Hayat, Caliban gibi gereksizce umutsuz kişilerin anlayamayacağı kadar sahici bir deneyimdir ve onu sanatla açıklığa kavuşturmak en büyük amaç, erdemlerin en büyüğüdür.
Erhan Sunar
Frederick
Genç adam daha önce aşkı ve kadınları hiç ciddiyetle düşünmemiştir; yani ondan önce. Bir kadına verebileceği şeylerin o kadar az olduğuna kendini inandırmıştır ki, yalnızlığı belki bir gurura bile dönüşmüştür. Hayallerinde bir kadını, onu, yaşatmaya en çok yaklaştığı anlar kendini de garip bir mesafeyle algıladığı anlardır ve bu his, mutluluk, açıkçası hem başını döndürür hem de duraksatır. Bir keresinde, halk kütüphanesinin önündeki bir kuyrukta tam arkasındadır ve ensesini, uzun saç örgüsünü seyretmek soluğunu kesmiştir. Yaklaşılması zordur, incelik ister: Başka bir sefer, Doğa Bilimleri Müzesi dönüşü aynı trende çaprazdan, o kitabını okurken otuz beş dakika seyredebilmek, az rastlanır bir kelebeği yakalıyormuş gibi dikkat kesilmesini gerektirmiş, aklının yapacağı hesaplara duygularının en başından karşı çıkabileceğini göstermiştir. Belediye’nin ek binasının tam karşısındaki evlerine okuldan gidip gelişlerini her gün izlediği, ertesi yıl bir başarı bursuyla önemli bir üniversitede sanat okuyacak bu nadide kelebek, onun deyimiyle Orman Azameti Kelebeği, kendi kısıtlı yaşamından, tutucu bir hala ve kötürüm bir kuzenden ibaret boğucu dar zamanlardan belli belirsiz bir kurtuluş vesilesidir. Bunun ikisi için nasıl bir yenilik vaadi olabileceğini algılayamasa da, her hafta beş şilinlik oynadığı müşterek bahiste yetmiş üç bin sterlin kazandığında, zihninin yarı karanlık bölgeleri de yavaş yavaş aralanmaya başlar. Mutluluğu, amaçlarının temiz olmasından kaynaklanıyordur ve buna sarsılmaz bir biçimde inanmıştır.
Bazı Tatsız Gerçekler
“Ben başkalarından farklı değildim; bunu kanıtlayabilirim,” der Frederick. Para’nın Güç olduğunu bilir; ama insanları birbirine benzettiğini de. Kadınları iş yerindeki serseri meslektaşları gibi hafifseyip bayağı sohbetlere konu etmediği için kendini kutlar ve bahisten kazandığı bunca parayla, değil Miranda’yı, dilediği kadar kadını avucunun içinde tutabileceğini görür; ama bu alçaltıcı duruma samimiyetle karşı koyabildiğini de gösterir. Az rastlanır kelebek türlerini gönlünce izleyip fotoğraflayabileceği uzak yerlerde istediği kadar kalabilir ve böyle bir hayat, doğayla gerçek anlamda bağ kurabilmiş insanların hissedebileceği mütevazılığı da vaat eder; parasıyla, kültürüyle ya da sınıf bilinciyle başkalarını küçümseyenlerin yaklaşamayacağı bir düzlemdir bu üstelik; ama bütün bu farkındalığı tertemiz bir düşle birleştirebilmek, işte asıl bunun çabası, kendine, aşka, mutluluğa ve elbette Miranda’ya yakın olma isteği ağır basar. Tüm bunların kendiliğinden geliştiğine bir âşık gibi kendini inandırır ve uzak bir kır yerindeki terk edilmiş eski bir evin her şeye yeteceği fikri, herkes gibi gerçeğe dönüşecek bir düş kurma hakkı olduğuna sağlam bir temel oluşturur. Nasılsa sonradan yapacağımız her şey, öncekileri belirsizleştirecektir.
Hayat ve Ölüm, Gerçek ve Oyun Arasında
“Adınız nedir?”
“Ferdinand.”
“Doğru değil.”
“Öylesine konmuş bir isim işte.”
Frederick ile Miranda’nın zoraki birlikteliği ilkin bir oyun, ikisinin de yanaşmak istemeyeceği bir kandırmacaymış gibi başlar. Mutluluğunun ona yakın olmaktan, bu sarsıcı gerçekten kaynaklandığını hissedebilen genç adam, niyetlerinin yanlış anlaşılabileceğini gördüğü her seferinde donuklaşıp kalacak; bu tuhaf uzaklık da, bir kötülük yapmayı asla aklından geçirmediği Miranda’yı ona karşı hem savunmasız hem de zaman zaman saldırgan olmaya zorlayacaktır. Frederick’in kendine tam olarak açıklayamadığı, en derinde yatan niyeti, onu bu terk edilmiş evde sadece bir süre misafir edip kendine âşık edebilmektir belki; ama yapacağı her hamle kişiliğinin böyle bir aşka elvermeyecek yanlarını daha da belirgin kılmaktan başka işe yaramaz. Miranda onu gereğinden çabuk tanıdığına inanmış ve bunu da ürkütücü bir dolaysızlıkla yansıtmaya başlamıştır. Bu havasız mahzende geçirilen günler, imkânsız da olsa kaçma hayalleri, bir dediğini iki etmeyen, yüzünde doğuştan “incinmiş” bir hava olan boş bakışlı, sakar ve zürafa adam, tanınmadan nasıl olup da sevilebildiğine akıl sır erdiremeyen güzel sanat öğrencisi için her haliyle küçümsenmesi gereken şeylerdir. Yine de kuşkusuz bütün bunlar özgürlüğünden mahrum edilmiş birinin sergileyeceği davranışlardır; onu takip ettiği günlerden edindiği izlenimler ve epey genellemelerle, Frederick konuğuna şehir merkezinden türlü çeşitli zarif giyecekler, sanat kitapları, pahalı parfümler, romanlar, klasik müzik plakları, çikolata ya da bol bol iç çamaşırı getirmeye devam eder, ona sırtını asla dönmeden oturup uzun saatler boyunca bu umutsuz tabloda hâlâ bir yer edinmeye çalışır. Mutluluğu amaçlarının temiz olmasından kaynaklanıyordur ve Miranda bunu anlayamamıştır. Kimisi gerçeğe dönüşecek oyunlar oynamaya, niyet okumalarla süreci hızlandırmaya girişir, alttan alarak, tartıp biçerek, bir diyalog kurmaya çalışarak ve hiçbir zaman anlayamayacağı aşağılamalarla içindeki sahici ne varsa hiçe sayarak olası bir ilişkiyi sürekli zedeler. Canlı olan ne varsa öldürüyorsun, der sözgelimi ona. Kadın-erkek ilişkilerinin diplomasisinden hiçbir şey anlamadığını her defasında yüzüne vurur. Kendisini bir vesileyle baltayla öldürmeye yeltenecek kadar acımasızlaşabilen, sık sık toplumdaki konumu ve gizli bir imayla da insanlık için gereksizliği üzerine fikir yürüten, Frederick’in pek bir anlam veremeyeceği “sanatsal” çıkarımlarla meseleyi karmaşıklaştıran, bir parçası olduğu dünyayı zihninde de olsa korumaya kararlı Miranda onu hiçbir zaman sevemeyeceğini şimdiden yeterince belli etmiştir. Zaten bir keresinde, içten içe en kırılgan yönleriyle oynayarak, kendisini sevişmeye kışkırtması, bunu iki bedenin doğal bir oyunuymuş gibi masum göstermeye çalışıp en sonunda kendini de onu da değersizleştirmesi, oyunu bir sonuç vermeyince ise daha da saldırganlaşması ve iktidarsızlık vs. gibi çocukça şeylerle üzerine yürümesi (“Sen ibne misin?” diye de sormuştur ayrıca), bütün bunlar, her şeyi iyice çıkmaza sokmuştur. Frederick onu, fazla zorlanmadan, çeşitli pozlarda ve kılıklarda fotoğraflamak, evi yakmaya çalıştığı başka bir seferinde kloroformla bayılttıktan sonra kararsızlıkla yarı çıplak halini görüntülemek dışında “aşırı” hiçbir şey yapmamıştır ve bu masumiyetini, tıpkı kelebek merakını küçümseyip canlıları öldürmenin kişilik bozukluğu olduğunu söyleyerek aşağılaması gibi, Miranda asla anlayamamıştır. Her durumda, Frederick kendine hâkim olabilmiştir ama bunu da daha sonradan kendi benliğini ona kabul ettirmek için açık bir vesileye çevirmemiştir; yani her şeye karşın, farkında olmasa bile, etik ve “politik” sınırlar içinde, bunların uyandıracağı bir saygı çerçevesinde kalabilmiştir.
Miranda
Frederick ne kadar donuksa, kendisi o kadar canlı ve hayatı hissetmeye kararlı biridir. Ama bir öğretmen edasıyla olmasa da hayatın, ilişkilerin doğallığını göstermeye çalıştığı bu adam öyle umutsuz bir haldedir ve öyle ürkütücü bir biçimde kendisidir ki, onu anlamaya gayret etmek bile pek bir şey ifade etmez. (Sevdiğiniz bir kadın sizin hakkınızda böyle düşünüyorsa, değişmeniz ve başka biriymiş gibi davranmanız zorlaşır; Frederick de, hikâye boyunca bazen göreceğimiz gibi, bunun hem derin bir biçimde farkındadır hem de kendine bile açıklıkla itiraf etmek istemez; ne de Miranda’ya herhangi bir tepki olarak yansıtır.) Yine de gelip tek söz etmeden saatlerce yanında oturmasını, istediği her şeyi gerçekleştirmekten kaçınmamasını, zorunlu durumlarda kendisine dokununca bile gerginleşmesini, iyi ve sürekli temiz giyimiyle çelişen bozuk aksanını, çirkinlikle açıklanamayacak tuhaf görünümünü ve diğer garipliklerini kaçınılmaz olarak düşünür. Ona, tüm bu özelliklerine uyacak şekilde, çok sevdiği Shakespeare’in
Fırtına oyununun ideal karakteri, en sonunda Miranda’nın kalbini kazanacak olan Ferdinand yerine, daha çarpık çurpuk bir karakterin ismini verir ve tuttuğu “hapis” günlüğünde ondan artık böyle bahseder: Caliban. Sürekli beğenisini kazanmaya çalışan bir deli gibi görür onu ve deliliğinin de elinde olmadığını, sonunda kötü bir şey yaptığında alt üst olacağını düşünür. Tabii bunlar ona en çok merhamet duyduğu anlardır ve en derinde yatan kuramı, elbette, adanmışlığını kırmak, onu bu sonuçsuz çabadan uyandırmaktır. Nükleer savaş karşıtlığı konusunda arkadaşlarıyla yürüttükleri çalışmalardan bahsettiğinde takındığı ciddiyetsiz, umursamaz tavır, söylediği klişe sözler ya da okuması için verdiği
Çavdar Tarlasında Çocuklar’dan hiçbir şey anlamamış görünmesi, Miranda’yı çileden çıkarır (bu durum da, “Senden beş yaş küçük olmama rağmen iki kez okudum,” gibi hafifseyici sözler etmesine neden olur). Ona tam olarak ne ifade ettiğinin bilincindedir – yakalamayı hep arzu ettiği bir kelebek – ve bu biriktirme zihniyetinin hayata, sanata, her şeye karşıt olduğunu düşünür. Herhalde dışarıdaki arkadaşları ya da G.P. olsa “koleksiyoncuların hayvanların en berbatı” olduğunu söylerlerdi, diye yazar günlüğüne. Ona âşık olup olamayacağını bile aklından geçirir ve bunun imkânsız olduğunu, kendisinden önce, her defasında o kanıtlar: Hayallerindeki en uygun sahne, onu arkadaş çevresinin en sessiz, en kendi halinde kızlarından biriyle evli görmektir… Kahramanı o olan bir çizgi roman yaparak zaman geçirir:
Zararsız Bir Delikanlının Korkunç Masalı. Onunla bu şekilde alay etmesini normal karşılamasına alışmıştır. Açıkçası durum ikisi için de umutsuz ve içinden çıkılmaz haldedir: Caliban onun, kelebekleri gibi, ölü olmasını, iğnelenmesini, hiç değişmemesini, hep böyle güzel kalmasını ister; “güzelliğinin kısmen canlı olmasından kaynaklandığını bilir”, ama onu öyle arzulamaz. Canlı ama ölü. Sık sık açlık grevine girer, getirdiklerini yemeyi reddeder, hatta bir keresinde ondan kapacağı nezle yüzünden ölümle burun buruna gelir: Bütün bunlar karşısında Frederick, Caliban, Ferdinand, her kimse o, daima tepkisizdir. Ortak hiçbir yanları yoktur.
G.P. ve Diğer Şeyler
Hayat, Caliban gibi gereksizce umutsuz kişilerin anlayamayacağı kadar sahici bir deneyimdir ve onu sanatla açıklığa kavuşturmak en büyük amaç, erdemlerin en büyüğüdür. İki insan arasındaki doğal ve yetişkin bir ilişkinin karşılıklı rıza üzerine kurulması gerektiğini bile anlayamayacak Caliban gibi insanlar, hayatta canlı olan ne varsa kin duyan bu yeni Çoğunluk, para ve konum gibi sahte değerlerle başkaları üzerinde “efendilik” kurmaya çoktan başlamıştır ve onlara insanların bir arada normal bir düzende yaşayabilmesinin bu şekilde mümkün olmadığını göstermek, hele sanat konusunda bilinçlenmelerini sağlamak boşuna bir çabadır. Sanata ve yaratmaya inanmış insanlar ise daima küçük bir azınlık konumundadır ve her koşulda özgürlüğe inanmaları bu konumlarından ileri gelir. Bunları G.P. ile, arkadaşlarıyla çok konuşmuştur Miranda. Çiçekbozuğu suratı, kısa boyu, kanca burnuyla, hayatın çirkinlikleri ve sanatın güzellikleri arasında daima safını belirleyebilmiş, yavan ve bayağı olan ne varsa tereddütsüz mahkum edebilmiş ve her şeyden önce, kendini asla dayatmadan kendisi olabilmiş, sevgili G.P.: Birlikte şarap içerek Hint müziği dinledikleri atölyesinde, kendi ukala ve deneyimsiz, yeni yeni oluşmaya başlayan sanatçı kişiliğini en dolaysız, bazen acımasız sözlerle yargılayabilen, onu sarsan, kendine getiren, dev aynasını alaşağı eden bu tuhaf sanatçıyı sıklıkla yeniden hayal edebiliyor olması, ona bu karanlıkta umut veren neredeyse tek ışıktır. (Adamın kendisiyle sevişmek istemesini ama açık bir karşılık alamamasını boylu boyunca düşünür, bazen birlikte olduğu diğer bütün kadınları kıskanırken yakalar kendini.) Sanatın ve hayatın hissetmekle, duymakla, bunun çabasıyla mümkün olabileceğini her haliyle gösteren, kendisinden yirmi yaş büyük ama kalbi bir çocuk kadar açık bu adamın canlılıkla hatırladığı konuşmaları, tuhaf bir biçimde çekimini hissettiği varlığı sayesinde olmasa, Miranda’nın uzadıkça uzayan günleri, hava geçirmeyen nemli duvarlara, Caliban’ın daha da soğuklaşmaya, neredeyse gizli bir kin tutmaya varan anlamsız yüzüne bakmaktan ibaret olacaktır. Yine de ona bakar ve düşünür Miranda: G.P. gibi insanların mütevazı yakınlığı hayatlarımızdan eksilecek olsaydı, dünya kesinlikle daha az karmaşık, daha az güzel, yavan ve aşksız bir yer olurdu. Buradan kurtulur kurtulmaz onu yeniden bulacak ve bütün duygusallığıyla kendisine açılmış bu adamdan bağışlanmasını dileyecekti: Onu hak ettiği gibi anlayamadığı için.
“Onların Dışındaki Kimsenin Asla Haberi Olmadı”
Ama kurtulamaz Miranda. Frederick’ten kaptığı nezleyle iyice halsizleşir; zatürreeye yakalandığını, bir doktor çağırması gerektiğini söylese de bu mümkün değildir. Ölmeyeceğine inanır, oyun olup olmadığını yoklar Frederick, ta ki bir sabah odasına girdiğinde onu yere düşmüş, boğuk, kesik kesik iç çekerken görünceye dek: Titriyor, sayıklıyor, doktor, G.P. diye tekrar tekrar mırıldanıyordur (bu G.P.’nin Genel Pratisyen olduğunu düşünür Frederick); endişelenir, gereğinden fazla doz ilaç verir, bir süre daha gerginlikle bekler ve en sonunda hastaneye gitmeyi kabullenir: Ne var ki sırasını beklerken gözlediği ve gözlendiğini düşündüğü kalabalığın bayağılığı midesini bulandırır ve bu insanlar sayesinde Miranda’nın hayatta arzuladığı tek insan olduğunu yeniden anlar. Doktora görünmeden eczaneye gider ve birtakım ilaçlar alarak gerisin geri döner. Sonraki bir iki günde Miranda’nın gözleri önünde yavaş yavaş erimesinin (kesik kesik konuşmaları arasında bir ara “Seni bağışlıyorum,” der) ve en sonunda ölmesinin Frederick’e hissettirdiği en derin şey, ondan tam bıktığını sandığı bir anda eski temiz duygularının yeniden canlanması olur. Onu bahçedeki elma ağacının altına gömer ve kendisine saygı gösterecek, bir şeyler öğretebileceği sıradan birini bulması gerektiğini düşünerek evi rutubetten arındırmaya, eski haline çevirmeye girişir. Söylenebilecek her şey söylenmiş, yaşanacaklar yaşanmıştır.