Bülbülün Kırk Şarkısı: “Sevdiğinin sevdiğini sev.”
26 Şubat 2020 Edebiyat

Bülbülün Kırk Şarkısı: “Sevdiğinin sevdiğini sev.”


Twitter'da Paylaş
0

Divan edebiyatının yeniden sevilip anlaşılmasını sağlayan ve bunun üzerine çeşitli makale, deneme, hikâye ve gazete yazıları yazan yazar İskender Pala’nın bu romanını okurken kendinizi bir gül bahçesinde, dünyanın en güzel gülüyle sohbet ederken bulabilirsiniz.

Sevdiğinin en güzel, en özel şarkısını bir bülbülden dinlemek. Öyle bir aşk ki kaç yüzyıl önce başlamış hasret, vuslat duası edilmiş yanık bir şarkı ile. Bülbül bıkmadan, yılmadan, vazgeçmeden sevdanın gereğini yerine getirmiş.

Sevdiğiyle ateşe atılmayı göze almaktır aşk. Bülbül, İbrahim ile dumanı gökyüzünü sarmış alevlerin içine girerken bir an bile gözünü kırpmadı. Her ikisini de seven vardı bir de, yakar mı onları, yakmadı elbette. Yığın yığın kütükler yeşilliklere, ateş yalımları şelalelere durdu, kül kül, kor kor odunlar balıklara, ırmakların çevrelediği rengarenk ve kokusu mest eden güllerle bezeli bir bahçeye dönüşüverdi. Bülbülün Güle olan aşkı böyle başladı.

Açılacak en güzel Gülü görmekti Bülbülün duası ve vefasının karşılığında verilmiş muhteşem sesiyle, onu görünceye kadar biriktirdiği şarkıları ezberlemişti. Nereden başlanır, nasıl dökülür yaşanılanlar, bir ömre bin ömür sığdıranların kahramanca destanları, kırk şarkıya nasıl sığdırılır bilinmez ama Bülbül bu, verdiği sözü tutmayı başardı. Tamı tamına kırk şarkı…  

Bülbül birçok acıya şahitlik ettiği Mekke’yi, “ırk, renk, dil veya bölge farklılıkları sebebiyle başkalarına tahakkümü kendilerine hak gören bir avuç insanın ve onların soylarından gelenlerin ellerinde, bitmek bilmeyen hırsın verdiği peşin hükümlülükle yönetildiği” yer olarak tarif ediyor. En çok da dünyaya gelen kızların yaşama haklarının ellerinden alındığı saatlerin çığlığı bastırıyor Bülbülün sesini. Hiç kimse uykusuz geceleri dolduran bir vaktin en tenhasına çekilip buruk nağmelere dönüştürdüğü en derin acıların iniltisini anlamıyordu. Bülbül, Gülü beklerken ne kadar da çok keder sığdırmıştı yaşamına.

O asrı değerlendirirken, “Ne dostum İbrahim’den bir ıtır ne Musa’dan bir ses ne İsa’dan bir nefes! Onca elçi onca güzel çağlardan sonra sıfıra dönen insanlık ve hafakanları bastıran hafakanlar,” deyip ekliyor: “Her şey nasıl da kaybolup gitmiş ve her şey nasıl da bir yenileyiciye muhtaç. O yenileyici ki bütün zamanları alt alta toplayacak ve sonra yekunundan bir hayat kuracak. O yenileyici ki, bütün yenilenenlerin üzerinde bir mutlak yeni inşa edecek.”

En güzel gülün dünyaya gelişini penceresinin pervazında kutlu nağmeleriyle beklerken kapanan gözlerine engel olamamıştı. Ve işte o an anlamıştı: Bülbüllere Gülün açıldığını görmek hiç nasip olamayacaktır. Bundan böyle bütün bülbüller, şarkılarını söylemekten bitap ve yorgun düştükleri bir sırada, göz kapaklarına çöken ağırlığın etkisiyle gözlerini yumdukları anda Gül açmış olacak. 

Kâinatın en güzel gülü, İbrahim’in müjdesi, bütün güzelliği ve eşsiz kokusuyla dünyaya teşrif etmişti. Mucizelerin ardı arkası kesilmemişti o gece. Eserde, “İran Kisra’sının sarayını vuran şiddetli depremle yıkılan yirmi iki kule, ateşe tapanların yüzyıllardır yanan ateşlerinin sönmesi, Sedum Nehri’nin yatağının değişmesi, Sava Nehri’nin kuruması olaylarının yanı sıra, Müjdeler olsun Hakk’ın nuru, bütün maddesiyle ve manasıyla ortaya çıktı, müjdeler olsun,” nidalarının da duyulduğu bir geceydi o gece. İşte o gün gül aşkına yaratıldığını anlamıştı Bülbül. O gülün adı belliydi artık, o gül Hz. Muhammed’di. 

İskender Pala o geceyi, “Avizesi cevza, ışığı dolunay idi gecenin. Yaklaşmakta olan bir Gül olup açtı ve yeminler edildi ömrüne. Gül açınca, taşırdı sevinç ırmaklarını ve dünya ilk kez dünya olduğunu hissetti. Ve bir Bülbül Gülün aşkına yanmış, yanmaktan kana boyanmıştı,” diye anlatıyor.

“Şimdi gül alıp gül satma, belki gülü gül ile tartma vaktiydi,” diyor Bülbül. Öyle bir gül ki yanındaki de onu özlüyordu, uzağındaki de. Kokusunu alan da mest oluyordu, hasretini duyan da. Bülbül, Gülün her haline şahitlik etti. Tefekkür ve inzivanın adı olan Hira’da vahiy meleği Cebrail’in nübüvvet görevini verdiği an bülbülün heyecanına diyecek yoktu. Kendi deyimiyle: “En güzel şarkı benim olsun istedim o an, dilimde nağmeler, kalbimde aşk. Gül hakikati maddeden manaya, somuttan soyuta, müşahhastan mücerrede sirayet ediyor, zahir ile batın, kabuk ile öz, dış ile iç buluşuyor. Kâinatın en güzel gülü peygamberlik tacı giyerken, gözler kamaşıyor, diller tutuluyor,” diye tasvir ediyordu o anları. Hüznün en katmerlisini yaşadığı anlarda da bırakmamıştı Gülünü. Yapılan boykotlarda, türlü sıkıntılarda, savaşlarda ve hicretinde hep yanında olmuştu. Ne sancılı dönemlerden geçilmişti, Bülbülün sesini bastıran acıyla kıvranan ne sessiz çığlıklar bozmuştu nice seslerin önüne geçip… Oysa Bülbül ne baharlar düşlemişti, gördüğü kara kışlara inatla. Belki de dünyanın cennet olmadığını, cennete giden bir uğrak olduğunu unutmuştu.

Onu dünyanın en güzel gülü yapan sadece Bülbülün aşkı değildi. Onu özel ve güzel yapan, hiçbir makam ve mevkinin satın alamayacağı güçlü bir idare, gönül tarlalarına ektiği merhamet, kimsenin kimseye güvenmediği bir asırda “emin” sıfatı alabilmekti. İyi olabilmek, iyi kalabilmek ve en önemlisi iyiyi yayabilmekti. Yeryüzü dar geldiğinde, kendini tam bir teslimiyetle gökyüzüne bırakabilmekti Gül olabilmek. Kardeşinin derdiyle dertlenmek, derdi arayıp bulmak ve derman olabilmekti. Adaleti ölçü alıp, hayat terazisini dengede tutabilmekti. Gül olabilmek bazen hasret bazen de vuslattı.  

Bülbülün dileği gerçekleşmişti gerçekleşmesine, dünyanın en güzel gülünü görmüştü ancak her anında yanında olduğu Gülüyle veda zamanı yaklaştığında, azimle çırpındığı kanatlarının kırıldığını hissetti. Dostu İbrahim’e verdiği sözünü tutmuş, Kırk Şarkısını tamamlamış ve sıra en zorunu yapmaya gelmişti: Gülü Hakk’a uğurlamaya. Kırk Şarkıyı Güle adamıştı Bülbül ve ondan da “Kitap ve Sünnet”ini miras olarak almıştı. Hazine toprağa, cevher madene, gül tohuma, kul Allah’a yolcuydu.

Divan edebiyatının yeniden sevilip anlaşılmasını sağlayan ve bunun üzerine çeşitli makaleler, denemeler, hikâyeler, gazete yazıları yazan yazar İskender Pala’nın bu romanını okurken kendinizi bir gül bahçesinde, dünyanın en güzel gülüyle sohbet ederken bulabilirsiniz. Yazar bu eserinde bir bülbülün çağlar aşarak, yeryüzünün en güzel gülüne ulaşma gayretini onun dilinden müthiş bir üslupla anlatıyor.

Son olarak, Bülbülün sözleriyle bitirmek istiyorum: “Eğer bir seher vaktinde bir bülbülü dinliyorsanız, bilin ki o da sizi dinliyordur. Çünkü o şakırken bütün bülbül neslinin ruhaniyetiyle şakıyor ve eğer bir gün bahçenizde bir yerlerde size kırk birinci şarkıyı söylüyorsam, bilin ki, yine Gülümü anlatıyorumdur.” 


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR