Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

26 Mayıs 2022

Kitap

Dino Buzzati’nin Büyülü Öyküler Evreni

Hülya Soyşekerci

Paylaş

1

0


Dino Buzzati, gerçeği büyüyle harmanlayan; insanı sorgulamalara yönelten; düşlere ve dönüşüme çağıran eserleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran önemli bir sanatçıdır. “Okuma esnasında kendi benliğinizi okuduğunuzu” fark ederseniz...

Ülkemizde iyi edebiyat okurlarının yakından tanıdığı bir yazardır Dino Buzzati. Tatar Çölü adlı inanılmaz etkileyici ve sarsıcı romanını okuyup da kendi hayatını gözden geçirmeyen, yaşadıklarını sorgulamayan kimse yoktur sanırım.

Buzzati, roman, öykü ve oyun yazarlığının yanı sıra, uzun yıllar gazetecilik yapan, ayrıca grafiker ve ressam olan çok yönlü bir sanatçı.16 Ekim 1906’da doğan Dino Buzzati, hukuk öğrenimi gördü; 1928’de Milano’nun Corriere della Sera gazetesinde çalışmaya başladı ve bu görevini ölünceye kadar sürdürdü. İlk romanı Dağların Adamı Bornabo’yu (Barnabo delle Montagne) 1933’te yayımladı. İkinci romanı Eski Korunun Gizemi (Il Secreto del Bosco Vecchio)1935’te edebiyat dünyasına katıldı. Yazar, ikinci kez çağrıldığı askerlik görevini üç yıl boyunca bir savaş gemisinde yerine getirdikten sonra 1940 Haziranı’nda başyapıtı Tatar Çölü’nü (Il Deserto dei Tartari) yayımladı. Bu romanıyla büyük ilgi gören Buzzati, İtalya’nın en önde gelen yazarlarından biri oldu. 1949’da Fransa’da basılan Tatar Çölü, dünya çapında ün kazandı; kısa sürede Fransızcanın yanı sıra yirmiden fazla dile çevrilen bir eser olarak edebiyat tarihindeki yerini aldı. Klinik Bir Vaka (Un caso clinico) adlı oyunu da 1953’te Fransa’da Albert Camus tarafından sahneye uyarlandı ve büyük bir başarı kazandı.

Buzzati, 1958’de, toplu öykülerinden oluşan kitapla İtalya’nın en önemli edebiyat ödülü sayılan Strega Ödülü’nü aldı. Aynı yıl Milano’da ilk resim sergisini açan Buzzati’nin edebi eserlerinde görsel imgelerin zenginliği dikkati çeker. Tatar Çölü’nde Teğmen Drago’nun rüyasının anlatıldığı inanılmaz güzellikteki sayfalar, özgün görsel/düşsel imgeleriyle, zihnimizde derin izler bırakır.

1960’ta bilimkurgu türünde yazdığı tek romanı Yaşamdan da Üstün ( Il grande rittatto); 1963’te beşinci ve son romanı Bir Aşk (Un Amore) yayımlandı. 1969’da Orpheus’un modern bir versiyonu olarak nitelendirilen Çizgi Roman Biçiminde Şiir (Poema a fumetti) adlı resimli romanı yayımlandığında büyük bir ilgiyle karşılandı. 1971’de öykülerinin altıncı basımı Zor Geceler (Le notti difficili) adıyla kitaplaştırıldı. Dino Buzzati, 28 Şubat 1972’de kanser hastalığı nedeniyle yaşama veda etti. Yazarın, Eski Korunun Gizemi, Bir Aşk, Tatar Çölü adlı eserlerinin sinemaya uyarlandığını da ayrıca belirtmek gerek.

Tatar Çölü’nde insanın tekdüze yaşamını, ağır ağır akan zamanın içindeki anlamsız bekleyiş ve hareketsizliğini; sürekli, beklenti içinde yaşarken yılların hızla akıp geçtiğini ve insanın varoluşsal yalnızlığını, içe işleyen sahnelerle dile getiren yazar; saçma bir sistemin çarkları içinde sıkışıp kalan bireyi çarpıcı bir üslupla anlatır. İnsanın alışkanlıklar, beklentiler, ertelemelerle dolu yaşamını, askeri bir kale sembolü ve bu kalede yıllarca hareketsiz bekleyen, bir gün Tatarlar geldiğinde kaleyi kahramanca savunarak tarihe geçeceklerini uman (düşleyen) askerlerin yaşamı üzerinden ifade eden Buzzati; insanın kendi yarattığı bir kale/hapishane olan dünyasına; sürüncemeler ve bekleyişlerle heba olan ömrüne göndermelerde bulunur. Bu romanda, olağanüstü sahnelere -rüya sahnesi dışında- yer vermeyen Buzzati, asıl olağanüstülüğün, insanın kendi yaşamını değiştirmek üzere cesurca harekete geçmesi olduğunu sezdirir. Kafka’nın aynasında yazılan bir roman olduğu belirtilen Tatar Çölü, Buzzati’nin varoluşçu edebiyata yakınlığını da gösterir.

Buzzati’nin kurmaca dünyasını Tatar Çölü ile tanımıştım; öykülerinden sadece birkaçını okumuştum. Geçenlerde kitaplığımı karıştırırken, yıllar öncesinden kalan 1992 basımlı Tanrıyı Gören Köpek’le karşılaşmak güzel bir sürpriz oldu benim için. Buzzati, öykülerindeki yalın, doğal anlatımıyla okurunu düş yolculuğuna çıkarırken, onun gerçek hayatla bağını koparmamaya özen gösterir. Öykülerinde anlattıklarına olağanüstü boyutlar katarken okurun var olan gerçekliğe dışarıdan bakmasını, o gerçekliği sorgulayıp eleştirmesini sağlar böylece. Sorgulama ve eleştiriler, yaşanan gerçeklikte yepyeni dönüşümlere zemin hazırlar. Kimi yazarlar sadece keyif verir insana; kimileri ise huzursuz eder, soru işaretleriyle doldurur insanın zihnini. Buzzati, okurunu sorgulamaya yönelten, değişim ve dönüşüme kapılar açan bir yazar olarak edebiyat sahnesinde farklı ve değerli bir yere sahiptir.

Tanrıyı Gören Köpek, adından itibaren okuru şaşırtmaya ve çarpıcı bir biçimde ruhuna etki yapmaya başlıyor. Öykülerinde düş ile gerçeğin güzel ve anlamlı bir bütünlüğünü oluşturan Buzzati, olağanüstülüğün günlük yaşamda yer aldığını sezdirerek; sıradanlığın içindeki büyüyü gösteriyor bizlere. Buzzati’nin öykülerini bu ve benzeri birçok nedenden dolayı büyülü gerçekçilik estetiği içinde değerlendirebiliriz.

Edebiyatta, gerçekliğe karşı takınılan bir tavır olarak nitelenen büyülü gerçekçilikte; gerçek ile düş, alışılan ile alışılmayan, doğal ile doğaüstü, olağan ile olağanüstü iç içe, bir arada kullanılır. Düşler dünyası ve gerçek dünyanın sınırları yok olmuştur; her iki dünya birbiri içinde yer alır. Zaman ve mekânda kaymalar, kırılmalar vardır; zaman ve mekân rasyonel olmayan bir biçimde çarpıtılarak verilir. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirinin içinde akar. Büyülü gerçekçilikte olağanüstü durum, olay ya da kişiler, olağan ya da normalmiş gibi gösterilir; kurmacanın içindeki kişiler de olağanüstülükleri yadırgamaz; bunları normal ve doğal bir olgu ya da durum gibi karşılarlar. Olaylarda neden-sonuç ilişkileri aranmaz; olağanüstü olanın da gerçekliğin bir parçası olduğu sezdirilmek istenir. Bu, bir bakıma yeni bir gerçekçiliktir; daha doğrusu, edebiyatta, gerçekliğe bakış ve yorumda yeni bir yaklaşımdır. Anlamı güçlendirmek için zıt sözcüklere, mecazlara, söz sanatlarına yer verilir; dil aracılığıyla, büyülü gerçekçiliğin ‘büyülü’ ve ‘gerçek’ katmanları bir arada kullanılır. Gerçeklik, alegoriler yoluyla ve semboller içinde aktarılır. Büyülü gerçekçilik, fantastikten farklı olarak, okura yeni dünyalar sunmaz; mekânını düşsel dünyadan değil, gerçek dünyadan alır. Fantastik metinlerde kişilerden en az biri, düşsel ve olağanüstü olaylar karşısında kararsızlık ve yadırgama hisseder; büyülü gerçekçilikte ise kişiler gerçekle büyünün birlikteliğini yadırgamaz, doğal bir ortam olarak algılarlar.  Büyülü gerçekçilikte rüya motifleri yer almaz; zaten her şey bir rüyanın, (ama olağan/ ya da gerçek gibi algılanan bir rüyanın) içindeymişçesine aktarılır. Dino Buzzati’nin öykülerinde büyülü gerçekçiliğe özgü pek çok nitelikle karşılaştığımız için, Tanrıyı Gören Köpek kitabındaki öyküler dâhil olmak üzere, öykülerinin önemli bir kısmını büyülü gerçekçilik kapsamında çözümlememiz uygun olur.

Dino Buzzati’nin, Tanrıyı Gören Köpek’teki öykülerinin tümünde yalın bir dil içinden dünyaya baktığını; simgeler kullandığını, gerçekle düşü harmanladığını görüyoruz. Simgesel dilin örtük anlamlarını çözdüğümüzde dışa vurulan, gönderme yapılan gerçekliği fark edebiliyoruz.

Kitabın en çarpıcı öykülerinden biri, alegori yoluyla farklı anlam katmanlarına açılan "Ama Yine De Kapı Çalınıyor" başlıklı öykü. Buzzati, bu öyküde soyluların hayatını anlatan romanların bir parodisini gerçekleştirerek; kendi yazdığı öyküyü o metinlere açarak; sıra dışı metinlerarası göndermelerini sezdiriyor okura. Öyküde sel felaketi, aristokrasinin çökmesini; suların taşması, köylülerin  (halkın) isyanını simgeliyor.  Geliyorum diyen sel felaketine kulaklarını tıkayan, olayı görmezden gelen soylu ailenin bireyleri ve özellikle evin hanımı Maria Gron, kendilerini uyarmaya çalışan halktan kişileri asla dinlemiyor;  azgın sular, ailenin yaşadığı köşkü çökertmek üzereyken bile gerçeği görmüyor; görmek istemiyor. Kocası Stefano Gron’un canını kurtarma telaşı sırasında çekmecede sakladığı senetlerini alelacele yanına alması, trajikomik bir durumu gösteriyor. O felaket anında bile soylu maskesini ve etkileyici seçkinciliğini bırakmayan; davranış ve konuşmalarıyla sınıf farkını sezdiren aile bireylerinin durumu, semboller ve alegorik anlatım içinde gizlenen bir eleştirellikle dile getiriliyor. Oturdukları villa (köşk), aristokrasiyi temsil ediyor bu öyküde. Metinde geçen “otomobil” sözcüğü, metin içi zamanın günümüzle bağlantısını sezdirirken, bir taraftan da villanın içindeki ve çevresindeki yaşam tarzının, eski feodal ilişkiler dünyasını anımsatması, öyküde farklı zaman katmanlarının varlığını gösteriyor. Eski zamanlar, parodisi yapılan eski metinler içinden sızıp bu metne taşınmış gibi görünüyor. Bu öyküde, içten içe sezdirilen bir kara mizah var; Buzzati, toplumsal sınıf farkları karşısındaki tutumunu, metne ustaca dokuduğu kara mizah üzerinden dile getiriyor.

Pelerin öyküsünde oğlunun askerden dönmesini büyük bir sevinçle karşılayan annenin ruhundaki sevinç ışığının yavaş yavaş sönmesi ve her şeyin giderek bir ağıta dönüşmesi; içli, etkileyici ve olağanüstü motiflerle anlatılır. Giovanni eve geldiğinde annesi ve kardeşleriyle biraz sohbet eder, özlem giderir. Yüzü çok solgundur; acelesi vardır, birazdan gideceğini söyler. Çünkü dışarıda, bahçe çitinin arkasında pelerinli bir adam, sokak boyu gidip gelerek onu beklemektedir. Sıcak havaya rağmen Giovanni’nin üzerinden bir an bile çıkarmadığı kendi pelerininin altından derin bir yara görünür birdenbire. Anne, gizemli yabancının kim olduğunu o an sezinleyiverir; dışarıdaki kişi, oğlunu sonsuza kadar alıp götürmek üzere beklemektedir. Sadece kısa bir süreliğine annesinin oğlunu görmesine izin verip sabırla beklemiştir o sır dolu varlık.  Giovanni aslında bir ölüdür. Büyülü gerçekçi anlatılarda ölüler, metin içindeki kurmaca dünyada canlı kişilerle bir arada, yan yana yer alır, bir öykü kişisi olarak hareket ederler. Bu öyküde olağanüstü boyutu hem ölü oğul Giovanni hem de onu bekleyen gizemli ölüm varlığı temsil eder. Pelerin öyküsü, bazı yorumcular tarafından Tatar Çölü’nün bir minyatürü olarak nitelendirilir. Tatar Çölü’nde de Teğmen Drago’nun pelerini simgesel anlamlar yüklenir; Drago’nun ait olduğunu düşündüğü uzaktaki dünyayı temsil eder. Zaman akıp gittikçe pelerin ilk ihtişamını kaybeder, giderek eskir ve parlaklığını yitirir; tıpkı Drago’nun düş ve umutları gibi…

"Bir Damla" başlıklı öykü, büyülü gerçekçilik motiflerinin öne çıktığı ürpertici bir atmosferde geçer. Masallardaki gibi kişilik kazanan bir su damlası, her gece, karanlığın içinde ilerleyerek evin merdivenlerinden yukarı doğru çıkar ve odalara yaklaşarak şıp şıp sesiyle uykuları kaçırır. Yerçekimine karşı gelip yukarı çıkan su damlası sanki akıllıdır, bir gerçeği anımsatmak ister gibidir.  Onun, yaklaşan gizemli bir şeyi temsil ettiğini hissederiz. Gizem perdesini biraz araladığımızda fark ederiz ki, yavaş yavaş yaklaşan ve zaman aktıkça insanı tedirginliğe sürükleyen ölüm gerçeğini simgelemektedir su damlası. Belki de zamanın, ölüme doğru, bir ırmak gibi akmasının sesi yükselmektedir ondan. Ama belki de bir direniş ya da başkaldırının ayak sesidir bu ürperten ses. Yerçekimine karşı koyan bu damlada gizlenen yoğun anlamlar dünyası, her okuyuşumuzda farklı yorumlara açar zihnimizi.

"Ce İle Başlayan Bir Şey" adlı öyküde toplumdan dışlanmanın kötü ve gürültülü biçiminin sarsıcı anlatımlarıyla karşılaşırız. Bir cüzzamlının, elindeki çıngırağı çalmasıyla birlikte, çıngırak sesini duyan insanların bir anda kaçıp ondan uzaklaşmasının absürtlüğü karşısında şaşkınlığa uğrarız. Buzzati, bu öyküde “öteki” olmanın en sancılı, en gerilimli hallerini cüzzam metaforu üzerinden işler. Çarpıcı bir kara mizah da sayfalarda boy gösterir.  

"Yedi Ulak", "Büyük Baskın", "Yedi Kat" gibi öykülerde kişiler yine bir bekleme ve umut etme hali içindedirler. "Büyük Baskın"da ölü kişilerin yaşayanlarla yan yana yer alması; ölümden sonra bedeni terk ederek yükselme, bir gölgeye ya da saydam bir varlığa dönüşme, kendi bedenine dışarıdan bakma; ölülerin yaşayanlarca görülmesi ve yadırganmadan onlarla konuşulması gibi olağanüstü unsurlar, yazarın büyülü gerçekçilik yaklaşımının birer kanıtıdırlar.

"Yedi Kat"ta anlatılanlar, yedi katlı bir kanser hastanesinde geçiyor. Hasta bir insanın, hastanede, zamanla, aşağıdaki odalara kat kat indirilmesi ve ölüme doğru yaklaş(tırıl)ması durumu, bizde ironik ve absürt bir oyun izliyormuşuz duygusu yaratıyor. (En alt katta, ölüme en yakın hastalar vardır.) Kişiler arasındaki diyalogların gücü, yazarın kara mizahını besliyor. Ölüm gibi karanlık bir gerçeği, Buzzati, kara mizahın içinde yeniden şekillendiriyor.

"Yedi Ulak" öyküsü, geçen zaman karşısında insanın çaresizliğini simgeleyen durum ve olaylarla dolu. İnsanın sürekli yolda olma hali ve akan zaman içindeki seyri anlatılırken insanda umudun, merakın ve keşfetme duygusunun tükenmeyişi dile getiriliyor. "Yedi Ulak"ın tematik açıdan Tatar Çölü ile yakınlığı da dikkate değer. Buzzati’nin bu öykülerin başlığında 7 sayısını kullanmasının, masallara (dolayısıyla düşlere) bir gönderme olduğu düşünülebilir.  

"Dünyanın Sonu", "Noel Öyküsü" ve "Tanrıyı Gören Köpek"te düş ile gerçeğin yan yana, bir bütünlük oluşturacak şekilde kullanımı ilgi uyandırıyor. Bu öykülerde kutsal ve kutsallık karşısında insanın durumu; zayıflık ve çaresizliği, bencilliği ve aç gözlülüğü işlenerek; zor durumdayken Tanrı’yı araması, kutsala sığınması, ironik biçimde vurgulanıyor. "Dünyanın Sonu"nda “Kıyamet koptuğu gün insanlar nasıl davranırlardı?” sorusunun yanıtını arıyor Buzzati. Herkesin günah çıkarmaya koşmasını, rahiplerin büyük kalabalıklarla uğraşmak zorunda kalmasını; kimi sahte rahiplerin büyük paralar karşılığında insanların günahlarını çıkarmasını mizahi bir dille aktarıyor. Kıyamet gibi korkunç, ürpertici ve nihai bir durum, Buzzati’nin mizahi yaklaşımıyla, metinde normal ve sıradan bir şey gibi duyumsatılıyor.

"Noel Öyküsü"nde, Noel gecesinde Tanrı’nın katedralin içini ışıl ışıl doldurması; katedrale gelip “içeride dopdolu olan Tanrı’dan azıcık bir parça” isteyen yoksula piskoposun kâtibinin hiçbir şey vermemesi, bunun üzerine Tanrı’nın kiliseyi terk ederek uzak kırlara kaçması gibi olağanüstü olaylar yer alır. Bencilliğin olduğu yerde Tanrı’nın (sevginin, merhametin) olmadığı; hayatta aslolanın “vermek” ve “paylaşmak” olduğu sezdirilir.

"Tanrıyı Gören Köpek" öyküsünde, insanın bencilliği, çıkarcılığı, açgözlülüğü; yoksulları düşünmeyip her zaman kendine yontması gibi zaafları dile getirilir. Keyiften, zevkten, eğlenceden başka bir şey düşünmeyen köy halkı, manevi konularda epeyce duyarsızdır. Ahlak anlayışları zayıftır; sürekli hile ve yalanla yaşarlar. Bir gün, köyün yakınlarına gelen bir ermiş, köylülerin gözünde yavaş yavaş kutsallık kazanırsa da, köylüler, hileden, yalandan, kötülükten vazgeçmiş olmayı bir türlü içlerine sindiremezler. Çünkü o zamana kadar hep kötülükten, bencillikten beslenmişlerdir. Ermiş, gün gelip de bu dünyayı terk ettiğinde, içten içe sevinirler; çünkü yeniden günah işleme özgürlüklerine kavuşmuşlardır. Ancak, unuttukları biri vardır; ermişin köpeği… Köpek,  her an gözlerini köylülerin üzerine dikip onları denetler gibidir. Köpeğin bakışları yüzünden hiç kimse hırsızlık, kötülük, hile gibi yollara sapmamaya dikkat eder; ondan çekinirler. Ermişin köpeği, ‘Tanrıyı gören köpek’tir çoğuna göre. Bir bakıma, köpek, sahibinin kutsal yerini alır ve çok uzun yıllar yaşayarak köyde manevi denetimi sağlar. Bir köpeğin insanların ahlak anlayışını değiştirmesi hayli ilginçtir. Öykünün sürprizli bir sonla bitmesi, okuru derinden düşündürür; çünkü yine bir olağanüstülükle karşılaşmıştır; büyülü gerçekçiliğin, kitaba adını veren öyküde de yer aldığını apaçık görür.

"Savaş Türküsü"nde Buzzati sıklıkla işlediği askerlik ve savaş konusunu değerlendirir. Savaştan zaferle dönen askerlerin söylediği türküde derin bir hüzün vardır. Kral, hüznü fark etmiştir ama çözemez bu durumu. Danışmanına sorar; ondan yeterli bir yanıt alamayınca general ve subaylarına hüznün sebebini bulmalarını emreder ama onlar da bütün uğraşmalarına rağmen bu hüznü çözemezler. Sayfalar ilerledikçe anlarız ki zafer ya da yenilgi aynı şeydir aslında; savaşın kazananı yoktur, her iki tarafta ölenler vardır ve bütün ölümler ailelere derin acılar verir.  

Kitabın en güzel öykülerinden biri "Boşuna Çağrı"dır. Bu öyküde aşkı yalın bir derinlikle anlatmıştır Buzzati. Metin, birinci kişi anlatımıyla ve sevgiliye hitap eder tarzda oluşturulduğu için, kalpten yükselen duyguların dışavurumu söz konusudur. Öyküde olağanüstü ve büyülü bir yön yoktur; ama sevgiliye duyulan aşk öyle anlatılır ki, asıl büyünün aşkın kendisi olduğunu hissederiz: “Yanımda olman yetecek. Ben -söz veriyorum- burada durup çatıların gizemli çatırtılarını dinlemeyeceğim, bulutlara da bakmayacağım, ne de müziğe ya da rüzgâra kulak vereceğim. Sevsem de, bu anlamsız şeylere boş vereceğim. Dediklerimi anlamayacak, bana yabancı olaylardan söz edecek, eski giysilerden, paradan yana yakınacak olursan, sabırlı davranacağım. Şiirler, ortak umutlar, sevdaya onca dost hüzünler olmayacak. Ama sen yanımda olacaksın. Ve göreceksin yeterince mutlu olacağız, çok yalın bir biçimde, yalnızca erkekle kadın olarak, dünyanın her yerinde olduğu gibi" (s. 108). Yazar, son romanı Bir Aşk’ta, Boşuna Çağrı öyküsündeki konuyu genişleterek işler. Bu romanında burjuvazinin değer ölçütlerini, tüketim ve mal edinimi ile insanların gözünün boyanmasını; insanların sistem içindeki para ve maddiyat tutkularını işleyerek, sevginin ve aşkın tüketilen bir şey, bir meta konumuna indirgenmesini eleştirel bir yorumla dile getirir.

Tanrıyı Gören Köpek’in dilimizde yayımlanmasının üzerinden 15 yıl geçtikten sonra, kitabın genişletilmiş yeni basımı, Büyülü Öyküler adıyla 2007’de yayımlandı. Büyülü Öyküler’de önceki baskıda yer almamış olan "Ermişler", "Colombre", "Hamamböceği", "Yumurta", "Fareler" gibi öykülere de yer verildi. Buzzati’nin öykülerinin kaynağının, Kafka’dan, Poe’ya ve Dostoyevski’ye kadar uzandığı belirtiliyor. Özellikle Kafkaesk’le, varoluşçuluğun, büyülü gerçekçilikle uyumlu bütünlüğü var öykülerde. "Hamamböceği"nde, can çekişen böceğin son hayat kımıltısı, arka bacaklarından birinin çaresiz titreyişinde gizleniyor. Tüm hayat gücünün toplandığı bu son nokta, böceği ezen öykü kişisine (ve metni okuyana) ölümün ve evrenin gizlerini açıyor bir an. Can çekişen sonsuz bir evren vardır o incecik titreyiş ve başkaldırıda.

Buzzati’nin önemli bir öyküsü de Colombre’dir. Bu öyküde yine olağanüstü unsurları mizahi bir yaklaşım ve üslupla işler. Yazar, pek çok öyküsünde olduğu gibi Colombre’de de bireysel ve toplumsal eleştirilerini simgesel anlatıma başvurarak gerçekleştirir. Colombre’de, insanın bilinçaltında yaşattığı korkularıyla, kendi karanlığı ve gölgesiyle yüzleşme serüvenini, bir masal atmosferi içinde dile getirir. İnsanlar çoğu zaman kendi korkularına yenik düştükleri için dilediklerince özgür bir hayat kuramazlar. Başkalarının ya da toplumun kendilerine biçtiği hayatın dar kalıpları içinde güçlükle nefes alırlar. Başkalarının doğrularıyla kurulmuş olan bir hayat; özgür, bağımsız ve bireyleşmiş bir hayat değildir. Zorunluluklar, insanı cendereye sokar; hayatı hapishaneye dönüştürür. Colombre öyküsünde, baba mesleği denizciliğe tutkun olan Stefano’nun bu mesleği yapması babası tarafından engellenir. Dünyadaki bütün denizcilerin korktuğu gizem dolu bir balık olan Colombre’yi gördüğü için Stefano denizcilikten uzaklaşmak zorunda kalır. Çünkü Colombre’yi görmek, denizciler arasında uğursuzluk olarak kabul edilmiştir ve babası da bu geleneksel düşünce ve inanç doğrultusunda hareket ederek oğluna denizciliği yasaklar. Babasının zorlamasıyla denizcilikten vazgeçen Stefano, denizden uzakta geçen 50 yıllık bir hayatın sonunda hem kendisiyle hem de Colombre’yle yüzleşmek üzere denize açılır. Colombre ile karşı karşıya gelir ve onunla konuşur. Böylece, kendi bilinçaltı korkularıyla yüzleşir; asıl engelin babası değil kendisi olduğunu fark eder. Colombre dile gelir; yıllarca Stefano’yu aradığını, ona ulaşmak istediğini, onunsa durmadan denizden kaçtığını yakınarak anlatır. Stefano birden gözlerine inanamaz; Colombre dilini çıkarır ve fosforlu bir küre uzatır ona. Bu, inanılmaz büyüklükte bir incidir; sahibine şans, güç, aşk ve ruh dinginliği sağlayan ünlü ve efsanevi Denizler İncisi’dir. Ama artık çok geçtir. Yeniden başlanacak bir hayat yoktur. Simgesel anlamda bir yeniden doğuş mekânı olan denizde, Colombre, Stefano’nun yüzleşmesi gereken bilinçaltı gölgesini ve karanlık yönünü temsil eder. Yıllar önce Stefano, cesaret edip korkularıyla yüzleşebilseydi, kendisinin varlık amacını da sorgulamış olacaktı. Bir bakıma, hiç büyüyememiş, hep ergen olarak kalmıştır Stefano. Çünkü kolay olanı seçmiş, birey olma mücadelesi vermemiş; hayatını boşa harcamıştır. Colombre öyküsünün masalsı dünyasında, Tatar Çölü’ndeki temaların, denizdeki yakamozlar gibi yanıp söndüğü de dikkatimizden kaçmaz.

Dino Buzzati, gerçeği büyüyle harmanlayan; insanı sorgulamalara yönelten; düşlere ve dönüşüme çağıran eserleriyle 20. yüzyıla damgasını vuran önemli bir sanatçıdır. “Okuma esnasında kendi benliğinizi okuduğunuzu” fark ederseniz, bir Dino Buzzati metni içindesiniz demektir. Semboller evreninden seslenerek ruhumuzun en gizemli, en ince tellerini titreten Dino Buzzati’yi okumak, içinde yaşadığımız düz ve sıradan hayatı yepyeni düşlerle büyülemek anlamına gelir.

 

Dino Buzzati, Tanrıyı Gören Köpek, Can Yayınları, 1992.

 

YORUMLAR

Henüz hiç yorum yapılmamış. İlk yorum yapan sen ol!

Öne Çıkanlar

Aydın Ellerinde Ceren Gezerdi / Analar..Halit Payza
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Oggito

28 Mayıs 2025

İngiltere ve Çin Tarihinde Afyon Ticar..

Çin’deki afyon bağımlılığı ülkenin hem sosyal yapısını bozuyor hem de ekonomik ilerlemenin yavaşlamasına, hatta duracak noktaya gelmesine sebep oluyordu.18. ve 19. yüzyıllarda Büyük Britanya’nın da içinde olduğu Batılı ülkeler afyonu doğal olarak yetiştiği Hi..

Devamı..

Putin’in Kontrolündeki İstikrarlı Reji..

S. G. F. Hall

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024