Oldum olası severim masalları. Çocukken yağmurlu karlı kış gecelerinde babaannemin anlattığı masalları hayranlıkla dinlerdim. Öylesine güzel anlatırdı ki, ona hayran olmamak mümkün değildi. Çocukluğumun tek kahramanı, tek arkadaşımdı babaannem. Her gece onun anlattığı masaları dinleyerek uyurdum. Çoğu zaman da hikâyedeki kahramanları hayalimde canlandırırdım. Böyle yapmak çok hoşuma giderdi. Bazen de kendimi koyardım açıkgöz çocuğun ya da diğer iyi kalpli kahramanların yerine. Sonra da onları masaldan kovdum diye kendi kendime kızardım. Bir keresinde uykuya daldığımda, en çok sevdiğim masalı görmüştüm rüyamda.
Büyülü Orman’dı adı. Ormanın derinliklerinde yaşayan kötü kalpli cadı, küçük çocukları kız erkek ayırmaksızın büyük bir kazanda haşlayıp kendi emrinde çalışan akbabalara, baykuşlara, kurtlara ve birkaç tane kötü yürekli insana yediriyordu. Karınları doyunca, büyücü cadıya biraz daha bağlanıyorlardı. Ve onun her emrini sadakatle yerine getiriyorlardı. Emirlere uymayanları da lanetleyip hiç kimsenin bilmediği lanetli ormana sürgün ediyordu. Onun emrinde olan herkes, kötü cadının büyüsünün etkisindeydi. Bazıları da büyülü değildi, ama cadının gözüne girebilmek için ellerinden gelen her fenalığı yapıyorlardı ormanda yaşayan diğer canlılara. Yine bir gün cadı, akbabaların yakın bir köyden kaçırdıkları küçük bir kız çocuğunu kazanda haşlarken iyi kalpli genç avcı çocuğun feryat ve bağırışlarını duyar, sonra avlanmaya bir süre ara verir. Bütün cesaretiyle atını seslerin geldiği yöne doğru hızla sürer. Nefes nefese cadının kulübesine geldiğinde, onu gören cadı emrinde çalışan kurtlara, akbabalara ve diğerlerine emir verir, hepsi birden avcını üzerine saldırırlar. Genç avcı belindeki kılıcı ve omzundaki yay ve oku ile uzun bir süre onlarla savaşır. Cadı ve emrindeki herkes, genç avcı ile baş edemeyeceklerini anlayınca korkarlar ve her biri başka bir yöne kaçıp uzaklaşırlar. Genç avcı, bu durum karşısında mağrur bir poz alır ve kazana doğru gidip pişmek üzere olan küçük kızı kurtarır. Sonra da kızı atının terkisine bindirip köyüne götürür. Kızı gören annesi, babası ve köylüler çok sevinirler. Annesi çocuğunu kucağına alır ve genç avcının boynuna sarılır. Avcı gururla atına biner ve uzaklaşır. Masalda burada biter. Kendimi genç avcının yerine koyardım, her seferinde masalı gözlerim fal taşı gibi açık dinlerken.
Buna benzer onlarca masalı tekrar, tekrar, heyecanla dinleyerek çocukluktan gençliğe geçtim. Ama masallara olan tutkum hep aynı kaldı. Gerçek hayat masallar gibi olur mu? Yani sonunda hep iyiler kazanır mı? Bilinmez tabii. Ne de olsa biri hayal mahsulü, diğeri gerçek. Fakat iyilerin kazanmasını bütün kalbimle dilerdim hep babaannemin dudaklarından dökülen o sihirli sözleri ağzım iki karış açık dinlerken.
Çoğu lise sıralarından birbirini tanıyan iş arkadaşlarım ile pikniğe gittik bir hafta sonu. Güneş uzun çam ağaçlarının her biri başka yöne bakan dalları arasından ışıklarını halka halka yayıyordu. Bin bir çeşit ağaç ve çiçek kokusu güneşin sonsuz sıcaklığı ile birleşip etrafa hoş kokular yayıyordu. Her nefes alışımızda akciğerlerimiz bir tuhaf oluyor, temiz havadan başımız dönüyordu. İçmeden sarhoş oluyorduk sanki. Asırlık ulu bir çınar ağacının gölgesine büyük bir yer sofrası kurduk el birliğiyle. Etraftaki börtü böceğin şarkısına eşlik etmeyi de hiç ihmâl etmiyorduk tabii. Türlü türlü yemek çıktı sepetlerden. Tatlılar ve meyveler de fazlasıyla vardı yer sofrasında. Az ilerideki çeşmeden de su bidonlarını doldurduk. Güle oynaya yemekler yendi. Şarkılar söylendi. Sonra ben bir fıkra anlattım.
Tilki günün birinde ormanda, bir ağacın gölgesinde oturmuş, içkisini içer. Bunu gören zürafa, “Nasılsın tilki kardeş?” diye sorar. Tilki, “Nasıl olayım? İçip içip aslanı dövüyorum,” diye cevap verir. Peşi sıra gelen tavşana, kurda kuşa, herkese aynı cevabı yineler. Bu söz birkaç gün sonra aslanın kulağına gider ve ertesi gün aslan tilkinin olduğu ağacın yanına gelir yavaşça. Aslan, tilkiye “Nasılsın tilki kardeş?” diye sorar. Aslanı birdenbire karşısında gören tilki çok korkar ve “Nasıl olayım aslan kardeş? İçip içip saçmalıyorum,” diye cevap verir. Sofranın etrafındaki herkes kahkahalar ile gülmeye başladı anlattığım bu fıkraya. Gülme krizi bittikten sonra oyun oynamaya geldi sıra. Birkaç kişi top oynamaya başladı. Birkaçı da yanlarında getirdikleri iskambil kâğıtlarıyla…
Ben de yemekten şişmiş midemi biraz olsun rahatlatmak için yürümeye karar verdim. Dolaşırken az ileride şırıl şırıl akan bir dere gördüm. Hemen yanında da bir patika vardı. Patikanın başında da uzun, serin gölgesi olan bir çam ağacı vardı. Ağaç, gizemli, baş döndürücü bir koku yayıyordu etrafa. Başım döndü kokudan. Birden beyaz bir duman kapladı etrafımı. Sanki başka bir boyuta geçmiştim. Bu işte bir gariplik vardı, ama anlayamadım. Gözüm yoldaydı sadece.
Patikadaki izlere dikkatlice baktığımda, defalarca üzerinden geçildiğini hemen anladım. Bu durum içimi bir hayli rahatlattı. Beni kaybolmayacağıma inandıran bu yola girip yürümeye başladım şarkılar mırıldanarak. Sağımda ve solumda bütün cömertliğiyle açmış rengârenk çiçekleri seyrederek ara sıra da koklayarak yürüyordum bir bilinmezliğe doğru. Etrafı ilgiyle seyrederken birdenbire babaannemin bana anlattığı masallar geldi aklıma. O masallardaki ormana çok benziyordu burası. İçimi tarifsiz bir heyecan kapladı, kıpır kıpır oldu yüreğim. Sanki tozpembe bir düşün içindeydim. Kuşlar cıvıldayarak kanatlanıp uçtular çalılıklardan mavi gökyüzüne doğru. İçimdeki sevinci onlar da anladı sanki. Arkalarından baktım gözden kaybolana kadar. “Keşke ben de onlar gibi mavi göklere uçabilseydim,” demekten kendimi alamadım. Onları seyrederken güneş sonsuz ışığıyla gözlerimi kamaştırdı. Bir süre hiçbir şey göremez oldum. Gözlerimi açtığımda, kuşların dört bir yanımda daireler çizerek dolaştıklarını gördüm. Ötüşleri ve kanat çırpışlarıyla bana bir şey söylemeye çalıştıklarını anladım. Beni bir yere mi götürmek istiyorlardı, yoksa uyarmaya mı çalışıyorlardı, tam olarak anlayamadım. Zaten arkadaşlarımdan da oldukça uzaklaşmıştım. Bu yeni dostlarımın arkasından hızla ilerledim ormanın derinliklerine doğru. Uzun bir takipten sonra eşine ancak masallarda rastlanabilecek güzellikte bir yerde buldum kendimi. Kuşlar, ağaç dallarına çalılıklara konup gözden kayboldular.
Yapayalnız kaldım birdenbire. Etrafıma baktığımda çok şaşırdım. Burası babaannemin masalındaki büyülü ormandı. Her şey çok güzeldi, tıpkı masaldaki gibi. Az sonra, her yeri kapkara bir gölge esir aldı. Bir tuhaflık vardı burada, içimi tarifsiz bir korku kapladı ansızın.
Ağaçların, çiçeklerin renleri ve biçimleri değişti, tuhaflaştı göz açıp kapayıncaya kadar. Çiçeklerin hepsi solgun, ağaçların dalları kupkuru, kökleri de dışarıdaydı. Tavşan ve sincapların ayakları yoktu, onların yerinde kuşların kanatları vardı. Az önce delicesine uçuşan kuşlar artık uçmuyordu. Kanatlarının yerinde köpek ayakları vardı. Kendi ayaklarının üzerinde zorlukla yürüyorlardı sağa sola. Yaşlı adamın ağzı başının arkasındaydı, bir şeyler anlatmak istiyordu, ama sesi çıkmıyordu bir türlü. İçimi büyük bir korku sarıp sarmaladı saniyeler içinde. Geriye dönmek istedim. Patikanın ucu görünmüyordu. Her yer karaçalılarla kaplanmıştı. Dünyanın dönmesi durmuştu sanki. “Burası büyülü orman olamaz!” diye içimden söylendim. Belki de kötü kalpli cadının laneti buraları da etkisi altına almıştı. Bir bilinmezliğin içindeydim, ne yapacağımı bilemiyordum. Bağırmaya başladım, belki sesimi bir duyan olur diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Pikniğe beraber geldiğimiz bütün arkadaşlarımın ismini tek tek haykırdım. Sesimi duyan hiç kimse olmadı. Bir kâbusun içinde miydim değil miydim, anlayamıyordum bir türlü. Sonra güneşin doğduğu yöne doğru koşmaya başladım bütün gücümle. Nefesimin yettiği yere kadar koştum. Renkler hep aynıydı, ormandaki canlılar da aynıydı. İçinde olduğum tuhaflık devam ediyordu. Cadının laneti miydi bu yoksa? Bilemiyordum. Tek istediğim buradan uzaklaşmaktı. Saatlerce koştum durdum ormanın içinde, aynı yerden defalarca geçtim. Sonunda koşacak dermanım kalmayınca, bir ağacın gövdesine sırtımı yaslayıp soluklanmaya başladım. İçinde olduğum durumu anlamaya çalışırken gözlerimin kapakları ağırlaştı, derin bir uykuya daldım.
“Nerdesin sen?!” diye sitem dolu bir sesle kendime geldim. Akşam karanlığı iyice çökmeye başlamıştı gözlerimi açtığımda.
Bütün arkadaşlarım başıma toplanmış, bana neler olduğunu anlamaya çalışıyorlardı. Mantıklı bir cevap ararken babaannemin bana anlattığı masal geldi aklıma. Kuşları takip ederken hatırladığım lanetli orman masalı. Evet, gördüğüm her şey aslında kötü bir rüyaydı. Büyülü ormandan kovulanların yaşadığı lanetli ormandı rüyamda gördüğüm. Ve ayağa kalktığımda patikanın başındaki ağacın gölgesinde uyuya kaldığımı anladım.






