Mustafa Aydoğan’ın ana diline bağlılığı sadece kendi özelinde olan bir yaklaşım olmayıp her toplumun, topluluğun ana diline sahip çıkması gerektiğini hatırlatan bir çaba içerisinde.
1980 darbesi ile yurt dışına çıkmak zorunda kalan dilbilimci, yazar ve çevirmen Mustafa Aydoğan Derin (N)akışlı Sular kitabına “faili meçhul” bir cinayetle yaşamını yitiren kardeşi Seydo’yu anarak ve kitabı ona ithaf ederek başlıyor. Kardeşi nezdinde seksenli ve doksanlı yıllarda Türkiye’de yaşanan “faili meçhul”lerin hafıza mekânını, hâlâ kanayan açık yarasını, ötekilik olgusunu, cumartesinin kimsesizliğini hatırlatıyor.
“Bir gün bu dağlar da bahar yüzü görürse, başucuna bir demet çiçek koyacağım diye söz vermiştim O’na. Vardığımda, hüzün basmış dağların bahara hasret hazin durumu, bu sözü yerine getirebilmek için daha çok zamana gereksinim duyulduğunu anlatır gibiydi.” Kardeşine dair verdiği sözü tutamamış olmanın ağırlığını yaşayan Aydoğan, babasını, oğlunu, kardeşini ve nicelerini “faili meçhul” cinayetlere kurban vermiş kişilerin acısını dillendirmenin yanı sıra, okuyucuya da bu acıyı unutmamak, unutturmamak gerektiğini imliyor.
İnsanın kendine ait izleri keşfettikçe bırakamayacağı metinlerden oluşuyor kitap. Yazarın beni çok eski zamanlardan beri tanıdığından kuşkulanarak, yaşadıklarımı bilen yakın bir dost gibi hissettiğim Derin (N)akışlı Sular, okuru şaşırtmayı başarıyor. “Ey satır aralarındaki sırlarıma ulaşmaya çalışan güzel okur, gözlerindeki ışıltıyı hep koru.” ifadesiyle bu parıltının kaynağını yazdıklarına değil de, okurun kendisine atfederek ve kibirlenmeden, incelikli bir şekilde dillendiriyor.
Metnin ilk sayfalarında belirgin olan duygusallık okura oldukça trajik konular içeren bir kitap okuyacağı duygusunu verirken, anlatılan –yaşadığı kent– kentin büyüleyici tarihini, yapılarını, kültürünü masalsı ve güçlü bir betimlemeyle sunması okuyucuyu şaşırtabilecek bir nitelikte. Coğrafyasında yaşanan acıların temelinde yatan gerçeklikleri kronolojik ve kanıtlanabilir bir biçimde anlatarak akademik bir kitabın iz düşümüne yaklaşıyor. İşin ilginç ve etkileyici yanı ise tüm bu geçişlerin suyun akışı kadar doğal olması ve suyun, gittiği yere okuru da beraberinde götürüyor olması.
Güçlü bir sanat ve emek geçmişi olan Aydoğan 1997’de ilk romanı olan Pêlên Bêrîkirinê (Özlem Dalgarı) ile 2001’de anlatı yolculuğuna deneme kitabı olan Berê Gotin Hebû’yu (Önce Söz Vardı) yazmış, 1995'te Jack London'ın öykülerinden Zaroka Şevê’yi (Gece Doğan/Gece Çocuğu), 1998’de Yaşar Kemal'in Filler Sultanı’nı Siltanê Fîlan, 1999’da Aziz Nesin’in Fil Hamdi’sini Fîl Hemdî, 2001’de Edip Karahan'ın Süvari’sini Siwaro, Ann Erikson’un Kürdistan'ını Kurdistan, Orhan Pamuk'un Benim Adım Kırmızı romanını Navê min Sor e adıyla Kürtçeye çeviriyor. Bununla beraber ömrünün büyük kısmını dil çalışmalarına veren yazar, üretebilmenin bir sınırı olmadığını âdeta çalışmalarıyla kanıtlıyor.
Ele aldığı çalışmaların konusu genellikle insan ve toplum kaynaklı sorunların yanı sıra, geçmişten günümüze belli ölçüde politik bir düşünce sisteminin iz düşümü çerçevesinde biçimleniyor. Yazar ayrıca 2008’de Ahmet Altan’ın seçme denemelerini Berfîn adıyla çevirip kitaplaştırmış, 2009’da ilk Kürtçe romanı olan olan Erebê Şemo’nun Şivanê Kurmanca’sını (Kürt Çobanı) aslına uygun transkibe edip, araştırmaya dayalı detaylı bir ön sözle yayına hazırlayarak hemen arkasından transkripsiyon çalışmalarının ikincisi olan Celadet Ali Bedirhan'ın Mustafa Kemal’e yazdığı Bir Kürt Aydınından M. Kemal'e Mektûb, kısa adı Kaxez (Kâğıt-İskambil Oyunları) olan kitabı, 2020 yılında okurlarla buluşan son edebî anlatısı olan Xemname yayımlanmış, 2023’te ise Metin Aydın’ın Üryan ve Kavledilmiş Şiirler’ini “Lalistan” adıyla Kürtçeye çevirmiş. 90’li yıllardan bu yana kaleme aldığı bunca eser Mustafa Aydoğan’nın önemli bir dil bilimci olduğunun göstergesi olmasının yanı sıra, Derin (N)akışlı Sular’ın neden bu ölçüde etkileyici olduğunun da kanıtı.
“Düşüncelerim olmasaydı, hayallerime bu kadar içten sarılmasaydım, umutlarıma bu kadar inanmasaydım, hüznüm bu kadar ağır olmasaydı, özlemlerim bu kadar büyük olmasaydı, anlatılacak hikâyelerim olmasaydı ve yaralı bir coğrafyaya bu kadar sevdalanmasaydım, kim bilir, belki de hiç başlamayacaktım bu maceraya ve baş koymayacaktım bu yola. O zaman kalemim tabip, sözcüklerim de belki merhem olmayacaktı yarama.” diyerek yazma sürecinin kişisel bir motivasyondan ziyade merhem olmaya çalıştığı yaraların son derece toplumsal olduğunu kitabı okudukça anlıyoruz.
Daha çok ve belki de zorunlu bir sorumluluktan kaynaklanan hüzünlerden bahsederken kitaba adını veren “Derin (N)akışlı Sular” metninde “Hayallerin pınarından nasibini almamış kişilerdir beni hep tedirgin eden. Hayalsiz aklın elleri karanlıktır çünkü, işte o ellerden korkmak gerekir.” ve “Dağları huzura davet eden, pınarlarından ab-ı hayat akan bir diyarda, yüreklerin kuytuluklarında gizli de olsa, özenle büyütülen umudun topluma yitirilmiş görünen rengini tekrar vereceğine, tarihten süzülmüş değerlerinin ısrarla yeniden öne çıkacağına, düşüncenin zincirlerinden mutlaka kurtulacağına, hayallerin tekrar anımsanacağına ve umutların tekrar filizlenebileceğine ilişkin inancı, -isterseniz hayali diye okuyun- hep diri tutmaya çalıştım.” ifadeleri çok güçlü bir iyimserlik ve umuda sahip olduğunu gösteriyor Mustafa Aydoğan’ın.
Bugüne kadar kanıksanmış olandan farklı olarak sadece gözyaşı dökmüyor, aynı zamanda yaralarımızın iyileşeceğine olan inancımızı diri tutuyor ve kitabın ilerleyen bölümlerinde yaşadığı coğrafyanın ağır sorunlarına çözüm sunuyor. 1987’den beri çalışmalarını sürdüren Paris Kürt Enstitüsü’ne bağlı Grûpa Kurmancî’nin (Kürmanci Grubu) de aktif bir üyesi olduğunu görüyoruz Aydoğan’ı. Dil bilim çalışmalarının ilkinden sayılabilecek “Lexin”i (İsveççe-Kürtçe sözlüğü) M. Lewendî ve V. Tanrıkulu ile birlikte hazırlamış, 2012’de Kürtçe yazım kılavuzu olan “Rêbera rastnivîsînê”yi kaleme almış ve aynı yıl kolektif bir çalışmanın ürünü olan “Ji bo Rastnivîsînê Ferhenga Kurdî (Kurmancî)-Tirkî” (Doğru Yazım İçin Kürtçe/Kurmanca-Türkçe Sözlük) adlı çalışmanın hazırlanmasına katkıda bulunmuş olması, 2015'te kurulan "Kürmanci Çalışma Grubu"nun (Komxebata Kurmancîyê) 2019’da yayımladığı “Rêbera rastnivîsînê”nin (Yazım Kılavuzu) hazırlanmasında aktif rol oynaması, söz konusu grubun süren “Eğitim Terimleri”, “Dil Bilim Terimleri” ve “Varyantlar Sözlüğü” gibi ortak projelerine katılmaya devam ediyor olması, Kürtçenin yaşatılması ve geliştirilmesi için önerdiği çözüm yollarının çok geniş bir yelpazeye yayıldığının göstergesi.
Yazar, Mardin’i ve Dunaysır’ı masalsı bir şiirsellikle okurun zihninde büyüleyici bir atmosfer yaratarak akıcı bir dille sunuyor. Öyle ki, defalarca gitmiş olmama rağmen Mustafa Aydoğan’ın “Mardin”ini okuduktan sonra en kısa zamanda oraya tekrar giderek “Cercis Murat Konağı”nda oturup “Derin (N)akışlı Sular’ı” tekrar okuma isteği beni heyecanlandırıyor.
Mustafa Aydoğan’ın ana diline bağlılığı sadece kendi özelinde olan bir yaklaşım olmayıp her toplumun, topluluğun ana diline sahip çıkması gerektiğini hatırlatan bir çaba içerisinde. Söz konusu çabasını siyasi mercilerle diyalog kurmaya kadar ilerletmiş olup 03.02.2009 tarihinde dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e bir diplomat inceliğinde yazdığı açık mektupta çok net bir biçimde anlıyoruz. Talebini ve talebinin haklılığını sade, net ve güçlü bir üslup ile getiriyor.
Kendi yüreğiyle beraber okurun da yüreğini kanatarak anlattığı acılara neden olan sorunları, bu tarz derin sorunlar yaşamış, ancak günümüz koşullarında bu tür sorunları büyük ölçüde çözebilmiş olan ülkelerde uygulanan örnekleri ele alarak çözümsüzlüğe karşı güçlü bir duruş sergiliyor. Anlayacağınız, sloganlar üzerinden ilerleyen bir metinden ziyade ciddi bir emekle yoğrulmuş, araştırmalar yapılmış, öneriler sunulmuş, önemli denemelerin bir araya geldiği bir kitap olmuş “Derin (N)akışlı Sular.” Mustafa Aydoğan insanı, insanın sorunlarını, dilini, kültürünü, bireyin kimliğini dert ediniyor.






