İdeolojilerimize rağmen, bireysel acılarımız tüm benliğimizi sarmışken bile, insana ve insanlığa dair nefreti mi yoksa sevgiyi mi seçmeliyiz? En azından bu yapıtta Dickens’in tavrını sevgiden yana koyduğunu biliyoruz.
Madam Defarge: “Kocama o sırrı açıkladım. Şimdi yaptığım gibi iki elimle birden göğsümü yumruklayarak ona şunları söyledim, ‘Ben deniz kıyısındaki balıkçılar arasında büyüdüm, Defarge. Bastille’de bulunan kâğıtta anlatılan Evremonde kardeşlerin gazabına uğrayan aile benim ailem. Yerde yaralı yatan oğlanın kız kardeşi benim ablamdı; o ölen koca, ablamın kocası, o doğmayan çocuk onların çocuğu, o erkek kardeş benim ağabeyim, o baba benim babamdı; ölmüş olanlar, benim ölülerimdi. İşte bu da bana miras kalanların neler olduğunu anlatmaya yeter. Sorun kocama, öyle değil mi!"
Dickens’in İki Şehrin Hikâyesi yapıtının belki de en etkileyici karakteridir Madam Defarge. Aristokrat iki kardeş tarafından ailesinin başına getirilenler yaşadığı sürece devrimin yanında olmayanlara karşı bile nefretini korkunç bir şekilde körükler ve sırası geldiğinde “en acımazsız cellatlar kafası kesilmemiş kurbanlar arasından çıkar” sözünü doğrularcasına karşımızda durur adeta.
Koca: “Peki peki, ama insanın bir yerde durması gerekiyor. Mesele hâlâ nerede duracağımız?”
Yanıt: “Hepsini yok edince” ya da “Nerede duracağını rüzgâra ve ateşe söyle, bana değil.”
Doğrusu şu ki Madam Defarge’nin kini ve nefreti tüylerimizi diken diken eder.
Öbür yandan ise Dr. Manette’in başından çok az insanın deneyimleyebileceği korkunç bir felaket geçer. Yaptığı bir iyilik karşılığında ya da birebir tanıklık etmiş olduğu zorbaca cinayetlerin gizliliğinin ihlal edileceği şüphesiyle bir tek seveni ya da tanıdığı bile haberdar edilmeden (ölü mü yoksa diri mi bilinmeden), tüm gençlik yılları korkunç bir zindanda çürüyüp bitecektir.
Dickens’in bu yapıtını büyük yapan şey “özgürlük, eşitlik ve kardeşlik adına yapılan devrimler bile ancak korkunç katliamlar yapılarak gerçekleşir/gerçekleşebilir” önermesinin doğruluğunu kanıtlama çabası değildir muhtemelen ya da Dickens’in muhafazakâr yanının ağır bastığını ve Fransız İhtilali’ni yapanlardan ya da desteklemiş olanlardan öç almak istediğini de sanmıyorum.

O halde Dickens bizden ne istiyor, önümüze hangi seçeneği ya da seçenekleri koyuyor?
Dr. Manette, damat adayının kimliğinin ta en başından beri farkındadır (tıpkı damat gibi okur da bunu yapıtın sonlarına doğru öğrenir) ancak o, çektiği acılara rağmen kızının mutluluğu için felaketine sebep olan soyun bu ferdini bile bağrına basmaya çoktan razıdır. Hatta bununla ilgili mektubunda yazmış olduğu suçlamayı bile unutmuştur: “Onlara da, kendilerinden sonra gelecek kuşaklara da, soylarının son temsilcilerine de bu hak tanınmayacak, 1767 yılının son gecesinde, dayanılmaz acılar içinde bunları yazıyorum, bütün bunların hesabının verileceği günlere havale ediyorum. Onları bu dünyada ve Tanrı katında suçluyorum.”
İyi de büyük romancı bize ne diyor olabilir, en azından bahsi geçen bu konuda?
Burada kanımca asıl mesele, korkunç bireysel acılarımıza rağmen tavrımızın hangisinden yana olduğuyla ilgilidir: Sevgiden mi yoksa nefretten mi besleneceğiz? Madam Defarge korkunç acılar çekmiştir hiç kuşkusuz, hatta ailesinin başına gelenleri okunan mektuptan öğrendiğimizde okur olarak bizim de yüreğimizde doğrudan bir kesime değil belki, fakat gücü ve parayı elinde bulunduran ayrıcalıklı kişilere karşı inisiyatifimiz dışında o anda bir nefret duygusunun geliştiğini, içimizi doldurduğunu hissederiz. Madam Defarge üstelik tarih boyunca gücü elinde bulunduran iktidarların karşısında durduğunu da anımsatayım yine. Fakat neredeyse hayatının tamamı elinden çalınmış Dr. Manette gibi dengesini kaybetmiş birinin, çektiği acıların sorumluluğunu doğrudan etkisi olmayan kişilere yönlendirmemiş olması, nefretini ve acısını en imkânsız gibi görünen koşullarda bile unutmaya çabalaması, bize, yani okura bir kıyaslama şansı verir: İdeolojilerimize rağmen, bireysel acılarımız tüm benliğimizi sarmışken bile, insana ve insanlığa dair nefreti mi yoksa sevgiyi mi seçmeliyiz? En azından bu yapıtta Dickens’in tavrını sevgiden yana koyduğunu biliyoruz.






