Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

23 Mayıs 2018

Edebiyat

Anlam ve Anlamak

Kardelen Ayhan

Paylaş

28

0


“Sanata göre hayat neyse ki çetrefil, anlaşılmaz, beyhude ve gizemli.”

Arkasına şöyle bir bakınca epey yol almış olduğunu gördü. Şehir çoktan kaybolmuştu. O tarafta pis bir ufuk parçası hareketsiz birikmişti. Bu, bulut değildi. Pis bir hava birikintisiydi. Şehir bu esmer tülün içindeydi.” Sait Faik bu sözlerle başlıyor “İp Meselesi”ne. Bu tabloyu hemen hayalimde canlandırmaktan başka bir şey daha yapabilirim: Sokağa çıkarım ve karşımdaki pis ufuk parçasına bakarım. Belki benim gözlerimle gördüğüm, Sait Faik’in sözlerle çizdiği tablodan şu yönüyle farklı olur: Esmer bir tülden ziyade kara bir çarşaftır bugün şehri örten. Hemen iç çekip kederlenmem. Bu manzara beni usandırmaz, hayrete düşürür.

Hayret etmek. Biraz duralım. Hayret etmek insana ne yaptırır? Beni hayrete düşüren şeyi saatlerce izleyebilirim. Bakışlarımla yeniden dokurum, doyurur ya da yoğururum. Ona dokunmak isterim. Çok heyecanlanırsam ondan uzaklaşmanın yolunu arayabilirim. Uzaklaşmanın yolları nelerdir? Geri geri kaçmak olduğunu sanmıyorum – ne de olsa dünya yuvarlaktır, tıpkı bir portakal gibi. Resmini çizmek, fotoğrafını çekmek, anlatmak ya da yazmak, bestelemek... Bunların hepsi bir tür uzaklaşma sağlayacaktır. Böylece artık bir imge kazanır, doğrudan deneyimlenebilen manzarayla arasındaki mesafe mutlaktır.

İlk bakışta belli bir anlama gelmeyen şey bizde şaşkınlık yaratır. Bu belki de ona bakmayı bilmediğimizden kaynaklanır. Ona anlam vermeden rahat etmek mümkün değildir. 20. Yüzyıl Batı Sanatında Akımlar’da Ahu Antmen’in Magritte’ten aktardıkları resim bağlamında bu durumu şöyle açımlar: “Yaslanacakları bir şey olsun istiyorlar, rahatlamak istiyorlar. O boşluk duygusundan kurtulabilmek için tutunabilecekleri güvenli bir dal bulmaya çalışıyorlar. .... ‘Bu ne anlama geliyor?’ diye sorarken, gerçekte her şeyin anlaşılır hale gelmesini diliyorlar. Oysa o gizemi sezenler ve ondan kaçmayanlar, bambaşka bir tepki veriyorlar resme. Onlar, başka sorular soruyorlar.”

Sözgelimi Grace Paley’ye göre yazar, herkesin sorularına koşan ve onları icat ettiği karakterler aracılığıyla yanıtlayan düzmece bir tarihçi değildir. Onun yaptığı, yapacağı ya da yapması gereken şey sorular sormaktır. Bu bağlamda şunu salık verir: “Ne zaman ki bir hikâye için gereken bütün unsurları ihtira ettin, muammanın ardındaki gerçeğe bir şekilde ulaştın ve meseleyi daha fazla kurcalayamıyorsun, başka konuya geçeceksin.”

Yazarlık üstüne verdiği derslerin derlemesi olan Just As I Thought kitabında ise “her şeyi anlamamanın değeri” üstünde duran yazar şöyle bir fikirle gelir: “Sanata göre hayat neyse ki çetrefil, anlaşılmaz, beyhude ve gizemli.” Bunları söylerken ironi yapmıyordur, stoacılığı yücelttiğini de düşünmüyorum. Burada bir yaratıcılık kaygısı olduğunu söyleyebilirim: Ne kadar anlamıyorsan o kadar verimlisin. Paley, “ne biliyorsan onu yaz” vecizesine de biraz şüpheli yaklaşıyor:

“Tam olarak anlamadığın bazı şeyler nedir mesela? .... Başlangıç olarak babanı ve anneni alabilirsin. Onları o kadar sık gördün ki son derece gizemli bir hal almış olmalılar. Otuz sene boyunca ikisini bir arada tutan şey neydi? Ya da babanın ikinci eşi niçin ilkinden daha iyi değil? Bu sorularla baş etmek üzere kâğıt kalem alıp oturmadan evvel her şey beklenmedik şekilde aydınlığa kavuştuysa ve babanın kuşkusuz sadist, annenin de mazoşist olduğunu mırıldanırken artık cevabı bildiğini zannediyorsan – o halde konu kapanmıştır.”

Sadece sanatçı, şair, filozof için mi her şey neyse ki karmaşıktır? Nörobilimci Stuart Firestein’ın cehaletin bilimi nasıl güdülediğini anlattığı Cehalet: Bilimi İleri Taşıyan Güç (2012) kitabını anımsayalım. Kitap Columbia Üniversitesi’nde yürüttüğü “Cehalet” başlıklı derslerden besleniyordu. Her hafta davetli bir profesör neleri bilmediğinden bahsediyordu, önceden hazırlanmış görsel, işitsel materyaller ya da okumalarla dersi destekleme izni yoktu. Ne ki Firestein cehalet sözcüğünü kışkırtmak, tahrik etmek için kullanıyordu, bununla aptal ya da ahmak olmayı kastetmediğini de belirtmişti. Bahsi geçen “yüksek nitelikli cehalet”ti.

“Bilgi dediğimiz şey genelde bizim olumladığımız cehaletimizdir, cehalet ise yadsıdığımız bilgimiz.” Thoreau Doğal Yaşam ve Başkaldırı, Sivil İtaatsizlik Üzerine’nin ardından, ölümünden sonra yayımlanan “Yürümek” adlı denemesinde böyle der. Derdi daha çok bilgiyle körüklenen böbürlenmedir, oysa bilmeme hali bir tür tevazu işidir: “Kişinin sahip olduğu kofluk bazen sadece faydalı olmakla kalmaz, aynı zamanda güzeldir de – öte yandan sahip olduğu sözde bilgi genellikle, çirkin olmak şöyle dursun, beş para etmez. Sizce hangisiyle muhatap olmak daha iyidir – bir konuda hiçbir bilgisi olmayan ve, her ne kadar az rastlansa da, bir şey bilmediğinin farkında olanla mı, yoksa konuya dair sahiden birtakım şeyler bilen ama her şeyi bildiğini sananla mı?”

Anlamamaktan geçen yollarda edebiyata dair yeniden ne söylenebileceğini görmek adına Kâtip Bartleby’yi anımsayalım. Ne diyordu anlatıcı, o, “kalabalıklarla dolup taştığına tanıklık ettiği bir manzaranın büründüğü yalnızlığın yegâne izleyicisiydi”. Bartleby ne düşünürdü o kalabalık manzarayı seyrederken? “Şehir birbiri üzerine yığılmış kat kat evler, ışıklar, karyolalar, örtüler, sofralar, bardaklar, kadehler, pırlantalar, altınlar içinde korkunç bir hazine gibi kapaklarını kaldırmış muazzam şey” midir onun için de? O halde “İp Meselesi”ndeki anlatıcının başına gelen ona da olmuştur: “O dünyaya hayretle bakmaya doğmuştur. Hiçbir şey anlamadan şaşırmaya doğmuştur. Başını alıp yollarda dolaşmaya, insanlar neler yapıyor diye görmeye, görmemeye gelmiştir.” Ne ki bu aynı zamanda bir anlatı oluşturmuştur, o anlaması güç “pis ufuk parçası” sihir ve büyü dünyasına böylece dahil olur.

Desenler: Saul Steinberg

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Sevmek mi Sevilmek mi?B. Y. Genç
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Uğraş Abanoz

25 Nisan 2025

Kara Bir Vardı Bir Yok

Yakup gün boyu susardı, kimse aklından geçenlerin ne olduğunu bilmez, sormaya cesaret edemezdi. Rıhtıma inen dar sokakta, barakadan bozma bir evde otururdu. O, denize açılınca balıklar kaçışırmış, saatler, rotalar ona göre ayarlanırmış. Yakup'un ışığı hep yanardı, karada demirk..

Devamı..

mevsimî

Tan Doğan

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024