Zihnin Karanlık Odaları

Zihnin Karanlık Odaları


Twitter'da Paylaş
0

Romanın asıl başarısı da burada, hikâyeyle (yazıyla) düşünce arasında kurabildiği görünmez bağların parlayıp sönen ışıltısında yatıyor.
Erhan Sunar
Hakan Bıçakcı, Karanlık Oda’da edebiyatın yazınsal imkânlarıyla bir zihnin tekinsiz iklimini karşılaştırmanın yollarını aramış: Her iyi edebiyat metninin son aşamada bir soyutlamaya dayanacağını düşündüğümüzde gayet soğukkanlı bir dikkatle karşılayabileceğimiz bu gerçek, romanı oluşturan somut, maddesel ayrıntıların zenginliğini ve kapladıkları yeri hesaba kattığımızda yine de bir vurguyu en başından gerektiriyor: Karakterin dış dünyayı algılayışının sorunlarını olduğu kadar, bu algının kendisinin bir resmini çizmek istiyor gibidir yazar. Fotoğrafçı karakterin sokaklarını dolaştığı, otobüslerinde uyuyakaldığı, mesleğini yürüttüğü, kişileriyle tanıştığı bu dış dünya roman boyunca tekrarlanıp duran bir süreklilik arzettiği için, ne ölçüde sanrılı bir zihnin ürünü olduğunu çok geçmeden sorgulatır. Zihninin içine, bir ilk neden arayışıyla yaşamının karanlık derinliklerine dalmış şizofren biri değildir fotoğrafçı; bu konudaki literatürün belki şizoid olarak niteleyeceği daha uyumlu, en azından dikkatinin hâlâ görünürde işlediği bir ilişkilenme biçimine sahiptir. Romanın bu durumu bir imkân olarak değerlendirip, stüdyosu bir alışveriş merkezinde yer alan, ilişkileri çağın hızına ve yüzeyselliğine ayak uyduracak kadar tekdüzeleşmiş, her biri diğerini anımsatan yaşam biçimlerine mesafesi yer yer daralan bu kişinin üzerinden bir toplum eleştirisi yaptığını söylemek mümkün olsa da, böyle bir toplumun da yine söz konusu kaotik zihnin işleyişinin bütünüyle bir açıklaması ya da görünür nedeni olduğunu ileri sürmek pek mümkün değil. Kaldı ki çevresindekilerle, diyelim kız arkadaşıyla iletişimi ve yaşadığı cinsel ilişkide veya hayatında yer etmiş meslektaşlarını hatırladığı kısımlarda kurduğu bağlar, sözleri, tavırları vs. oldukça sıradan ve normal. Daha çok kendi üzerine kapanan bir zihin bu: Bölüm başlıklarının da açıklıkla gösterdiği gibi, kendini anbean, sürekli bir takibat altında tutan, hep bir suç üzerindeymiş gibi yakalamaya çalışan bir işleyişe sahip. Sanki –ve romanın en geniş çerçeveli ironisi de bu olsa gerek– makinasıyla hayat ayrıntılarını belgeleyen bir fotoğrafçıyla değil de, düşüncelerinin seyrine dek her hamlesi kayıt altına alınmış, kendisi de pekâlâ bir inceleme nesnesine dönüşebilecek biriyle karşı karşıyayızdır. Fotoğrafçı bir sergiye yetiştirmek istercesine albümler arasında birbiri ardı sıra yüzler ve tavırları okumuyor da, her an birbirine dönüşebilen bu yüzler ve anılar resmigeçidinin tam ortasında kendi silikleşen, giderek kaybolan varlığını araştırıyordur. Daha doğru bir ifadeyle, her ânı fotoğraflanan bir zihin ve düşünüş şekli, gerçek hayatta temas edeceği sahici bir dayanak noktası aramakta ve bu yolda en küçük ayrıntısına dek gözler önüne serilmektedir. Ancak kendine aşırı güvensizlik ve bir güven belirtisi arasında dolanan şüpheli bir zihnin kapılacağı böyle korunaksız bir durumda, ilerisi, olası bir başarı hamlesinin hayali bile en sonunda değersizleşir ki, fotoğrafçının romanın bitiminde kabul edildiği prestijli sergi ve onun imkânları bile artık bir kurtuluş olarak görülmez. Doğrudan bir okumayla varabileceğimiz böyle yorumlar, fotoğrafçının kendi kimliğiyle toplumsal unsurların karşı karşıya geldiği her an, bu kısa romanın ısrarcı vurgusuyla hep daha derin, esrarengiz bir gerçeğin küçük birer parçasına dönüşür. Tam anlamıyla bir dolambaca dönüşen zihninin birdenbire çözülmeye en fazla yaklaştığı zamanda bile, aklından geçenleri gizlememesi, paylaşması birileri tarafından açıkça telkin edildiğinde kapılıverdiği bir aydınlanma ânının hemen ertesinde bile şüphelerin, soruların kesilmemesi geriye yalnızca tek seçenek bırakır: Hiçbir şey düşünemeyecek kadar sınırlara varmak, kendi kendinin bir anlamda panzehiri olabilmek. Fotoğrafçının kaygılarının görünürde bir nesnesi olsaydı daha bir açıklık ve kolaylık kazanacak hikâyenin bütün inandırıcı kuvvetini de buradan aldığını fark ederiz: Bir sonuca, bir çözülüş ânına ihtiyaç duyan bir hikâye değil bu; aksine, zihnin kendisinin en az gerçek hayat kadar canlı, sürekli oluşum halinde ve kurgulardan, olasılıklardan, sinir uçlarından mülhem bir yapıya sahip olduğunu işaret ediyor. Yine de bu hayatın yerine ikame edilecek kadar güçlü de değil ve seyrinin, hikâyesinin bir yarısını ona borçlu. Tek farkla ki, bazen, bu hikâyeyi bütünüyle kendi kendisinin uydurmuş olabileceğini düşünüyor, düşündürüyor. Romanın asıl başarısı da burada, hikâyeyle (yazıyla) düşünce arasında kurabildiği görünmez bağların parlayıp sönen ışıltısında yatıyor: Bütün bunları bir fotoğraf fikrine yaklaştıracak olsaydık, varlığını kendiliğinden duyuran bir hikâyenin yansıtılmasında, yine tıpkı bir fotoğrafın olacağı gibi, bu romanın çok da iddialı olmadığını söylerdik belki. Düşünce, en nihayetinde daha ötedir ve önce gelir hikâyeden.

Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR