Dilsiz Uşak
16 Ocak 2019 Kültür Sanat İnsan

Dilsiz Uşak


Twitter'da Paylaş
0

Kurallar gereği ertesi gün, içi kalabalık olan bir minibüsle hastaneye götürdüler onu.

Hep bir kitapçıydı İsmail. Yıllar oldu öğretmenliği bırakalı. Avukatlık cübbesini beş yıl önce hak etmişti. ‘Belki dili çözülür memleketin, giyerim’ umuduyla ofisindeki dilsiz uşakta öylece asılı duruyordu. Staj yaptığı süreyi göz ardı edersek vekil ve müdafi olarak hiç olmadığı duruşma salonunda sadece bir kez, "sanık’" sıfatıyla bulunmuştu talihsiz İsmail.

 Kitap siparişlerini yetiştirmek için çok çalışıyordu. Yorgunluğu, kitaplara olan aşkıyla harmanlanınca mutluluğa dönüşüyordu. Fakat eve geç saatlerde döndüğünde çocukları uyuduğundan onlarla vakit geçirememek, önceliklerini sorgulamasına sebep oluyordu.

Bir yaz günüydü, güneş henüz batmamıştı ve nefis bir piknik havası vardı. O gün işleri yardımcılarına bırakarak eve erken gitmişti. İmge, sitenin bahçesindeki çimlerin üzerinde çay içmeyi önerdi. İmge kilimi, o da çay termosunu ve çocukların toplarını aldıktan sonra ailece bahçeye çıktılar. Kitaplarla kendine mutlu dünyalar oluşturan İmge, sadece yaz aylarında haber bültenleri izleyecek zaman bulabiliyordu. İsmail’in hukukçu kimliğine güvendiğinden olacak, son zamanlarda artan tutuklamaları kastederek, “Ne olacak bu ülkenin hali İsmail? Her gün yüzlerce insan alınıyor. İnsan kalmadı!” diye sordu. Tok bir sesle: “N’olacak hayatım? Devlet işini yapıyor, ne yaptığını biliyordur.” İsmail’in verdiği cevaba dudağını büzüştürüp tekrar Tarık Tufan’ın Hayal Meyal kitabını okumaya devam etti İmge.

Çocukların keyifli zamanlar geçirmesi yüreğini her zaman hoş ederdi İsmail’in. Dünyalar onun olur, çocuklaşır, oyunlarına karışırdı. O akşam geç saatlere kadar ailece zaman geçirmişlerdi, bahçede. Eve geçtikten sonra aile fertleri kendi köşelerine çekildi. İsmail, uzandığı kanepede, televizyon karşısında öylece uyuyakalmıştı. Ağır uykusu tüm kaslarını gevşeterek sarmalamış, düşleri, ağırlaşmış bedenini dehlizlerine çekmişti.

Sol kalçasında şiddetli bir ağrı hisseti, uykusu o denli ağırdı ki uyanamadı. Sadece sağ eliyle ağrının olduğu yeri tek hareketiyle avuçlayıp ufaladı. Babasından romantizm vefa gibi, annesinden romatizma rahatsızlığı reva gibi genlerine işlemişti. Bu ağrının, bazı geceler yaşadığı romatizma ağrılarından biri olduğunu düşündü. Aynı ağrıyı ikinci kez hissettiğinde artık gözleri açılmış olacaktı!

Ağrının sebebi İmge’nin haşmetli ayak topuzunun hakkaniyet vuruşu olduğunu sonra fark edecekti! Uyandı İsmail! Eş zamanlı, ardı ardına kulağını tırmalayan kapı ziline İmge’nin endişeli sesleri karışıyordu. Saat sabahın beşiydi. Zihni karmaşa yaşıyordu ve kendine gelememişti. “Kalk, kalk devlet geldi!” sözüyle İmge’nin sütçü teyze üzerinden kendisine şaka yaptığını düşündü. İnanmak istiyordu: “Sütçü Teyze mi geldi?" diye sordu İmge’ye. İmge dişlerini sıkıp burnunu gerip, gözlerini küçültüp tıkanan bir lavabodan bir yol bulmaya çalışan garnitür gibi saldı yüksek sesle kelimeleri dilinden: “Kalk diyorum sana! Devlet geldi, devlet işini yapacak; kalk, kalk, kalk, allahın cezası kalk!”

Kanepeden kalkıp antreden kapıya doğru yürüdü. Kapı merceğinden baktı, Sütçü teyze değildi hiçbiri. Polis yeleği giymiş biri kadın, altı kişiyi gördü kapı önünde. Devlet gelmişti! Açmadan önce sırtını kapıya dayayıp düşündü: “Neden?”

Yıllar önce faturasını gecikmeli teslim ettiği bir siparişi olabilir miydi sebebi? “Ama geciken bir fatura için sabahın beşinde, devlet neden kapıma gelir ki?” diye geçirdi içinden. Sonra seçim öncesi katıldığı siyasi parti mitingi geldi aklına! “Bu da olmaz!” dedi. Çünkü, binlerce kişi vardı orda, diye düşündü. “Yahu devletin ne işi var kapımda?” diyerek sırtını ve kafasını kapıya üç beş kez vurdu! Sinirli ve endişeli kısık sesiyle: “Ne duruyorsun? Açsana şu kapıyı!” dedi İmge. Kapı emniyetini açtıktan sonra adeta kendi eliyle geleceğini daraltırcasına ağır ağır araladı kapıyı İsmail.

Arama emirlerinin ancak kolluk kuvvetiyle birlikte en az bir normal vatandaş refakatinde uygulanabileceğini biliyordu İsmail. Kapıyı açarken diğer yandan, “Herhalde yan komşunun evine işlem yapılacağından beni refakatçi yapacaklar,” dediğinde, İmge’nin, “Umarım” karşılığına kafa yoracak kadar rahat ve huzurlu değildi İsmail. Kapıyı açtığında üst komşuyu asansörün yanında görünce sürpriz doğum günü kutlamasını aratmayan bu organizasyonun onun için olduğuna kesin inanmıştı artık!

Kibarca arama emrini ona uzatan memura, Buyurun içeriye, diyecekken, üç yıldan sonra ilk kez avukat olduğunu an itibariyle hatırladı İsmail! Avukatların evleri bir kenara dursun, özel eşyalarının aranması bile özel kurallar ve teamüller içeriyordu. Yeni bir arama emrinin düzenlenip tekrar yetişmesi bir saati bulacaktı. Biri komşusu olan yedi insanı kapıda bekletmek, artistik patinajın ötesine gitmezdi ve onlara zül olurdu, diye düşünerek, avukat olduğunu söylemeden, evin içine davet etti memurları. Davet etmesem giremeyeceklerdi sanki ama nezaket önemliydi! diye geçirdi içinden.

İşleri uzun sürecekti memurların. Kütüphaneleri, evdeki diğer eşyaların kapladığı hacmin üç dört misli kadardı. Düşünceli halde kanepede otururken memurlara, çocukları uyandırmadan işlerini yapmaları konusunda ricada bulundu İmge. Memurların çekinerek konuşmasından, komiser olduğunu tahmin ettiği kişi, “Ne iş yapıyorsunuz?” diye sordu İsmail’e. “Eski bir öğretmen ama kitapçıyım,” dedi İsmail. “Arama işlemini tamamladık. Hazırladığımız tutanağa imza atmalısınız,” dedi komiser. İsmail, imzayı attıktan sonra bir çay ikram eder uğurlarım diye tam da sevinirken, “Bizimle karakola kadar gelip ifade vermeniz gerekiyor,” dedi komiser. Ardından kadın memur, “İsterseniz eşiniz birkaç kıyafet ve kişisel temizlik malzemelerini alsın yanına çünkü gözaltı emri olduğundan savcılığa çıkana kadar gözaltında tutmak zorundayız kendisini,” dedi İmge’ye.

Hastane muayenesinden sonra terörle mücadele merkezine götürdüler İsmail’i. İşlemlerin ardından uzunca koridordan üç kişinin kaldığı nezarete doğru yürüdüler. Hangi nezaretten geldiği belli olmayan “Kitapçıyı da almışlar Maho” cümlesi, sonu Ahmo, Fero, Serdo hitaplarıyla bir dakika boyunca değişik seslerle peşi sıra koridoru doldurdu. Aynı gün içinde nezareti paylaştığı diğer şüpheliler savcılığa sevk edilince bir başına, dört duvar ortasında kaldı İsmail.

Kurallar gereği ertesi gün, içi kalabalık olan bir minibüsle hastaneye götürdüler onu. İsmail’in eski ev sahibi Osman Bey’in eski ortağı ve aynı zamanda şehrin cezaevi inşaatının müteahhidi olan Selim Bey de minibüsteydi. İsmail’in geçmiş olsun demesine kalmadan, “Hocam, bir yanlışlık oldu herhalde, sabaha kalmam inşallah, hataydı, telafi edilir!” dedi Selim Bey. “Umarım!” dedi İsmail. Öyle de oldu, sabahında savcılığa çıkarıp serbest bırakmışlardı Selim Bey’i.

Düşüncelere daldığı anlarda, alıkonmasının ihtimallerine kafa yoruyordu. “Bir hukuk kazasıdır!” umuduyla savcılık makamına çıkacağı günü bekliyordu. O anların birinde nezaretin kapısı açıldı. Bulunduğu mekânla varlığını buluşturmakta zorluk çektiği Osman Bey’i gördü. Rüyada olduğunu düşündü. Kapı tam açılıp ışık gözünü kamaştırınca uykuda olmadığını anladı. Nüfuzu çok olduğundan, ortağı Selim Bey salıverildikten sonra haber alıp ziyaretime gelmiştir! diye düşündü İsmail. Nasıl bir saçma avuntuysa! İri cüssesinin ardından beliren nezaret görevlisi, Osman Bey’in sırtına elini üç defa vurup, “Haydi geç içeri!” diyene kadar sürdü bu saçmalık. ‘nsan tutukluyken en kolay yutulan lokma umut oluyormuş, en büyük umudu da insan kendi yaratırmış! Bunu da öğrendi içerdeyken İsmail. Sabahında savcılığa sevk edilip salıverilmişti Osman Bey.

Beş geceyi geride bırakmıştı İsmail. Savcılığa ifade vermeye götürüyorlardı İsmail’i. Bileklerindeki kelepçe, mıknatıs gibi tüm cesaretini kendine çekip yutmuştu. Ezildi, büzüldü, utandı; kendine bir cevap veremedi, çökmüştü! Titiz ve düzenliydi İsmail, ifade odasına girdiğinde ilk dikkatini çeken, dolapların yetmediği ve bulduğu yüzeylerde kendine yer edinen dosyalar oldu. “Kaç ömür bekliyordur, her bir dosyayı?” diye konuştu içinden İsmail. Kimlik bilgilerini onaylattı katip. Savcı Bey’den ifadenin ilk sorusunu sabırsızlıkla bekliyordu İsmail

Sol eliyle dosyanın tozunu aldı, sağ eliyle kravatını gevşetti Savcı Bey. Kravat düğmesinden inen eliyle dosyanın kapağını açtı. Savcı Bey’le göz göze geldiği heyecanlı anlarda soru nerden seker diye aklından geçirdi İsmail. İki taraf da kazanmak için odadaydı. Kader ve merak anıydı! Savcı Bey’in arka sağ ve sol beki bomboştu, İsmail’le arasında nefes mesafesi kalmıştı. Çaycı Samet oda çizgisinin gerisinde boşları topluyordu. Ön sol kanatta kâtibin parmakları klavyede hazır vaziyetteydi. Avukat Fikret Bey, soru istikametinde iki metrelik barajla defans yapmıştı. Barajın gerisinde dizlerini kırıp pürdikkat pozisyon alan İsmail, o kritik ânı bekliyor ve tüm ihtimalleri hesaplıyordu. Odada ihtimal de yoktu. Sert ve uzun soracakmış gibi masa çizgisinden geriye çekti kendini Savcı Bey. Saniyeler âdeta parçalarına ayrılmıştı. Herkes o heyecanlı anlara kilitlenmişti. Gözler, Savcı Bey’ in diliyle şutlayacağı soruya kenetlenmişti. Ceza alanında İsmail! İfadenin skoruna saniyeler kalmıştı. Zamanın donduğu ve nefeslerin tutulduğu andı. Savcı Bey, Pele’nin ayak makasları gibi iki dudağını açarken odadaki adrenalin tavan yapmıştı. Fikret ’in göğsüyle yumuşatıp İsmail’e çevirdiği, tek kale maçın o muhteşem final sorusunu şutladı Savcı Bey: “Dinlemeye takılmışsınız, SBS’leri kargoyla yolladığınızı söylemişsiniz, SBS nedir?”

Üzüntü ve mutluluk duyguları; hemhal olmuş, karmaşık bir ruh sarmalına dönüşmüştü İsmail’in bedeninde. Usul usul ve mülayim tonlarla cevap verdi İsmail: “Tabii ki Seviye Belirleme Sınavı Sayın Savcım, Seviye Belirleme Sınavı… Okullar öğrenci kayıtları almadan önce bu sınavı yaparlar,” diye cevap verdi. Bildiği yerden gelen soruyu cevaplayan İsmail, yapılan işlemlerin ardından hukuk kazazedesi olarak sevk edildiği mahkemede ilk duruşmada berat etti.


Twitter'da Paylaş
0

YORUMLAR


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR