“Hatırladın mı, hani babam bahçedeki tulumbayla oynamanı yasaklamıştı da sen onu dinlemeyip gizli gizli oynamıştın? Sırılsıklam yakalanınca da korkudan ne diyeceğini bilememiştin, altını ıslattığını söylemiştin.” diye anlatmaya devam etti Moruk. Üçümüz de güldük ama tabi utanıyorduk da.
“Zavallı annem...” dedim. “Tekrar altımı ıslatıyorum diye telaşlanıp aramadık doktor bırakmamıştı.”
“Psikolog meselesi bu yüzden mi çıktı peki?” diye araya girdi Ufaklık.
“Hayır,” dedim, “o daha sonra oldu.”
Konuşmalar birdenbire Ufaklık’ın ilgisini çekmeye başlamıştı yoksa deminden beri bizi dinlemediğinin farkındaydım. Biz gülüyoruz diye eşlik ediyordu sadece. Demek ki onun da burada olma sebebi bu, diye düşündüm. Bu sırada Moruk, çocukluğumun en utandırıcı anılarını arka arkaya anlatıp eğlenmeye devam ediyordu. Bir şeyi hatırlayamıyorsa devam etmek için acele etmiyor, ne kadar sürerse sürsün onu hatırlamak için kendine zaman tanıyordu. Bu boşluk anlarında ben ve Ufaklık gülümseyerek birbirimize bakıyorduk. Son yılların en sıcak ağustosu bu olmalıydı. Yerdeki karıncalar bile beyinleri sulanmış gibi hareket ediyorlardı. İki tanesinin üstüne elimdeki bardağı kapatıverdim.
“Al işte!” dedi Moruk, dişlerinin arasından tıslar gibi gülerek. “Sen eskiden de böyleydin. Bahçede ne kadar mahlukat bulsan kavanozlara doldurup annemi çıldırtırdın.”
“Solucanları unutma,” dedi Ufaklık, “Onlara da dayanamıyor. Esas kendisi gitmeli psikoloğa, küçücük şeylerden deli gibi korkuyor.”
“Evet,” dedim, “böcek korkusu yüzünden bütün yazlarını nerdeyse bahçeye hiç çıkmadan geçirdi. Sen de inadına solucanlarla korkuturdun onu.” Bu sonuncusuna hepimiz yüksek sesle güldük.
“Denize girebilir miyiz?” diye sordu Ufaklık.
“Sanmıyorum,” dedim, “moruk için bu sıcakta kumsal iyi bir fikir olmayabilir.”
“Üçümüz birlikte olmak zorunda mıyız?” diye itiraz etti.
“Aksi pek mümkün gözükmüyor.”
Birbirimize karşı en kibar halimizi takınıyorduk ama bu durum biraz içinde bulunduğumuz ânın garipliğine karşı gelişen bir savunmaya geçme haliydi. Yoksa üçümüz de o kadar kibar olmadığımızı biliyorduk.
“Annem,” diye devam ettim, “hep biraz kaygılıydı, hep bir şeylerden korkardı zaten. Hep başımıza kötü bir şeyler geleceğini düşünerek yaşıyordu.”
“Haklısın ama annem, başımıza gerçekten kötü bir şey geldiğinde içimizde en soğukkanlı olabilen kişiydi. Yanlış hatırlıyorsam düzeltin ama ev yanarken Pelin’i o kurtarmamış mıydı, hem de üst kattan?”
“Pelin değil İpek’ti onun adı Moruk ve annem onu çıkardığında çoktan...”
“Yeter artık denize girmek istiyorum, sıcaktan koltuğa yapıştım burada!” diye bağırdı Ufaklık. Cümlemi tamamlayamamıştım.
“Biraz daha limonata içebilirsin,” diye kibarca çıkıştım.
“Limonata istemiyorum ben!”
Ayağa kalktım ve, “Söylesene buraya niye geldin?” dedim.
“Ben gelmek istemedim, beni doktor gönderdi.”
“Psikolog mu?” diye sordu Moruk.
“Evet, faydası olacağını düşünüyor”.
“Neye faydası olacaksa... Zamanı geri alamaz ya.” diye söylendi Moruk. Araya girme ihtiyacı hissettim;
“Bak Ufaklık, aradığın cevapları sana biz veremeyiz ama sen bize neler olduğunu anlatabilirsin.”
“Neler olduğunu herkes biliyor.”
Moruk ve ben hayır anlamında başımızı salladık. Gerçekten hatırlamıyor muyduk yoksa tekrar dinlemek mi istiyorduk bilmiyorum.
“Babam neredeymiş o akşam?” diye devam ettim.
“Sanırım daha gelmemişti,” dedi Moruk.
“Gecikecekti galiba, annemle telefonda konuştular,” dedi Ufaklık.
“Pelin'i evine o götürecekmiş.”
“İpek’I,” diye Moruk’u ikinci kez düzelttim. Detayları hatırlamak sıcak yüzünden daha da zor oluyordu, belki de kendimi Ufaklık gibi huysuz ya da Moruk kadar umursamaz hissettiğimdendir, kafamı toparlayamıyordum.
“Huysuz falan değilim Babalık. Sadece yorgunum.”
Aklımdan geçenleri duymuş gibi konuştu Ufaklık. İçinde bulduğumuz durumdan daha garip olmasa gerekti. Umursamadım.
“Belki de Pelin'i hiçbirimiz hatırlamak istemiyoruzdur,” dedi Moruk.
“İpek’i!” Bu sefer Ufaklık’la aynı anda düzelttik onu.
“İpek’i evine götürmek için babamı beklediyse annem, niye arabayı çıkartmak için dışarı çıkmış?” diye sordum.
“Kızın da babam yüzünden eve geç kalmasını istemedi herhalde,” diyen Moruk’u, “Herhalde,” diye onayladım.
“Beni de götürecekti, birlikte bırakacaktık onu,” diye mırıldandı Ufaklık.
“Tabii senin küçük şakan bütün planları bozdu,” diyerek kahkaha attı Moruk. Ben bunu komik bulmamıştım, Ufaklık ise bir süre tepkisiz kaldıktan sonra, “Şaka değil sihirdi o,” dedi kafasını kaldırmadan.
“Aslında niye o kadar kızdılar anlamadım. Koskoca evi küle çevirmek her sihirbazın becerebileceği şey değil sonuçta,” dedi Moruk, gülmeye devam ediyordu. Bu kadar eğlenmesi sinir bozucuydu. Onun yaşlılıktan çirkinleşmiş yüzüyle sağduyudan yoksun halleri geleceğe ve kendime dair umutlarımı kırıyordu. Ufaklıktan önce ben çıkıştım,
“Yeter mi artık? Hepimizin burada olma nedeni farklı ve seninki bizimle alay etmek galiba.”
“İnsan yaşlandıkça anlıyor; hayattaki en önemli mevzular fazla önemsemeye gelmez. Hafife alacaksın, umursamayacaksın. İşte size bunu söylemeye geldim.”
Öğle sıcağı açık pencereden içeriye doluyordu, bir ara kapatmayı düşündüm ama zaten içerisi de çok sıcaktı, bir fark olmayacaktı, vazgeçtim. Pencereden görünen deniz sakindi ve kumsalda kimsecikler yoktu. İçinde bulunduğumuz oda hem çok tanıdık hem de çok yabancıydı. Ben etrafımı incelemeye dalmıştım ki Ufaklık ağlamaya başladı,
“Herkesi mutsuz ediyorum, annemi, babamı... Bitsin artık, bu uğursuzluk yakamı bıraksın istiyorum, eskisi gibi olmak istiyorum.”
“Eskisi gibi olmayacak,” dedim,
Moruktan da onay bekledim ama, “Eğer benim gibi pişman olmak istemiyorsan yapabildiğin ilk fırsatta evden ayrıl, git hayatını yaşa,” dedi.
Konudan uzaklaşıyorduk, bense bir buluşma daha istemediğim için her şey bugün burada konuşulup bitsin istiyordum. O yüzden, “Şu numara, sihirbazlık numarası, nasıldı anlatsana?” diye sordum.
Ufaklık sesli bir şekilde içini çekti. “Eski cam akvaryum vardı hani, büyük olan. Onu benim odama taşımıştık. Oyun oynayacağız dedik diye annem de yardım etmişti taşımaya.”
“Kırıktı o diye hatırlıyorum,” dedi Moruk.
“Su doldurmayacaktık zaten.”
“Yaptıklarınızı da el kamerasıyla kaydedecektiniz,” dedim,
“Evet, akvaryumun etrafına bir sürü mum sıraladık, ben hepsini teker teker yaktım. Sonra ışıkları kapattık, kamerayı çalıştırdım, havalı sözlerimi söyledim, sıra İpek'in akvaryuma girip uzanmasına gelmişti, gerçi boyu akvaryumdan uzundu o yüzden oturacaktı, ama birden istemedi, vazgeçtiğini söyledi, ona korkak dedim, o da bana salak dedi, pelerin diye boynuma bağladığım masa örtüsü mumlardan birine çarptı, o yanındaki mumu devirdi, o da yanındakini...”
“Sonra?”
“Sonra annem aşağıdan seslendi, hazırlanmamızı, arabayı çalıştıracağını söyledi ve kapının çarptığını duyduk.”
“Niye anneme söylemediniz, sizi kurtarabilirdi!” dedi Moruk, sesinde bariz bir pişmanlık vardı.
“Şaşırmıştık, korkmuştuk... Arkasından aşağıya koştum ama...”
“Ama geç kaldın.” dedim. Tekrar ağlamaya başladı.
“Bir şey soracağım, Pelin seninle neden gelmedi?” diyen Moruk’a, “İpek,” diye fısıldadım.
“Alevlerin arasında kalmıştı.”
“Neden?” diye sordu Moruk tekrar.
“Her şey o kadar çabuk tutuştu ki… Geçemedi.”
Bu kez ben, “Neden?” diye tekrarladım.
“Çünkü elleri bağlıydı, ellerini arkasında birleştirip bağlamıştım!” Ufaklık şimdi daha sesli ağlıyordu. Moruk ve ben daha fazla üstüne gitmedik. Sonuçta detayları hatırlamak onun kadar olmasa da bizi de yaralıyordu.
“Annem,” dedim, “onun da ayakları yanmıştı.”
“Bir daha iyileşmedi,” dedi Moruk.
“Ayakları mı?” diye sordu Ufaklık.
“Hayır, sinirleri,” dedim.
“Bu yüzden mi geldin?”
“Evet,” dedim, Ufaklık’a dönüp, “şu anda yanında mı?”
“İzliyor olmalı,” dedi.
“Ona bir şey söylemeni istiyorum,” dedim. Yüzüme baktı, gözleri çukurlaşmış ve kızarmıştı.
“Söyle hadi” diye iteledi Moruk.
“Onu sevdiğimi, olanların hiçbirini istemediğimi, hayatım boyunca o gece yaptıklarımdan pişmanlık duyacağımı söyle ona.”
“Neden sen kendin söylemiyorsun?” dedi Ufaklık. Sesinde şüphe belirmişti.
“Söyleyemem, çünkü gitti.”
“Gitti mi? Nereye?”
“Öldü, ama cennete gittiğini sanmıyorum.”
Ufaklık şoktaydı, ağlayamıyordu bile.
“Benim yüzümden mi? İntihar mı etti?” diyebildi sadece.
“Bravo! Aslında zeki çocuksun,” dedi Moruk.
Açık pencereden görünen deniz şimdi rengi koyulaşmış ve dalgalıydı. Yolunu kaybetmiş bir sinek pencereden içeriye girdi. Onun vızıltısından başka tek bir ses duyulmuyordu. Hepimiz birbirimize bakıyorduk ve doktorun, “Uyan,” demesini bekliyorduk.






