır. Çok ani bir kararla çıkmıştır yola. Ve gece yol alıyordu. Karnını doyurmak için açık bulduğu ilk yere oturunca başına bambaşka olaylar gelir. Tüm bunların kafa karışıklığıyla kendini yeniden yollara atar ve kaza yapar. Bir baygınlık ya da koma hali yaşar.
İşte tam burada yazar yeni bir buluşla çıkıyor karşımıza. Okuyucuyu duvara toslatacak bir buluş. Kahramanımız bilinciyle buluşur. Beynimizin tüm kıvrımlarıyla bir kütüphaneye dönüştüğü sahne içerisinde buluveriyoruz kendimizi. Bilinçle konuşma! Yazar bu bölüm için;
“Romanın en sıra dışı bölümü, üç sahnelik bir oyun olarak kurgulanan, Kütüphaneci bölümüdür. Klasik ya da modern roman yazım biçemlerinin çok ötesinde bir yazım söz konusudur burada; özne ikiye ayrılır ve Kütüphaneci olarak adlandırılan Bilinç, gözlemci; Gölge adlı diğer özne ise gözlenen konumundadır. Yeniden, kendi gerçekliğini yaratma ve bilinç akışı devreye girer; iki ayrı özne arasında yani gözlemci ile gözlenen arasında bir diyalog başlar. Gözlenenin, bu durumdan rahatsız olması ve gözlemci tarafından zorlanması kademeli olarak artar. Diyalogdan monoloğa uzanan bu kurgu bilinç akışı tekniğinin farklı bir biçemidir. Hayal ile gerçekliğin bir birine girdiği bilinç akışında, imgeler aracılığıyla kendi geçmişine dönüşler ve nihayetinde ölümcül bir kaza sonucu girilen baygınlık ya da koma halinin tek perdelik bir oyunla sonlandırılması tamamen deneysel bir yazındır. Oyun harici bir yazım söz konusu olabilir miydi? Evet, ancak asıl verilmek istenen monoloğun bir diyalog biçiminde aktarılmasına engel olmayacak en etkili yazım biçimi buydu”
diyor
.
Gölge Notları, okurken uzunmuş gibi gelen, bittiğinde ise kısacık olduğunu anladığımız bir içsel yolculuk romanı. Okunup üzerinde uzun süre kafa yorulması gereken bir roman. Belki de kendi içsel yolculuğumuzu yapacağız. Hazır mıyız? Herkese iyi okumalar.