Karakterlerin kimi ölecek, kimi yaşamaya devam edecek ve bazen de kiminin yaşadığına okurun gözünde yaşamak bile denmeyecek. O zaman baki kalan hep taş ve mezar taşları olacak.
Burhan Sönmez’in son romanı Taş ve Gölge yazarla ilk tanışma romanım. Ama sanırım bu onu son okuyuşum olmayacak.
İlk bakışta taşın durağanlığına ve çoğu kez içimizde korkutuculuğuyla yer etmiş gölgeye referans yapan başlığının iç karartıcı kasvetiyle roman insanın gözünde büyüse de bu unsurlar romana girer girmez bambaşka anlamlar kazanıyorlar.
Romanın dili çok sade ve temiz. Taşların, mezar taşlarının ve onları yontup hazırlayan Avdo Usta’nın ekseninde dönüyor. Taş kadim olanı, mezar taşı ise taştaki iz ve kanıt olarak ardında gizli bir hikâye, bir geçmiş olduğunu anlatır. O mezar taşını yazarak geçmişin izini bırakan, ama işi bitince belki bir gölge gibi çekip gidecek olan da Avdo Usta. Böylece Taş ve mezar taşı Avdo Usta’nın kaderine dönüşecek. Avdo Usta’ya düşen, kendisininki de dahil o kayıp geçmişleri bulmak ve onları kadim olana, yani köklerine bağlamak olacak.
Bu yönüyle roman bir şekilde köklerinden kopmuşların, koparılmışların köklerine kavuşma arayışı. Onun için de hep geçmişe bakıyor. Gelecek sadece taşa, kadim olana ait. Gölgeler ise gelip geçici. Karakterlerin kimi ölecek, kimi yaşamaya devam edecek ve bazen de kiminin yaşadığına okurun gözünde yaşamak bile denmeyecek. O zaman baki kalan hep taş ve mezar taşları olacak.
Yazarın romanın iplerini elinde tuttuğunu gösteren hızla yükselip alçalabilen bir ritmi var. Belki sonlara doğru bana zaman zaman ipleri kaçırma gibi gelen tempo düşüşleri oldu. Fakat bu bir eleştiri değil, aslında tam tersi. Çünkü bence bunun nedeni olayların ve düşüncelerin kimi zaman gitgide hızlanıp kimi zaman yavaşlayan kalp atışları kadar samimi akışı -ki, bu romanı bazen büyük bir huzur, bazen tedirginlik içinde çok kolay okunur hale getiriyor- olduğu için zaten keyif verici yanı bu. Burhan Sönmez’in insana sanki Adliye kaleminin kolluklu arşiv memuruna bakıyormuş hissi veren fotoğraflarının ardında “Kürk Mantolu Madonna” tutkununu aratmayacak kalp atışlarını duymak için romanını okumak gerek.
Üstelik, ritmini sadece olayların hızına değil düşüncelerin derinliğine de borçlu bir roman. Bu yüzden temposu düştüğünde bile okuru romandan kopmamaya teşvik eden itici güçleri var: Felsefe var, tarih var, geleceğe yazılmış ama artık geçmişin gizemine dönüşen mektuplaşmalar var.
Böylece Burhan Sönmez, ilk bakışta durağan ve olduğu gibi eklendiğinde romana yakışmazmış gibi görünen tarih, felsefe, mektup türü unsurları da katarak akıcı, dinamik bir roman çıkarmış.
Mektuplar ayrı bir paragrafı hak ediyor. Türk edebiyatında mektuplar üzerine oturan biçimde inşa edilmiş roman var mı, bilmiyorum. Ancak bu romanda çok cesurca bir kullanımı var. Zira mektuplar üçüncü kişiler tarafından okundukları andan itibaren artık sadece bir haberleşme, dertleşme değildir. Bir tarih, geçmişle farklı türde bir buluşma, insanın kendi ve başkasının düşünceleriyle hesaplaşması, sorgulaması halini alır. Bu romanın bir yandan köklerin peşinde zaten bir tür yolculuk, bir macera olduğu için çok merak uyandıran bir hikayesi var. Hem de geçmiş insanı çok enteresan “gölge oyunları”yla karşıya karşıya bıraktığı için çok şaşırtıcı bir yolculuk. Bende bıraktığı izlenim şu: Bu romandaki karakterlerin kök arayışlarında rasgeldikleri mektupları okurken, bir tanesinde, bana sanki yazanın aklından bir an, insan köklerine ulaştığında bile bunun bir gelecek kurmak için artık yetmeyebileceği fikri şöyle bir geçtiğinde bütün gölgeler titremiş gibi geldi. Bu köksüzlük, köksüzleşme halinin yansımaları, sadece bu bile benim gözümde Burhan Sönmez’in bundan böyle yazdıklarını yan gözle hep takip edeceğim bir yazar haline gelmesini sağladı.






