Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

28 Eylül 2023

Edebiyat

"Kitsch"leşen Okur Kundera'yı Neden Okusun?

Ferruh Tunç

Paylaş

1

0


Kundera’da, değişen zamana ve koşullara duyumsal ve sezgisel olarak uyum sağlayamamışlığımızı görürüz.

Cumhuriyet tarihinin en büyük ekonomik krizlerinden birini buram buram yaşarken dikkat ve enerjilerini bir yandan mahalle-delege seçimlerine, öte yandan da en büyük metropolümüzün belediye başkanının ‘salt-retorik’ gösterisine dönüşen değişim mesajlarına verenler arasında acaba kaç kişi ölüm haberini okuyup da dünya okurlarına armağan ettiği dramatik ve komik birlikteliğine dayalı bakış açısı için bir kere daha şükranlarını sundu Milan Kundera’ya?

“Benim yaşam boyu tutkum, sorunun en uç derecedeki ciddiyetini biçimin en uç derecedeki hafifliğiyle birleştirmek oldu. Bu salt sanatsal bir hırs da değildir. Saçma sapan bir biçim ve ciddi bir konunun birleşimi, dramlarımız (özel hayatımızda başımızdan geçenler ve Tarihin büyük sahnesinde oynadıklarımız) ve onların korkunç önemsizliği hakkındaki gerçeği anında ortaya çıkarır. Var olmanın dayanılmaz hafifliğini yaşıyoruz.”1

Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanının yayımlanmasının hemen ardından Milan Kundera ile yapılan bir söyleşiden yapığımız yukarıdaki kısa alıntı bile büyük yazarların ideolojik, ahlaki, dinsel vb. kategorik bilişlerin teyit, inkâr ve örneklemelerini aşan özgünlükte insanlık durumlarına işaret edip, okurda bunları görebilecek yeni bakış açıları geliştiren yaratıcılar olduklarını teyit eder. Kundera, bu özel bakış açısını soğuk savaş Çekoslovakya’sının kutsal yasak elmalarını ısırarak edinmiş ve bu yüzden ülkesinden çıkarak, önce sığındığı sonra yurttaşı olduğu Fransa’da/Paris’te de genişletmiştir.

Onu dikkatli okuyan biri, hele okurluk birikiminde Milan Kundera’ya varan yollardaki önemli nirengilerden bazıları da (Cervantes, Çehov gibi) varsa, yaşadığı ya da tanığı olduğu en dramatik olay ve/veya durumlarda nasıl da gülünesi bir iğretilik, hafiflik, rastlantısallık, çarpıklık ve gülünçlük olduğunu kolaylıkla görebilecek; bunların üstünden edindiği gülümseme, göz yaşarması ve anlayışın yeni ve muhteşem bir bireşimini deneyimleme ayrıcalığına sahip olabilecektir.  

Ciddi görünümlü özel dramlarımızın ve tarihsel kılıklı toplumsal tanıklıklarımızın göründüklerinden çok daha fazlasıyla bir önemsizlik, hafiflik ve gülünçlükle yüklü olmaları süreklilik taşıyan insani bir gerçeklik olsa da Kundera gibi yazarların kaleminden çıkan eserlerin konusu olabilecek denli görünür ve çekici hale gelmeleri, daha çok, çağ geçişlerine rastlar: Böylesi zamanlarda oluşan, insanın bir yandan din, ahlak, politika vb. zihinsel kavrayış alanları arasında, bir yandan da bunlardan biri veya hepsi ile somut yaşantıları arasındaki çatlak ve yarıklardan Don Kişot, Küçük Köpekli Kadın, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği gibi eserler doğar.

Böyle zamanlarda, yaşantının doğrudan diyebileceğimiz refleksif karşılıkları dolaylı, karmaşık ve kurumlaşmış kültürel bağlamlarından ayrışmaya, sarkmaya ve savrulmaya başlar. İnsanın sezgisel ve duyumsal dünyası, kurumlaşmış maddi alt yapı ve kültürle alışılageldik itaatkarlık, onaylayıcılık, tamamlayıcılık ya da yüreklendiricilik ilişkisi içine giremez olur. Böylece ortaya çıkan geçiş dönemi insan karakterleri, bilgisel olarak henüz kavrayamasalar, tinsel olarak henüz yorumlayamasalar ve ahlaki olarak henüz uyum sağlayamasalar da toplumsal-maddi yaşamın geri dönülmez bir biçimde nitelik değiştirdiğini fark eder ve çatallaşan bir zihin ve duygu yapısı ile tanınırlık kazanırlar.

milan kundera

Yazar, özellikle roman yazarı, işte bu değişen zihin yapıları ve ona temel oluşturan sezgi ve duygu dünyaları ile uğraşır; eski bütünselliklerinden kopmuş fakat yenisini oluşturamamış duyular, güdüler ve reflekslerle ilgilenir. Bir yandan, kendisine göre insanın değişmeyen referanslarını vurgularken (bu bir çeşit metin/kurgu taşıyıcısıdır) öte yandan yadırganacak ölçüde yeni ve başka olan yeni sezgisel ve duygusal arayışları anlayabileceğimiz açılar bularak bize sunar. Bu açılar yazarın özgün gözüdür. Üslup, anlatım tekniği, karakter, öykü vb. gibi bir romanı oluşturan her boyut, bu bakış açısına göre şekillenir, dönüşür. Romancının ‘zamanının kahramanı’nı (yani, yeni insan karakterini) bulabilmesi, anlatabilmesi; hızlı ve erken bir teşhis, bir çetin ameliyat, bir yorucu kazı, bir buğulu kehanet görünümünde olabilir. Ama hiçbir zaman malumu ilan etmek değildir onun yaptığı… Bir bilgiyi, bilinen bir şeyi doğrulamak için, istisnalar dışında, sanat yapıl(a)maz. Belirgin olmayan yeni şeyin her yanını değilse de bir veya birkaç yanını göstermek için sanat yapılır. Sezdirip, belirginleştireceği yerlere doğru ışığı sıkarken, sanatın kurgusallığından gelen olanağı kullanarak, gerçek dışı kestirimler, çıkarımlar ve eklemeler yapabilir sanatçı açığa çıkaramadığı yakalara. Bu belirginleştirdiği şeylerin sunuş biçimidir bir bakıma. Burada önemli olan, yeni insanı, yeni bakış açılarıyla tanımamızdır. İnsan hakkında sanatsal edinimlerimiz, yeni ve ancak edebiyat üstünden edinilebilecek şeyler olmuşsa, anlatının anlatılana uygunluğu dışında bir değerlendirme kriteri kendi başına geçerli olamaz artık edebiyat eserinde.

Kundera’da, değişen zamana ve koşullara duyumsal ve sezgisel olarak uyum sağlayamamışlığımızı görürüz. Bu uyum sağlayamayışlığımız, bir yandan eski ve asıl olanın çirkin taklidi öte yandan da basmakalıp bir ‘maneviyat giderici’ olarak adlandırabileceğimiz ‘kitsch’ üstünden anlatılır. Onun eserlerinde dile getirilen; değişen zamana ve toplumsal koşullara terfi edememiş bir ara duyarlıktır diyebiliriz. Bu eksik ya da yetersiz duyarlıkta, geçmekte ve gelmekte olan zamanın tam ve yetkin halleri içinde kamufle olabilen kimi özellikler açığa çıkar. Bu, kilo alan bir insanın gençlik elbiselerini giyerek baloya gitmeyi düşünmesi gibidir. Yeni, uygun giysiler edinemeyen, üretemeyen bu insanların giyinme hevesinden vazgeçmemesi ise, onlara yönelik olarak, gülmece duygusu yanında bir acıma veya küçümseme duygusunu da tetikler insanda. Genellikle, geçmişteki köşeli yazın karakterlerinin ‘light’ bir versiyonu olan Kundera karakterlerinin, saydıklarımız dışında, bize bu ‘hafiflik’ üstünden bir bilgelik önerisinde bulunmaları dahi söz konusudur ki bu, Kundera özgünlüğünün en belirgin yanlarından biridir.

Hafiflik, içinde masumluk ya da kötücül ve kurnaz bir farkındalık taşırken; kayıtsızlık, bir kademe daha ilerde, hafifliğin sırlarını çözmüş, ona doymuş, fakat hiç de yüce olmayan gerçeğini görmezden gelemeyen bir ‘derviş’lik olabilir. Biraz yorgun olan, affediciliği elden bırakmasa da yargıladığını tam olarak bağışlamayan, teslimiyet huzuru ile başkaldırı tedirginliği karışımı duygular içinde yüzen bu karakter, yirminci yüzyıl sonlarının duygusal eliti diyebileceğimiz, birkaç kuşak öncesi aydınlanma ve hümanizmaya dayanan, fakat devraldığı mirası büyük ölçüde eritmiş, seküler insan tekidir. Böyle olmadan, bu hale gelmeden önce, asıl inandıkları, hasretle bekledikleri ile ilgili ona iyimser olmayan bir rıza bağışlamış olan hayatla sıkıcı evliliğini alışıldık kaçamaklar ile dengeleyen kıdemli bir eş gibidir bu yüzyıl sonunun duygusal elit insanı.

Kundera’nın, roman dünyasını oluşturan karakterlerdeki bu kayıtsızlık ikrarını nadiren aşıp, fakat çoğunlukla buralarda dolaşması, bu halde sunduğu büyük aydınlatmaya rağmen, bizce, üzücüdür… Buradan sonrasını anlatmaması ya da buranın böyle oluşunu resmederken neden böyle olduğu üzerine yeterince söz söylememesi, bütün parlaklığına rağmen romanesk bir ‘çatlak’ta ve ‘yarılma’da kalması, bizde, şimdiki hali de fevkalade güzel olan tamamlanmamış bir yapı karşısında söz konusu olabilecek estetik bir deneyim sunar.2 Belki de bu yüzden, Böyle olunca, açtığı çığır, dilemediği ya da düşünmediği yollarla birleştirilebilecek, bir bakıma birbirinden farklı okuma deneyimlerine açık hale gelebilmiştir ve gelebilecektir de.

milan kundera

***

Ülkemizde kitapları Can Yayınevi tarafından yayınlanan büyük yazarın ilgi görmediği söylenemez ama baskı sayılarının 80 sonrası yaygınlaşan ‘çok satar’ların onda birlerine kadar bile ulaşamaması, onun kitaplarında örneklenen trajikomik hakikatin, edebiyat ortamımızın ‘dayanılmaz hafifliği’nin bir göstergesi olmalıdır. Bazı değerli/büyük yazarları çok okuyarak ödüllendirmekten çekinmeyen Türk okurunun Kundera örneğindeki tereddüdünün dünya okurundan ne ölçüde farklı olduğu konusunda elimizde ampirik bilgi olmasa da bu konuda onlardan çok da ayrıksı bir durum yaşamadığımızı tahmin ediyorum. Bizdeki bu hakkınca ödüllendirmeyişin arkasında yer aldığını düşündüğüm ve aşağıda dile getirmeye çalışacağım nedenlerin, dünyanın geri kalan okurları için de önemli ölçüde geçerli olup olmadığından ise emin değilim.

İlkönce, onun Soğuk Savaş dönemindeki anti-komünistliği, doğu bloku dışında kalan ve Sosyalist Sistem’e hakkettiğinin üstünde değer atfeden aydınlanmacı-ilerici okurda bir antipati yaratmış olmalıdır. Bu antipatinin zamanla giderilmesi beklenirken bu yeterince gerçekleşmemiş görünüyor. Bunun ise, izleyen nedenle ilgisi olabilir:

Kundera’nın çok okunan bir fenomen olmamasına yol açtığını düşündüğüm ikinci neden, aslında, ilkine yakın bir nedendir: Bu da onun roman biçemini, yazımızın başında yaptığımız alıntıda ifadesini bulan sanat anlayışının gereği olarak, adeta yıkmış olması, yazarken alışılagelmiş (konvansiyonel) beklentilere uygun davranmaması ve bu haliyle de -yanlış olduğunu düşündüğüm bir tartıyla- tipik postmodern sanat/roman akımı içinde algılanmasıdır. Şimdilerde olmasa da ülkemizde altmış, yetmiş ve seksenlerin sonlarına kadar3 edebiyat ortamımızda tutucu bir siyasi ahlakçılık hakimdir. İster sosyalist ister milliyetçi ister cumhuriyetçi ister islamcı olsunlar, edebiyat yönelimleri üzerinde üstenci bir konuma sahip görünen siyasal akımların hemen hepsi kendi tarihsellikleri içinde muhafazakâr/tutucu ya da Ortodoks olmayı yüceltmişlerdir. İslamcı-modern iseler; neoklasiklerden veya yeni- Katolik’çi modernlerden ileri geçememişlerdir. Sosyalist gerçekçi iseler; ikinci savaş antifaşist edebiyatının berisinde önemli, sindirilmiş referansları çok fazla değildir. Varoluşçu iseler de entelektüel-estetik yabancılaşma, onlarda haz ve acı karışımı yeni bir din gibi olmuştur. Egemen olana karşı olan – muhtelif ahlak önermelerinin hemen hepsi, tuhaf bir şekilde, ahlakçı görünümdedir…Bu akım ya da yaklaşımların doksanlara gelindiğinde kendini hissettiren postmodernizme olan yüzeysel tepkisinin rüzgârları Kundera’yı da önüne katmış gibidir. ‘Postmodern’in her türlü statükoya karşı oluşu, mutlaklığa varan görececiliği yüceltmesi ve biçimin yerine göre büsbütün reddine varabilen deneyciliği ile Kundera’nın bir çağ yarılmasında ortaya koyduğu kavranabilir biçemi ve anlamlandırılabilir göreceliği yansıtan dilinin farkının anlaşılması için, demek ki, zamanın geçmesi gerekmektedir.

Üçüncü neden; 80 öncesine göre niceliği ne kadar artmışsa niteliği de o derece azalmış görünen yeni okurla ilgilidir. Bu okurun önemli bir kesimi, özellikle erkek ve kadın cinsleri arasındaki ilişki tahayyülünde (böylece edebi olarak yeniden yaratımında) bilindik tutum, tavır, karakter ve kombinasyonlardan uzaklaşmak istememektedir. Bunlarda, bir post idealizm ya da romantizm arayışı hâlâ güçlü bir şekilde vardır. Bunun ise, Kundera cephesinden bakıldığında, bir ‘Kitsch’ okur ve doğallıkla da ‘kitsch’ edebiyat üretimini teşvik ettiğini söylemek abartı olmayacaktır.

Hal böyle olunca, aşkların gülünesi, acınası ve hatta bu ikisini de aşan bir hafiflikle ele alınması, yeni kitlesel okurdaki edebi eser okuma-deneyimleme yetersizliği ile de birleşince, Kundera eserleri ‘antipatik’ bile karşılanabilmektedir.

Zaten edebiyat popülerleştikçe benliği ve hatta kibri okşanan yeni ve yaygın bir okur kesimi de oluşturmaktadır. Bunlar artık edebi eseri ya sevmek ya da küçümsemek için okumaktadırlar.

Yaygın okurun okuma eylemi geliştirici, değer artırıcı bir rehberlikten yoksundur.

Çünkü edebiyat ortamımız, yok olmamışsa, büyük ölçüde dağılmıştır… Onun yerine, neyi niçin söylediği pek anlaşılmadan önceki kuşaklardan miras kalmış edebi hazinenin seyreltilerek piyasaya sunulması söz konusudur. Özellikle romanda ve hayli zamandan beri…

1 Bu birkaç noktada fazla serbest sayılabilecek çeviri metninin aslı şöyledir: “My lifetime ambition has been to unite the utmost seriousness of question with the utmost lightness of form. Nor is this purely an artistic ambition. The combination of a frivolous form and a serious subject immediately unmasks the truth about our dramas (those that occur in our beds as well as those that we play out on the great stage of History) and their awful insignificance. We experience the unbearable lightness of being.”

2 Kundera’nın ilerlemediği bu alan çoklu seçeneklere açık bir alandır. Bu niteliği ile ondan sonra gelen yazarlar için hesaplaşılması gereken bir kavşak ya da yol ayrımıdır.

3 Elbette sav kadar dönemler de tartışılabilir

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

YapışkanotuLal Laleş
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Cihan Çakan

12 Mart 2025

Aysuda, Bir Su Perisinin Masalı

Hava o akşam da sisliydi. Şimdi kış, her yer karla kaplı. O zaman aylardan hazirandı, kız kardeşim Aysuda’yla burada, gümüş grisi kumların üstünde yan yanayız. Gölün usul dalgaları bir el gibi ayaklarımıza değiyor. “Yüzelim mi,” diyor Aysuda. “Bu saatte mi,” diyorum. “..

Devamı..

Gerçeklerden Kaçarken Kendimize Söyled..

Çetin Devran

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024