Büyük Ceviz Ağacı
2 Şubat 2020 Öykü

Büyük Ceviz Ağacı


Twitter'da Paylaş
0

Koca koca kütükleri nihayet kaldırmışlar. Bir mobilyacı alıp götürmüş. Öyle söyledi Nevzat Dayı. Sandık yapacakmış. Çeyiz sandığı. Derin bir nefes daha çekti sigarasından. “Ucuza gitti ama olsun,” dedi. Her yaz tatilinde köye geldiğimde mutlaka uğrardım. Onunla sohbet etmek ruhumu dinlendirirdi. Hiç hatırlamak istemediğim anılarım tazelense de yapardım bunu.

 Elmacık kemiklerinin iyice belirginleştiği yüzünde, yılların eskitemediği keder capcanlıydı. Bir süre ikimiz de sükût ettik. Tabakasını çıkarıp bir sigara daha sardı. “Öksürtüyor, meret,” dedi. Titreyen ellerini gizler bir hali vardı. Görmezden geldim. Akıllı adam. Anladı. “Yaşlılık. Buna da şükür. Beterin beteri var,” derken yüzünde acı bir tebessüm belirdi. Ben ki unutamadım o nasıl unutsun? Zaman her şeyin ilacı derler ya, yalan. Unutamadık işte. Ağaç yok yerinde artık. Onun yok oluşuyla, anılarımız da süpürülüp, bir daha geri gelmemek üzere zihnin en ücra çöplüğüne atılır mı bilemiyorum.

83 yılıydı. On yaşındaydık. Sırtına elimi hafifçe dokundurup, “Mürsel, baksana,” dedim usulca. Ne söyleyecektim hatırlamıyorum. Tek hatırladığım, “Öğretmenim! Bu beni rahatsız ediyor” dediğiydi. Akşam okuldan geç gittim eve. Kızaran yanaklarımı görmemeliydi annem. Bir de evde sopaya çekilmek vardı.

Okul dağılınca basmaların üzerinde “dondu” oynardık. Yine öyle yaptık. Bu sefer o yoktu. İlk kez beraber değildik. Bir, belki iki saat hayvan gübrelerinin üzerinde üst üste taş dizdik, devirdik, tekrar dizdik, tekrar devirdik. Köy içindeki harmanlara dökülürdü bu basmalar. İyice kuruduktan sonra oyun alanımız olurlardı. Zamanı gelince bel küreği ile dilim dilim kesilip kışın yakılmak için bir yerlere istif edilirlerdi. İyi tezek, en uzun yanan tezek, iyice basılmış ve kurumuş tezekti. O yüzden kimse ses çıkarmazdı buralarda oynamamıza. Şimdilerde buna benzer bir oyun varmış. Dokuz Taş’mış adı. Taşları devirmek için top fırlatılırmış. Biz o işi ayağımıza giydiğimiz kara lastikle yapardık. Uzun hikâye…

Keyfim yoktu. Arkadaşlarımın mızmızlanmasına aldırmadan, isteksizce oynadığım oyunu bırakıp eve gittim. Yüzümün kırmızılığı geçmiş olmalı ki annem bir şey demedi. Tandır ekmeğine tereyağı sürdü. Yiyip, ders çalışma bahanesiyle odalardan birine geçtim. Aklım hep yediğim dayaktaydı. Bütün sınıfın şahit olduğu olay gururumu incitmişti. Bunu elbet onun yanına bırakmayacaktım. Bir sürü plan yaptım. Bozdum, tekrar yaptım. En son hepsini silip attım. Plan yoktu. Okul çıkışı bitirecektim işi. İçimde biriktirdiğim öfke, bedenim yarı ölü hale gelince ancak dinerdi. Erkenden uyudum.

Gün boyu hiç göz göze gelmedik. Bir defa olsun arkasına dönmedi. Her zamankinin aksine sesi soluğu da çıkmamıştı o gün. Belki yaptığından pişman olmuştu. Ama benim içimdeki ateş, kora dönmüştü. Ya onu içimde tutup kendimi yakacak, ya çıkarıp üzerine fırlatacaktım.

Gün geçmek bilmedi. Hem derste hem teneffüslerde gözüm hep üzerindeydi. İkimiz de gerilimin farkındaydık. Elliden fazla öğrencinin olduğu sınıfta yüzü gülmeyen sadece ikimizdik. Nihayet son zille birlikte bağından boşanan danalar gibi fırlayıp çıktık okuldan. Başına geleceği anlamıştı. Hızlı adımlarla gidiyordu. Ayak uydurdum. Aramızda beş on metre vardı. Adımlarını iyice hızlandırdı. Ben de öyle yaptım. Koşmaya başladı. Ondan daha hızlıydım. Yetiştim. Evlerine belki yüz metre kalmıştı. Üzerine atlayıp yere yatırdım. Sırtüstü düştü. Göğsüne çöküp vurmaya başladım. Yumruklarımdan korunmak için kollarını siper etmeye çalışıyordu. Yanağından aşağı ince bir kan sızdı. İçimden bir duman çıkıp göğe yükseldi. Hafifledim. Bir el sırtımdaki kara önlüğü kavrayıp ayaklarımı yerden kesti, sonra hafifçe yere bıraktı. Dönüp baktım. Nevzat dayı. Severdi beni. “Hadi git,” dedi. Öfke vardı sesinde. Sokak boştu. Kavgaya şahit olan yalnızca o değildi. Dalları bir ahtapot gibi her yanı sarmış olan ceviz ağacının altında oldu her şey.

Yaz tatiline günler kalmıştı. Okul kapanana kadar konuşmadık. Nihayetinde çocuktuk. Barışmıştık. Yine eskisi gibi oyunlar oynadık. Hava kararıp herkes evlerine çekilince, komşuların bahçelerinden salata aşırır, yaz aylarının ilk meyvesi olan kiraz ağaçlarına tırmanıp çekirdekleriyle birlikte indirirdik midemize. Bu mevsimin vazgeçilmezleri arasındaydı yaptıklarımız. Bostan hırsızlığı bitince gece yarılarına kadar sokaklarda hırsız-polis oynar, yorgunluktan açık tutmakta zorlandığımız göz kapaklarına söz geçiremez hale gelinceye kadar gitmezdik evlere. Şanslıydık. Yaşadık çocukluğumuzu. Gerçek dünyadan bizi çekip alacak ayak bağlarının hiç biri yoktu o zamanlar. Ya şimdiki çocuklar?

Bir tane daha sardı, Nevzat Dayı. Ben geçmişin kırıntılarını bir çırpıda toparlarken kim bilir kaçıncıydı bu? “Çok olmadı mı?” dedim ürkekçe. Her zaman derin bir saygı duyardım. Kırılmazdı ama yine de incitmekten korkardım. Köyümüzün en alicenap insanıydı. Seveni çoktu. Güçlüydü, kuvvetliydi. Lakin kaderin önüne geçilmiyor. Ne diyordu Sümmani Baba? “Bilmem tecelli mi yoksa ki kader.” Hanımının gidişiyle devranı dönmüştü. Kötü hastalık.  Çare bulamadılar. İyi dayandı yine. Bunca ağırlığı taşımak herkesin harcı değildi. Elini havada şöyle bir çevirip, “Bu da olmasa,” dedi, “Gün, akşam olmaz Mustafa Bey.” Yirmiyi aşkın yıl oldu. Hep “Bey” diye hitap eder. Bizim beyliğimiz yok elbette ama eskiler böyledir. Kadir kıymet, edep adap bilirler. Sustum. Pişman olmuştum. Anladı. Dedim ya akıllı adam. Lafı değiştirip mahcubiyetimi örtmek istercesine, “Sizin vazife büyük,” dedi.  “Talebeleri iyi yetiştirmek zor… Zamane çocukları… Ellerinde her bir şey var ama yine de mutlu olmuyorlar.”  Gözüm, bir zamanlar koca bir çınar gibi heybetli olan ceviz ağacının köküne ilişti. Kırıntıları toparlamaya devam ettim.

Orta üçteydik.  Her gün olduğu gibi çantalarımızı sırtlanıp yola düştük.  Dört kilometre uzaktaki ilçeye okula giden kalabalık grupta her ağzını açan bir şeyler söyleyip durdu. “Ağaçtan düşmüş,” dedi biri. “Ciğerleri patlamış,” dedi öteki. “Erzurum’a zor yetiştirmişler,” diye araya girdi bir başkası.  Hiç konuşmadım. Yol nasıl bitmiş, okula ne zaman gelmişiz, anlayamadım. Yürüyerek gider gelirdik. Arada bir traktör rastlardı. Binerdik. O gün, öğleden önceki son ders zilinden sonra köyün yolunu tuttuk. İkindiden sonraymış cenaze.  

“Pazar, yatsıdan sonra olmuş.” “O vakitte ağaçta ne işin vardı ey sabi? “Yaş cevizi çok severdi.” “Kimseye haber vermeden çıkmış.” “Bastığı dal, kaldıramamış ağırlığı.” “Kasabaya zor yetiştirmişler. Doktor “Hemen Erzurum’a götürün” demiş.” “Yüz kırk kilometre yol, biter mi?” “Nevzat’ın kucağında son bir kez açıp bakmış gözlerini.” Evin önündeki harmanda toplanan köyün büyük erkekleri kendi aralarında konuşurken duyduklarımdı bunlar. Yol daha yarı bile değilmiş. Umut. Dönmemişler. Kadınlar evin bitişiğindeki üstü toprak damlı önü açık avluda ağlaşıyorlardı. Gözden uzak bir köşeye geçip hıçkırıklarımı içimde hapsetmeye çalıştım. Başaramadım. Sesimi duyan diğer arkadaşlarım gelip yanıma çöktüler. Dört direkle çevrili teneşirin etrafı kilimlerle sarılmıştı. Kilimlerden birini aralayıp hüzün kokan sesiyle “Cenazeyi alalım komşular” dedi birisi. İmamdı. Harmanı dolduran kalabalık hareketlendi. Kadınların olduğu yerden feryat sesleri yükseldi. Mürsel, tahta atın içinde sonsuzluğu solurken, ceviz ağacı elli metre ötede bütün ihtişamıyla ayaktaydı.

“Zor” dedim “Dayı, çok zor.” Sözlerim Dayı’nın sözlerine cevap değildi. Kendimeydi. Otuz yıldır içime hapsettiğim sırrı taşımanın dayanılmaz ağırlığıydı zor olan. Neden mani olamadığımdı. Korkup, ortalıkta kimsecikler kalmayıncaya kadar bir ağacın altına uzanıp, karanlığı üzerime örtü yapmamdı.

“Mustafa! Ceviz yiyelim mi?”

“Ama hava karardı, ya düşersek?

“Düşmeyiz ya. Niye düşelim?”

“Nevzat Dayı görürse öldürür bizi.”

“Babam mı? Yok be.”

Kimsenin bizi görmediğinden emin olmak için evlerinden yana doğru bakıyordum. O, çoktan tırmanmaya başlamıştı. Önce bir çıtırtı sesi karanlığı yırttı, ardından sonsuz bir sükût geldi.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR