Merhum Arnavut yazar İsmail Kadare, acımasız Enver Hoxha diktatörlüğü altında işbirliğiyle muhaliflik arasında hassas bir denge kurdu. Masumiyete ve suçluluğa karşı koruduğu eşit mesafe belki de onun parlak dehasının verdiği gerçek bir sınavdı.
“Yoldaş Enver sizinle görüşmek istiyor,” dedi telefonun öteki ucundaki ses.
1958 ya da 1959 yılıydı ve İsmail Kadere ne diyeceğini bilmiyordu. Komünist diktatör Enver Hoca niçin onunla konuşmak istemiş olabilirdi? O sıralar Moskova’daki Gorki Enstitüsü’nde öğrenim gören ve kariyerinin henüz başlarında olan yirmi iki yaşında bir öğrenciydi – aklına hemen Boris Pasternak geldi. Kısa bir süre önce Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Pasternak, Sovyet yönetiminin insafsız zulmüne maruz kalıyor, hatta Kadere, zaman zaman onun için düzenlenen protestolara katılıyordu. Aklından geçirmeden edemedi – peki ya Hoca da ona aynı şeyi yaparsa? Endişelenmekte gayet haklıydı fakat sonradan Hoca’nın gazetede onun şiirlerinden birini gördüğü ve tebrik etmek için aradığı anlaşıldı. Bu sefer de Kadare’yi bambaşka bir endişe sardı. Nasıl karşılık vermeliydi? Gururlanmalı mı yoksa dehşete mi kapılmalı? Bir yazar olarak görevi diktatörlüğü eleştirmek miydi yoksa onunla işbirliği yapmak mı? Yoksa, yoksa bunlardan hiçbiri mi?
Bu soru, Kadare’nin edebiyat kariyerini her şeyden fazla meşgul etti. Gerçekten de eğer öyle olmamış olsa aksinin nasıl olacağını tahmin etmek güç. Hayatı en başından en sonuna kadar Hoca’nın hayatıyla öylesine iç içeydi ki, birbirleri için sevgili, kardeş ya da düşman olmaları işten bile değildi.
Kadare 1936 yılında, aynı zamanda Hoca’nın ailesinin de yaşadığı, Güney Arnavutluk kasabası Girokastër’de doğdu. Uzaktan Yunan sınırını gören, Ortodoks Hristiyanlarla Müslümanların bir arada yaşadığı, zaman zaman da kaçakçıların girip çıktığı dağlar arasındaki kasaba, vahşi doğası ve arada kalmışlığıyla her şair için mükemmel bir sığınaktı.

Fakat o civardaki kasabalar, Kadare’nin Taş Kentin Kroniği’nde (Kronikë në gur) anımsadığı gibi, çoğu yerden çok daha fazla ızdıraba sahne olmuştu. İtalyan, Alman ve Yunan kuvvetleri bölgenin kontrolünü ele almak için savaşadursun, eski Kanun’un (örfi yasalar) kaba adaleti ağır ağır çökmüş ve kendinden geriye aşiretlerle kan davalarının acımasızlığını bırakmıştı.
1944 Kasım’ında, Komünist yönetim iktidara geldiğinde Kadare sekiz yaşındaydı. Stalin’in Arnavutluk’u Tito’nun Yugoslavya’sına katmak için ne denli uğraştığını, buna karşılık Hoca’nın da bu durumu engellemek için ne denli mücadele ettiğini anlayamayacak kadar küçük, ama Hoca’nın başlattığı radikal modernleşme sürecinden faydalanmaya kâfi bir yaş. Arnavutluk ekonomisi, Hoca’nın planları doğrultusunda köklü bir değişim geçirdi. Topraklar yeniden dağıtıldı, ülkedeki ilk demiryolları inşa edildi, önceleri neredeyse hiç olmayan sanayi en baştan inşa edilip faal hale getirildi. Her şeyden önemlisi eğitim sürecindeki reformdu. Arnavutluk’un asimile olmaksızın Arnavutluk olarak ayakta kalabilmesi için Arnavutça bilincin ne denli zaruri olduğunu fark eden Hoca, Arnavut dilini standartlaştırmak için gerekli reformlara ön ayak oldu ve ülkedeki okur yazarlık oranı sadece birkaç yıl içinde yüzde on beş seviyesinden yüzde doksanlara ulaştı.
Bu cesur yeni dünyada yetişen Kadare durmaksızın okudu ve Macbeth’i keşfettikten sonra edebiyatın çekiciliğine kapıldı. İlk şiir derlemesi Frymëzime djaloshare on sekiz yaşında yayımlandığında kendi yaşıtları gibi o da kendini bu yeni eşitlikçi düzene adamış bir komünistti. Günün birinde Hoca’nın rejimine muhalif olacağı aklına gelmediği gibi yirmili ya da otuzlu yıllara özlem duyanlardan biri değildi – yalnızca umut besliyordu, geleceğin çok daha iyi olacağına dair köklü bir umut.
Kadare’nin şansına Arnavutluk’taki edebiyat kültürü yeniden inşa ediliyordu. Geçmişten gelen entelektüel birikim uzun süren işgaller ve savaş sonrası karmaşa yüzünden büyük ölçüde yok olmuş, Hoca ise muhalif olduğunu düşündüğü bütün sanatçılara insafsızca zulmetmişti. Fakat 1950’li yıllara gelindiğinde rejim, ulusal kimliğin sağlam bir zemine oturabilmesi için dil ve eğitimden daha fazlasına ihtiyaç duyduğunu fark etti: ulusal bir edebiyat zaruriydi. Ama elbette ki, öngörülen serbesti post-totaliter bir liberalleşme değildi. Yani ne devletin sanat üstündeki kontrolü gevşetildi ne de muhalif seslere hoşgörü gösterildi. Yalnızca rejim yanlısı olduğu bilinen yazarlara yeni imkânlar tanındı. 1954 yılında aylık olarak yayımlanmaya başlayan Nëntori isimli dergiyi, Sanatçılar ve Yazarlar Birliği tarafından yayımlanan ilk edebiyat dergisi Drita takip etti.

Kadare’nin Princesha Argjiro’su 1958 yılında, tam da bu dalganın zirvesinde yayımlandı. Gjirokaster’in efsanevi bir Bizans prensesi tarafından kuruluşunu lirik bir dille anlatan kitap sadece tarihsel açıdan içerdiği hatalar yönünden değil, aynı zamanda politik duruşu sebebiyle de eleştirildi. Ne var ki, edebi zenginliği öylesine dikkat çekiciydi ki, Merkez Komite üyesi Liri Belişova, Kadare’nin hatalarını kabul ettiğini fakat bunları yazarın genç yaşına verdiğini belirterek yazardan nazikçe bir izahat rica etti. Söz konusu talep elbette sözde kalmadı ve birkaç gün sonra Hoca’nın güç simsarı olarak bilinen karısı Nexhmije Hoca tarafından yazılı hale getirilerek imzalandı – aslında bu, Kadare’nin işlerinin hükümet çevrelerince takdir edildiğinin bir kanıtıydı.
O sıralar Kadare, çoktan Moskova’daki Gorki Dünya Edebiyatı Enstitüsü’ne kabul edilmiş ve hayatının dönüm noktasına gelmişti. Zira daha iki yıl evvel Sovyet Hükümet Başkanı Nikita Kruşçev, Stalin’in korku imparatorluğunu kınayan konuşmayı yapmış ve çok daha özgür bir kültür-sanat ortamının gerekli olduğuna dair beklentisini açıkça ortaya koymuştu. Kadare, kısmen de olsa bu sayede, aralarında Jean-Paul Sartre ve Albert Camus gibi isimlerin bulunduğu bir dizi Batılı yazarla tanışma fırsatını elde etti.
Fakat onun yaşamını asıl şekillendiren, “Pasternak Vakasıydı.” Herkes tarafından bilindiği üzere Pasternak, yakın arkadaşı şair Osip Mandelstam’ın Stalin yönetimi tarafından yakalanarak tutuklanmasındaki rolü sebebiyle eleştirilmiş fakat bu olaydan kısa bir süre sonra – hevesli bir okur olarak bilinen – Stalin, Pasternak’ı arayarak onun bu konudaki fikrini sormuştu. Aralarında nasıl bir konuşma geçtiğine ilişkin anekdotlar farklı farklıydı. Kimileri Pasternak’ın Mandelstam’ı savunduğunu söylüyor, kimileriyse bunu başaramadığını iddia ediyordu. Fakat söylentilere nasıl olursa olsun Pasternak kurban olarak seçilmişti bile. Kruşçev, Stalin’in kurduğu yapıyı ne denli eleştirirse eleştirsin Kadare, aslında hiçbir totaliter rejimin kendisini eleştirenleri affetmeyeceğinin farkındaydı. O halde geriye tek bir soru kalıyordu: şimdi ne yapacaktı?
Kadare’nin hiçbir fikri yoktu. Hoca onu telefonla aradığında yalnızca, “Teşekkür ederim,” diyebildi. Bu elbette anlaşılabilir bir durum çünkü yazarın yüz yüze kaldığı durum ya da vermesi gereken karar, kendi halinde bir yazar için öyle hafife alınabilecek türden bir şey değildi. Fakat Kadare’nin daha fazla düşünmesine kalmadan Arnavutluk ve SSCB arasındaki ilişkiler bozulmaya başladı. Hoca, Kruşçev’in Arnavutluk’u Yugoslavya lehine feda edebileceğinin farkındaydı ve bu sebeple 1960 Kasım’ında Moskova’da düzenlenen Komünist Partiler Birleşimi’nde, Çin ile daha yakın bir ittifak uğruna SSCB ile olan ilişkilere son verdi.
Bu durum Kadare için önemli bir gelişmeydi. 1961 yılının Eylül ayında Moskova’dan geri çağrıldı. Merkez Komite’deki yakın destekçisi Liri Belişova çalışma kamplarına gönderilmiş, Kadare’nin sosyalist kariyer uğruna her şeyi feda etme eğilimini eleştirdiği Qyteti pa reclama isimli romanı bile göze batmaya başlamıştı.
Tiran’a dönmek zorunda kalan Kadare, orada gazeteci olarak çalışmaya başladı ama yazmayı da bırakmadı. 1963 yılında, savaşta ölen askerlerin cesetlerini Arnavutluk’a getirmek için görevlendirilen bir rahiple İtalyan bir generalin hikâyesini anlattığı Ölü Ordunun Generali (Gjenerali i ushtrisë së vdekur) yayımlandı. Kitap hiçbir yönüyle sisteme yönelik bir eleştiri niteliğinde değildi ve Kadare, üslup açısından önemli bir ilerleme kaydetmemişti.
Fakat kitap bu sefer de sosyalist realizmi reddettiği gerekçesiyle hedef haline geldi ve Kadare’nin, Batı yanlısı olduğu suçlamasıyla Arnavut gizli servisi Sigurmi’nin dikkatini çekmesi uzun sürmedi. Eğer ki, kitap 1970 yılında Fransızcaya çevrilerek yayımlanmasaydı Kadare’nin edebi kariyeri muhtemelen o noktada sona ererdi. Yayımlanır yayımlanmaz çok satanlar listesinde yerini alan Ölü Ordunun Generali, en az üç sinema uyarlamasına konu olurken Fransız bir eleştirmen Kadare’yi, Hoca’dan sonra dünya üzerinde en iyi tanınan Arnavut olarak niteledi.
Kadare’nin başarısı, rejimle olan ilişkisini dönüştürdü. Sovyetler Birliği açısından uluslararası bir okur kitlesine sahip olmak utanç kaynağı olarak görülse de, Arnavutluk’ta durum farklıydı ve buna avantaj gözüyle bakılıyordu. Kruşçev’in aksine Hoca edebiyat konusunda iddialıydı. Montpellier Üniversitesi’nde eğitim alan ve Fransız düşüncesine yakınlığıyla bilinen Hoca’nın hâlihazırda bitmiş bir romanının bulunduğu, hatta ikincisini yazmak olduğu söyleniyordu. Kadare’nin üslubu hakkında – istihbarat da dahil olmak üzere – devlet yetkilileri ne düşünürse düşünsün, Hoca onun ününün Arnavutluk ve dolayısıyla da kendi liderliği açısından artı değer olduğunun farkındaydı. Nihayetinde Kadare güvendeydi. Devlet gözetimi üzerinde olsa da, Hoca’nın adamı olduğunu biliyordu.
Sonra aklına bir fikir geldi. Nihayetinde Moskova’dan beri ona eziyet eden ikilemden çıkmanın bir yolunu bulmuştu. İşbirliği ve muhaliflik arasında bir seçim yapmak zorunda değildi. Üçüncü bir yol daha vardı. Kadare, Hoca’nın kurtuluşunun imkânsız olmadığını fark etti. Diktatör, o zaman değin ne kadar suç işlemiş olursa olsun her zaman değişebilir, “Farklı rollerle sahne alan aktörler gibi bir maskeden ötekine geçebilirdi.” Gereken tek şey ona doğru senaryoyla gidip doğru rolü seçmesini sağlamaktı. İşte Kadare, tam da bu noktada devreye girdi. Madem ki, Hoca’nın koruması altındaydı, kendi yazınını “düzeltici bir maske” olarak kullanabilir ve ona nasıl “doğru” davranılacağını gösterebilirdi. Onu pohpohlamaya devam ettiği sürece her şey mümkündü.
Kadare bu fikrini Dimri i vetmisë së madhe isimli romanıyla test etti. Kadare romanda, hayali tercüman Besnik Struga’nın gözünden Hoca ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkiyi ve kopuş sürecini anlatıyordu. Kadare romanı yazarken kendi ayrıcalıklı konumu kullanarak Arnavutluk delegasyonunun Kruşçev ile 1960 yılında yaptığı görüşmelerin kayıtların ulaşmış, bu da anlatısına önemli ölçüde gerçeklik kazandırmıştı. 1973 yılında yayımlanan ilk versiyonda Kadare, Hoca’yı, baskıcı Sovyet rejimine kafa tutan cesur ve mücadeleci bir kişilik olarak tasvir etse de, diktatöre biçilen bu kahramanlık payesi yine de şüpheliydi çünkü Sovyet desteğinin çekilmesinin ardından Arnavutluk halkının yaşam koşullarının nasıl kötü bir hal aldığı, romanın sonlarına doğru açığa çıkıyordu.

Bu, başlı başına bir hataydı. Kitap baskıya girdikten kısa bir süre sonra dağıtımı aniden durdu. Kadare’ye metnini derhal gözden geçirmesi gerektiği bildirildiği ve ceza olarak 1975 – 1976 yılları arasında Batı ovalarındaki bir çiftliğe çalışmaya gönderildi. Romanın yeni versiyonuysa ancak 1978 yılında ve farklı bir isimle yayımlandı. Çok daha naif olan bu versiyonda Hoca, uzun süre boyunduruk altında kalmış bir ulusun ilerleyebilmesi için mücadele veren ama mutlak başarıya ulaşamayan bir kişilik olarak tasvir ediliyordu.
Kadare, yaşamış olduğu deneyimden ötürü cezalandırılsa da cesaretini yitirmedi. Ona göre hatası romanın özünde yer alan kurgu değil, üslubuydu. Romanın son versiyonunu Ezop masallarını andıran bir üslupla yazdı ve ülkenin geçmişinden gelen masalları kullanarak bugünü alegorik bir tarzla anlattı. Bu tarzı sonraki kitaplarında da korudu. Mesela modernleşmenin tehlikelerine odaklandığı Ura me tri harqe bunun somut bir örneğiydi. Popüler bir halk efsanesine dayanan bu romanında Kadare, on dördüncü yüzyıl sonlarında Ujana e Keqe nehri üzerinde inşa edilen bir köprüyü ele almış ve halkı yıkıma götüren bu yapıyı, Osmanlı İmparatorluğu’nun yarattığı tehdidi göremeyen yöneticilerin düştüğü büyük yanılgıları tasvir etmek için kullanmıştı. Fakat belki de içlerinde en çarpıcı olan Prilli i thyer isimli romanıydı. 1930’lu yıllarda geçen romanda Kadare, sıradan bir kan davası üzerinden geçmişin kanlı gelenekleriyle şimdinin etkisiz yasalarını karşılaştırmıştı.
Zaman içerisinde Kadare’nin Enver Hoca hakkındaki şüpheleri artmaya başladı. Zira taşraya sürüldüğünde, reform hayallerinin bir yanılsama olduğunu fark etmiş ve edebiyatla diktatörlük arasında kapanması güç bir uçurum olduğunu görmüştü. Muzgu i perëndive të stepës (1978) isimli romanıyla neredeyse yirmi yıl önce Moskova’da tanıklık ettiği Pasternak karşıtı protestolara döndü. Pasternak’a olan bakışı artık daha sempatik hatta bağışlayıcıydı. Kadare yalnızca söz konusu protestoların ne denli yapay olduğunu vurgulamakla kalmayıp aynı zamanda bu Pasternak karşıtı tutumun, sosyalist edebiyat üzerindeki olumsuz etkilerini de ortaya koydu.
Hoca’nın zayıflamasıyla birlikte Kadare’nin endişeleri de arttı çünkü Rüyalar Sarayı’nda da belirttiği gibi ülke, etnik bir iç savaşa sürüklenmenin eşiğindeydi. Dahası, Kadare’nin kendisi bile ölüm riskiyle karşı karşıyaydı çünkü istihbaratın hedeflerinden biri haline gelmişti. Kadare dehşete kapılmıştı. Belki de en karamsar romanı olan Hija’nın taslağının ülke dışına çıkarılarak Paris’teki bir banka kasasında saklanmasını sağladı ve yayınevine, başına bir şeyler geldiği takdirde yayımlanması talimatını iletti.
Hoca’nın 1985 yılındaki ölümünden hemen sonra Arnavutluk – tıpkı Kadare’nin öngördüğü gibi – siyasi bir kaosa sürüklendi. Hoca’nın halefi Ramiz Ali diktatörlüğü sürdürmeye çalışsa da komünist yapı çoktan çökmüş, ondan geriye liberalleşme girişimleri kalmıştı. Halk protestoları, polis şiddeti, kanlı çatışmalar – rejim dağılmanın eşiğindeydi. Hatta Kadare’nin daha sonradan Lulet e ftohta të marsit isimli romanında anlattığı gibi o dönem kan davaları bile geri döndü. Hayal kırıklığına uğrayan ve canı tehlikede olan yazar, 1990 yılında Arnavutluk’tan kaçarak Fransa’ya sığındı.
Paris’te geçirdiği yıllar kişisel olarak muhtemelen hayatının en tatmin edici dönemiydi. Ünü zirveye ulaşmış, Prix Mondial Cino Del Duca ödülünü almıştı. Nitekim bundan sonraki on yıllar süresince en az on beş kez Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilecek ve kitaplarından en az birinin bulanmadığı bir Arnavut evinin olmadığı söylenecekti.
Fakat görünüşe bakılırsa Hoca’nın gölgesinden henüz kaçamamıştı. Yıllar sonra, hatta kendi ölümünden çok az bir süre önce bile Arnavutluk’un modernleşme kisvesi altındaki liberalleşme sürecinden rahatsızdı. Üstelik takvimler 2016 yılını gösterdiğinde çoğu Arnavut Hoca yönetiminden derin bir sevgiyle söz ediyor ve halkın neredeyse yarısı, onun ülke üzerinde olumlu bir etkisinin olduğuna inanıyordu. Yine de Kadare tam olarak emin değildi. O yüzden Piramit’teki firavunu hem modernleşme sürecini başlatan bir figür hem de bir tiran olarak tasvir etti.
Son kitabı Kur sundesit grinden’de bir kez daha Pasternak’a döndü ama bu sefer yansıttığı duygu durumu sempati ya da korku değil, derin bir belirsizlik haliydi. Kitapta Pasternak ve Stalin arasındaki görüşmeyi konu alan bütün anlatıları şüpheci bir tavırla ortaya koydu ve her birine dair düşüncelerini ya da şüphelerini dile getirdi.
Kadare’nin kendisine tuttuğu aynaysa Pasternak’ın Nobel Ödülü’nü kazanmasına müteakip Hoca ile yaptığı görüşmede saklı. Kendi tutuk yanıtını gizlemek şöyle dursun, anlatının arasına tuhaf, kafa karıştırıcı rüyalar serpiştirerek okurun, onun hafızasının güvenilirliğinden şüphe duymasını sağlıyor. Pasternak ve Stalin ile Hoca ve Kadere arasındaki paralelliği görmezden gelmek kolay değil. Kadare, Hoca ile görüşürken nasıl bir duygu durumu içindeydi? Keşfettiği üçüncü yol diktatörle giriştiği bir iş birliği miydi yoksa gerçekten de onu “değiştirip dönüştürmeyi mi” amaçlıyordu? Yoksa Hoca tarafından kullanılan ve sonra da kenara atılan yazarlardan biri miydi? Bütün bunlarını yanıtı bulmak bizlere, okura kalmış. Zira bize yanıtları vermiyor. Ve belki de bu kırılganlık – onun masumiyete ve suçluluğa karşı olan bu eşit mesafesi – sahip olduğu dehanın gerçek sınavıydı.
Çeviren: Fulya Kılınçarslan






