Bahadır Baruter, son dönemin en ilgi çeken çizerlerinden biri. Beş duyusundan gelen her şeyi çizgiye dönüştürebilen biri o. Neredeyse tüm hayatı çizgi aracılığıyla algılıyor denebilir. Yaşananların çizgiye çekilmedikçe eksiğinin fazlasının görülemeyeceğine inananlardan. İnsanın bütün hallerinin takipçisi. Bunun için, karikatürün sınırlarında kal(a)mayan bir çizer. Biz de Bahadır Baruter’le çizgiyi aşan bir söyleşi yaptık.
Kaan Özkan:
Baruter’i, çizmek için masanın başına ne oturtur? Baruter nasıl bir gözle bakar dünyaya?
Bahadır Baruter: Ressam Cihat Burak’ın kitabında hayat öyküsü şöyle bitiyor: “Falanca tarihinde, filanca yerde yaşam yalnızlığından büyük yalnızlığına uğurlandı…” Çok dokunmuştu bana bu son söz. Koskoca bir ömrün yalnızlığı yetmezmiş gibi yalnızlığın bir de daha büyüğüne ve hatta sonsuzuna mahkûm olmak. Bence dehşet verici. Zaten yalnızlık ile sonsuzluk pek sevimsiz, pek tekinsiz ikizlerdir indimde. Zamanın ve mekânın sonsuzluğunda bir başına olduğunu bilmek, “ayazda bir yürek” gibi. O filmin de asıl ismi A Heart in Winter aslında. Ama çevirenin hislerindeki o derinlik pek yamandı, hep düşünmüşümdür. Tam da insanın içini üşüten bir imgeye dönüştürmüş filmin ismini. Her neyse, işte bunlar: Yalnızlık, sonsuzluk, ölümlülük, var olmaya mahkûmiyet, ruh üşümesi, sonsuzluğun ayazı falan. Kaçılacak tek kuytu içimde bir yerlerde. Çocukken masanın, somyanın altına girip oynadığımız oyunlar gibi. Ruhaltıma sığınıp ruhumun oyunlarıyla avunmak, kâbuslarımı oyalamak. Çocukça bir şey ama oyunumu oynarken dalıp gidiyorum rüyalarıma, hayallerime, onların hakiki olabilme ihtimallerine. Bir de sanki ölümden, boşluktan, varlık evhamımdan daha kuvvetli bir şey oluveriyorum resim yaparken falan. Tahta kılıcım benim bu çizmek falan gibi işler. Öcüleri kovalıyorum işimle gücümle. Ama kesin çözüm değil. İşim bitince yine geliyor heyheyler. Çok fena, öyle böyle değil… Neyse.
KÖ:
Rahat diyalog kurulabilen, olumlu ve içten birisin. Ama çizgilerin zaman zaman neredeyse bir cinnet halini, sınır durumu, gelgiti yansıtıyor. Baruter’in kaynayan bir yeraltı var sanki?..
BB: Biraz da mecburiyetten yapıyorum. Bir tür mecburi kibarlık aslında. Schopenhauer’da mı vardı, nezaket gerekli ve kolay bir şeydir ve akıllı insan nazik olmayı becerebilmelidir gibi bir şey? Evet, sanırım o demişti. Benimkisi hayatı kolaylaştıran bir nezaket. Kimsenin keyfine kıymamak gerekir. Zaten herkesin başı belada. İnsan içine çıkıp somurtmanın, kara kuru ahkâmlar yuvarlamanın âlemi yok. Bir de benim, can sıkıntısını suratında taşıyan odun gibi adamlardan ödüm patlar oldum olası. Kibar kibar gülümsüyorum, eğlenceli görünüyorum, neşe saçtığım bile oluyor. Zira partinin kostümü bu. Adab-ı muaşeret bunu gerektirir. Karanlık adamlar, mutsuz suratlılar, olumsuz ve kapalı karakterler bana hep kendini taşımaktan aciz, zayıf, kaba, bencil kişilikler gibi gelir. Suratsız adamların, acılarına karşı özgüvenleri eksiktir. Bir de hakiki acılar karşısında bizin entelektüel hezeyanlarımızın ne önemi var ki? Ayıptır öyle ruhunun basit karanlıklarını onun bunun gözüne sokup hal ve eda düzeyinde sergilemek. Gerçek kahramanlar kılıçlarını göstermezler. Hakiki bir karamsar aydınlık bir ruhla dolanmalıdır ortalıkta. Hakiki bir soylunun yalın alçakgönüllülüğü gibi, özünü bağırtmadan fısıldama mahareti kıymetlidir. Delikanlı adam kabadayılık taslamaz. Ama bak bu söyleşide delikanlılık biraz yara aldı. Ortam gereği ama bu. Siz edebiyatçılar tahammüllüsünüzdür karanlık laflara diye saldım ben de kendimi. Ev sahibime uygun kuşandım, iyi mi böyle?
KÖ: Sıkıldığın oldu mu tüm bunlardan?
BB: Kalkıp gitmek babında mı? Yok, öyle şeylere tenezzül etmem. Büyük saatin gongu çalana kadar buradayım. İntiharlara saygım var ama sevgim yok.
KÖ: Yok, onu kastetmedim.
BB: Anladım... kendinden sıkılmayı kastediyorsun. Bazen oluyor doğrusu. Kafamın fazla büyük, ellerimin fazla küçük geldiği zamanlar oluyor. Zaten bak benim kafa da gerçekten normalden büyüktür, ellerim de çocuk elidir. Biçim-içerik uyumu. Ben şanslıyım. Biçim ve içerik uyumu sanatın temel meselesiyken bu meseleyi kendinde deneyimleme şansı sevindiricidir. Aaa bak bazen kendimle barışıyorum, ne güzel.
KÖ: Peki, vazgeçtiğin ya da vazgeçmeyi düşündüğün anlar oldu mu?
BB: Gecikmiş otobüsü durakta beklemek gibi. Gecikti ama şimdi duraktan ayrılır da yürürsem ya gelirse falan gibi bir ikilem… Eskiden beklemeye daha fazla gönüllüydüm doğrusu. Çünkü evden çıkarken neyse ki oyalanacak şeyler almıştım yanıma. Ama son zamanlarda yürüyesim var, vazgeçtim beklemekten.
KÖ: İstanbul gibi verimli bir kaosu bırakıp Gümüşlük’e gitmeye nasıl karar verdin?
BB: Verimli bir kaos mu? Şaka mı ediyorsun?.. Haa anladım, mizahçı-kaos ilişkisi… Ama o iş öyle değil. Kasaplar danalarla, manavlar domateslerle yaşamak zorunda değiller ya, biz de kaosla fazla yüz göz olmaya mahkûm değiliz. Bazı başka meslektaşları bilmem ama benim serpilmek için kaos gübresine ihtiyacım yok. Benim gübrem içimde. Yedi ceddime yetecek kaosu salgılıyor kendi bünyem. Daha ziyade fotosenteze ihtiyacım baş gösterdi de ondan uzadım buralara. Bana kalsa okyanusların diplerine, ormanların karanlıklarına, dağların doruklarına kadar bile kaçasım var, ama şimdilik buraya kadar uzandı ipim. Televizyonum bile yok burada. Balıkların ve ineklerin gözlerinden okuyorum gündemi. Şehirliliği şehirde bıraktım. Göçük, gömük, boğuk, batık bir hayattır şehir hayatı. Şehirlilik düşkünü olmayı zul sayarım. Üstelik 50 yaşındayım artık. 50 yıl bir aysbergin batık kısmı için yeterli. Nasıl metaforlar ama… Neyse, insanı o kadar çok seviyorum ki, ondan sık sık nefret ediyorum! Paradoksal değil, aşkın aritmetiği böyle. Sevmek düşmanlık taşır. İstanbul gereğinden fazla insanlı, Gümüşlük gerektiğince insani. İnsanları, onlardan nefret edebilecek denli önemsersen yarattıkları çirkinliklerden kaçacaksın ki, makul düzeyde yine de sevebilesin. Tanrıya en yakın olduğun yer, ondan en uzak durduğun yerdir. Bir de ben medeniyeti ilkellikte, yalınlıkta, doğallıkta arayan bir bilinci önemsiyorum. Tabiat en medeni yer. Onun etiği insana bilgelik fısıldıyor. Bir gün insanlığı tükürmeye gücü yetecektir. Bunu içtenlikle umuyorum. Şimdilik beni yanına çağırdı, kulağıma küfür kıyamet vahiyler fısıldıyor. Burada bahçelerde teşekkürler, ağaçlarda aferinler yetiştiriyoruz biz. Güneş ve yıldızlar sırtımızı okşuyor.

KÖ: Karikatüristliğini beslemek için başka hangi alanlarla dirsek teması içindesin?
BB: Bir tek Notos okuyorum, yetiyor. Şaka şaka!.. Ben yorulmuşum karikatürden. Mizah genç adamın işi. Yaşlandıkça okurların mizahta ve onun gücünde gördüğü ışıltıya karşı kayıtsızlaştım. Karikatürün gücünü önemsediğim yıllardaki saflığımı ve diriliğimi yitirdim. Bünyem başka bir şeye acıktı. Eski becerilerimde bir kuruma, solma, yıpranma, eprime var. Oysa hayata karşı iştahım artarak sürüyor. Ruhumun sütdişleri tekrar çıkar oldular ve başka heveslerim oluştu bir süredir. Ama bir yandan da karikatürden kopacak cüreti bulamıyorum. Ben de onu tamamen terk etmek yerine başka çocuklar doğurmaya yöneldim. Resim harika bir şey mesela. Orada benim kafama uygun bir derinlik, yalnızlık, maceraperestlik, hesapsızlık, özgürlük, kâşiflik, kendine iman, tabiata ibadet, kıvanç, cesaret, tevazu, tevekkül ve en mühimi ferah bir acı var. Gıdım gıdım sokuluyorum içine. Keza heykelin de. Zaten hepsi bir. Ferah ferah acı duyumsamanın bin bir türlü hali. Ama karikatür öyle değil… Kolayca yakalanıyorsun karikatürünle. Muktedirler seni avlayabiliyorlar gereken temkini elden bırakmaya cesaret edersen. Oysa ressamı kimse tutamaz. Sanatçı ışıktan hızlı, günden çabuk, dağlardan yüksek uçan dev bir kuş. Yalan mı Notos ağbi?
KÖ: Uzun zamandır haftalık mizah dergilerinde çiziyorsun. Böyle bir temponun baskı ya da ne çizeceğim kaygısı yarattığı oluyor mu?
BB: Ben daha çok, desinatör sayılmalıyım. Çizgim komik bulunduğu için bulaşmış bulundum mizaha. Çizme iştahım kabarık olduğundan da aldım yürüdüm. Bir de şanslıydım. Hep önüme yuvarlandı durdu kısmetler, fırsatlar. Tempodan falan yakındığım olmadı. Çünkü hayatın basit tekniklerle alt edilebilir bir hızı var nasılsa. Hırslı değil de doğuştan şanslı olmanın da tadını çıkarta çıkarta her zaman eğlendim işimde. Tempo baskısı, ne yapsam kaygısı bilmem hiç. Ya da bilsem de başımın üstünde yeri vardır bunların. Şükür ki telaşsızca bozdura bozdura harcadığım bir altın bilezik hep oldu kolumda, daha nem olsun. Zaten aşırı çalışkan olmayı da ayıplarım oldum olası. Aşırı çalışkanlıkta bir ihtiras, bir çaresizlik sezerim. Ama yine de yenilenmek, güzel ölmek her güzellik düşkününün rüyası. Metin Üstündağ’ın bayıldığım bir sözü var: “Tırtılın kaderi kelebek olmak ve güzel ölmektir.” Bu dünyadan güzel göçmeye hevesim var. Resim yaparken çok uzak bir ülkeye uzun bir yolculuğa çıkmaktaymışım gibi heyecanlıyım. Hatta mutlu ölmeye gidilen bir hac yolculuğuna. Mutluluk da her ne ise…
KÖ: Zamanla, karikatüristliğin getirdiği bir popülaritenin olduğu da bir gerçek. Popülerleşmenin bir tehdit olabileceği söylenebilir mi? Ya da hangi noktada olur?
BB: Şahane bir şeydir böylesine popülerleşmek bence. Bizler başkaları gibi uyduruktan ünlenmiyoruz ki. Bu konuda mütevazı olmayı haksızlık sayarım. Bizler, yani mizahçılar önemli değil, değerli bulunma ayrıcalığına sahip “meşhur”larız. Siyah gözlük şöhreti diye tanımladığım bir şöhret türü var, tiksindiğim. Bu kâbus Yemekteyiz programına katılan yarışmacıyı ya da örneğin Orhan Pamuk’u aynı biçimde kasan bir beladır. İyi yemek yaparken de, iyi yazı yazarken de öneminizin değerinizi gölgelemesi yanılsaması “yalan” tarafından emilmenize yol açar. Popülizmin “yalan”a dayalı sahteci düsturu, hakiki değerleri boğarcasına kuşatır. Nesneleri kuşatan atmosfer partikülleri gibidir. Önlenemez çokluklara ve yoğunluklara sahip bir baskısı vardır. Halk beğenisi “büyük adam”a biçim verme iddiasında ısrar eden bir musallattır. Böyle bir kıymet-i harbiye kayması yalın becerileri boğabilir. Biz “low profile” kişilikler zaten tam manasıyla meşhur da sayılmayız. Kısıtlı ama yoğun bir bilinirliğimiz ve kabul edilmişliğimiz var ve bu ideal bir kıvam. Hatta bence bana bu bile fazladır ama ben bunu olduğu gibi kabul eder ve başımın üstünde mazbutça taşırım, işimin doğası gereği. Biz popüler mizahçılar çoğumuz yüzümüzü, özel hayatımızı, bilmişliklerimizi, ahkâmlarımızı pazarlamadan, sadece zihinsel ışıltılarımızla görünür olmuş hormonsuz adamlarız. Yeterli ve gerekli ölçülerde katlanılabilir bir bilinirlik bu. Hem entelektüel ortamlarda hem de halk içinde aynı sevgi ve saygı halesinin iltifatlarıyla onurlandırılan, aklına, duygularına, duruşuna derin hayranlıklar duyulan insanlarız. Kamu nazarında hem çok itibarlı hem de insani bir yakınlık mesafesinde canlı kalabilmek, hakiki kişiliklere has bir ayrıcalıktır. Uyduruk, sahte, eğreti ve frapan olan hiçbir yakıştırmanın yükünü taşımadan katkısızca beğenilmek sanatçılar için sağlıklı bir gıdadır. Bunun üstelik bir aydına nasıl ferahlıklar bahşettiğini anlatamam.
KÖ: Mizahçıların, karikatüristlerin iktidarla hep bir doku uyuşmazlığı oluyor? Neden – çizgiyi mi aşıyorsunuz?
BB: Elbette, hem de zevkle. Dünyayı değiştirmeye yönelik çocukça bir hevestir mizah. Olmayan patlıcan burunları, şaşı gözleri, kepçe kulakları olur kılarız biz. Varlıklarına önce kendimizi, sonra başkalarını inandırırız. İktidar denen şey dünyanın her yerinde makulün, olağanın, normalin iktidarıdır. Abartmak, bozmak, değiştirmek ve yıkıp tekrardan kurmak mizahçının cüretindendir. Tahta kılıçlarımızla dağları deleriz biz, iktidarlar da neymiş! Biz karşılarında dikilmesek ve bizim varlığımıza abanmasalar, boşluğa yuvarlanıp düşer gider bütün muktedirler. Gülmece, iktidarın antimaddesidir, kirli hayatın rafinerisidir, baskının panzehiridir. Hiciv, otoritenin yediği pandiktir. Tam da bu yüzden tanrıların kâbusudur gülen insanlar. Ama işte maalesef temkininizin zayıfladığı bir ânınızı kollar ve tepenize biniverir otoriterler. Aşırılığınızın sınırları varlıklarına yönelik tehditlerle genleştiğinden ötürüdür ki, tiksinirler varlığınızdan ve tökezlediğiniz anda indirirler belinize odunu. Sizi tökezletmek için yolunuza kanunlar, dinsel ve cinsel tabular, kamu hassasiyetleri ve küçük burjuva etikleri döşerler. Tarih asık suratlı teokratlarca kıstırılmış, doğduğuna pişman edilmiş alaycılarla doludur. Çünkü tanrıların ve onların elçilerinin, erk sahiplerinin, otoriterlerin en tahammülsüz oldukları şey, komik duruma düşürülerek küçümsenmektir. Mizahın bu şerrini tümüyle engelleyemedikleri içindir ki, onu en azından sınırlandırma ihtirasından vazgeçemezler. Sizi tümüyle yok edemezler ama kalın çizgiler çizerler etrafınıza ki “Aha çizgiyi geçti!” diyebilecekleri bir iktidarları kalabilsin varlığınızın üstünde. İktidarlar ve biz, karşılıklı birbirimizin kâbuslarıyız. Varlıklarımızı birbirimize borçluyuz bu yüzden.
KÖ: Karikatür ya da çizim/illüstrasyon geçmişimize baktığında, özellikle son dönemi düşündüğünde, bambaşka bir yere geldiğimizi düşünüyor musun? Yoksa bugün hangi geleneklerin uzantısı söz konusu?
BB: Mizah dergiciliği hâlâ çok şahane ve itibarlı. Ama diğer alanlarda hiç akıl yürütmedim. Yine de şunu söyleyeyim, sanat okullarında kötü ötesi bir çizerlik eğitimi geleneğimiz hâlâ sürüyor olsa gerek ki, dergilere iyi desinatörler bulmakta zorlanıyoruz. Üstüne üstlük, biz yeni nesil mizah yayıncıları ve editörleri de çizer yetiştirmede bir Oğuz Aral kalibresine erişemediğimizden, battı balık yan gider…






