Duvardaki saate baktı. Kahvenin eşiğinden içeriye adım atalı yarım saat geçmişti. Sigarasından birkaç yudum çektikten sonra nasırlı parmaklarının arasındaki izmariti kül tablasında evire çevire ezerek bastırdı Cemil. Bu hareketiyle izmaritin tütmesine mani olmaktan ziyade belki de içinden harlayıp tüten o ateşi söndürüyordu. Niyazi yeni demlediği çayı selamsız sabahsız önüne bıraktı. Ciddiyetle arkasını dönüp her zamanki yerine geçti. Cemil, elini çenesine götürüp çekiştire çekiştire öbek halindeki vakitsiz ağaran seyrek sakallarını sıvazladı. Gözleri bulutlandı. Bakışlarını camdan en karanlık renklerle boyanan gökyüzüne sabitledi. Dalıp gitti. Şimdiki zamandan sıyrılıp zaman denilen nehrin akıntısında geçmiş zamanın oltasına takılan bir balık gibi çırpınırdı. Ta ki durulana dek...
Önünde içmediği soğumuş çayın parasını ödemek için cebini yokladı. Cebindeki son bozuklukları da çay tabağına koyunca meteliğe kurşun attı. Mıhlandığı sandalyeden kaykıldı. Ellerinin üşüdüğünü hissetti. Üşüyen ellerini hohlayıp astarı yırtık paltosunun cebine koydu. Elini cebinden çıkarıp tekrar hohladı. Soğuk bir ürperme aldı bedenini. Kollarını kavuşturdu. Göz ucuyla ocakta uyuklayan kahveci Niyazi'ye baktı. Vurdumduymaz ve duygusuz bir yüz diye düşündü. Tıpkı yuları eksik Sacit Bey –beyi batsın– gibi. Öfke yüzü gösterdi. Bu pek yürekli, insanın posasını çıkaranların çarkına okunmalıydı. Hışımla bir sigara daha yaktı. Bir saate baktı bir kapıya. Yoksa kararını değiştirip gelmeyecekler miydi? Baskıya tehdide boyun mu eğeceklerdi? Niyazi'ye bakmadan, "Bugün onuncu gün." diye mırıldandı. Omuz silkti Niyazi. Cemil on gündür içinde çürüyen dumura uğrayan bir şeyin kabuk bağladığını hissetti. Bir an için umutlandı. Dün eve gönderilen zarfı düşününce gece gözüne uyku girmediği için sabahı zor etmiş seher vaktinde yataktan fırlamıştı. Odanın perdesini aralayıp buğulanan camın ardından dışarı bakmıştı. Karanlık dağılmış tan ağarmıştı hafiften. İki yakasını bir araya getiremediği için her sabah aynadan bakınca ağaran saçı sakalıydı da. Dışarıdan bir tıkırtı duydu. Buğulanan camı silmişti. Balkondaki çanak antene konan bir kargaydı gördüğü. Başı dik gözleri uzaklara çivilenmiş. Karga başını çevirip pencereden yana baktı. Karganın gagasında bir tuhaflık olduğunu sezdi. Karganın üst gagası kırık. Cemil bakışlarını kargadan ayırmadan uzun uzun baktı. Belki de akseden kendi görüntüsüne bakıyordu. Günün sonunda yine aynı belirsizliklerle, ilenmelerle kapıdan içeri gireceğini düşününce kabir azabıyla dışarıya attı kendini.
Cemil içeride, cama yakın oturduğu yerde, İki büklüm. Gamlı düşüncelerden dolayı eli şakağında. Düşündükçe kafasının kontağı attı. Bununla beraber coplanan vücudundaki morlukların ağrısı nüksetti. Bıçak kemiğe dayandı artık dedi. Boşluğa söylenen söz, muhatabını bulmak için havada asılı kaldı. Cemil her defasında aynı kelimelerle aynı ses tonuyla aynı yüz ifadesiyle muntazam anlattı kaç kez, kendisine binlerce kez... Nemrutlaşan Sacit’ in insafsızlığını. Derken televizyondan bangır bangır bağıran ceberut bir sesle silkindi. Baskıdan, hak gaspından, ağır çalışma koşullarından dolayı grev kararı alıp on gündür grevde olan işçilere tahammül edemeyen yüksek perdeden ahkam kesen Cavit'in sesi gibi diye düşündü. Dün buruşturup atacakken vazgeçip tekrar cebine koyduğu zarfı çıkardı cebinden.
" ... greve son vererek derhal görevinizin başına dönmeniz... iş bu devamsızlık nedeniyle iş akdinizi tazminatsız ve bildirimsiz olarak fethedileceğini ihtaren..." İhtarnameyi buruşturdu. Bunu habis ruhlu kan emici Sacit ‘in ve ona yaltaklanan ayaktakımının huzurunda yakacaktı. Tam kapıdan çıkacakken gerisin geriye televizyona doğru gitti. Niyazi'nin şaşkın bakışlarıyla göz göze gelip televizyonun fişini çekti." Elbet gelecekler işçiler. " diye mırıldandı Cemil uzaklara bakarak. Ama şimdi tek başınaydı. Tıpkı gagası kırık karga gibi...






