Oggito Logo

Ne Haber

Bilim Teknoloji

Ekonomi

Liste

Söyleşi

Öykü

Video

24 Mayıs 2022

Gezi

Diyarbakır: Kadim Şehrin Sokakları

Yurdagül Gündoğan

Paylaş

8

8


Yüzümü Dicle'ye çevirdim. Nehrin çağıldayan sesini duymak istiyorum, duyamıyorum.

Havaalanından bindiğim taksinin şoförü, "Diyarbakır’a ilk gelişiniz mi" diye sordu. Sayısını hatırlayamadım, çevreyi izlerken, "Çok değişmiş" dedim. İlk kez 2015 başlarında Diyarbakır Barosunun davetlisi olarak geldiğim günü hatırladım. Ağır Ceza Mahkemesi’nin duruşma salonunda stajyer avukatlar için düzenlenen programa katılmıştım. Konuşmama salondakileri Kürtçe selamlayarak başlayınca, Başsavcının protokoldeki yerinde kıpırdanışı, sağına soluna bakışı geldi gözlerimin önüne. Ertesi gün yerel gazeteler başlık atmıştı, "Kürtçe konuştukları için insanların yargılandığı mahkeme salonunda yıllar sonra anlamlı selamlama, Rojbaş Hevalno."

Şoför, "Güzel anılarınız var sanırım" dedi, dikiz aynasında yakaladığı gülümsememe bakarak. Bakışlarımı dışarıya çevirdim, Sur'a yaklaşıyorduk, "Geçmişte kaldı" dedim. Direksiyonu tutan elini değiştirdi, ötekiyle ileriyi gösterdi.

"Burası Dağ Kapı, şehre geçiş sağlayan dört kapıdan biri."

"Kapı göremiyorum daha çok meydana benziyor."

"Çok haklısınız, valinin biri şehir hava alsın diye surun bazı bölümlerini yıktırmış" dedi. Şivesinden yöre insanı olduğu anlaşılıyor ancak pek şoföre benzemiyor. Diyarbakır'ın eski ve yakın tarihini bilen rehber aradığımı söyledim. Dikiz aynasından dikkatlice baktı. Bu kez gözlerimi kaçırmadım.

"Yakın tarih derken?"

"Seksenli yıllar ve sonrası." Ne işime yarayacağını sordu. Belki de polis olduğumu düşünüyor.

"Avukatım" dedim, "okuduklarım yazılanlardan ibaret mi görmek istiyorum." Aynadan yüzüme bir kez daha baktı.

"İsterseniz size yardımcı olabilirim" dedi.

Adı Salih. Üniversite öğrencisiyken tutuklanmış, uzun süren yargılamalar sonunda beraat etmiş. "Ceza alsaydım aynı süre yatacaktım, beraat neyi değiştirdi ki" dedi. Üniversiteye dönmemiş. Küçük bir turizm şirketi varmış.

 Diyarbakır Belediyesi’nin önünde dizili beton bariyerleri sordum, Kayyum atandıktan sonra konmuş. Adliyenin girişinde durdu, aynadan iki TOMA'ya baktı, "Uygun bir yere park eder sizi beklerim, çıkınca beni arayın" dedi.

Avukat giriş kapısına yöneldim, iç içe geçmiş çapraz demir kapıdan kimliğimi okutarak geçtim. Nöbetçi savcının katına çıkıncaya kadar dört dijital göstergeye daha kimliğimi okuttum. Kalemde işim uzun sürmedi. Şüphelilerin sorgusuna başlanmamış, gözaltı süresini sonuna kadar kullanacaklarını tahmin ediyordum. Dışarı çıktım, Salih kapıda beni bekliyor.

"Yorgun değilseniz yürüyerek gidelim, Surlar buraya yakın" dedi.

Uçaktan her bakışımda beni hayrete düşüren, kalkan balığına benzeyen surların dibindeyiz, Dağ Kapı'nın girişinde. 1930'lu yıllarda dönemin valisi burayı yıktırdığı için genişlemiş, büyük bir alan oluşmuş. Meydanı arkamıza aldık, sur boyunca yürümeye başladık. Zemin taş kaplı. Cadde girişinde bir iki ciğerci. Yol boyunca küçük mağazalar, tatlıcı ve kuruyemişçiler. Dükkân tabelaları tek tip. Aynı yazı stiliyle aynı büyüklükte yazılmış. Hoşuma gitti. Kaldırımlar kalabalık.

"Akşam sekizden sonra kimse kalmaz, sakinler" dedi Salih.

"Sekiz erken değil mi?"

"Operasyonlardan kalma bir alışkanlık," dedi gülerek.

"Şu gördüğün duvarların uzunluğu beş kilometreden fazla."

Kenti kuşatan surlar ilk kez MÖ 349'da Roma İmparatorluğu döneminde yapılmış. İç kalenin tarihi ise Huri'lere kadar uzanıyor yani MÖ 3000 yıllarına. Ancak surlar o kadar çok onarım görmüş ki, üzerinde hemen her medeniyetten ize rastlamak mümkün. İç ve Dış Kale olmak üzere iki bölümden oluşan surların dört ana kapısı var, Dağ Kapıyla (Harput Kapısı) kuzeye, Urfa Kapıyla (Rum veya Halep Kapısı) batıya, Mardin Kapı (Tell Kapısı) güneye, Yeni Kapı (Su, Satt veya Dicle Kapısı)doğuya açılıyor. 20.yy’ın başlarına kadar geceleri kapatılıyor, kente giriş çıkışlar kontrol altında tutuluyormuş. Surların kuzeydoğusunda bulunan İç Kale'de sur içine ve sur dışına açılan dört kapı daha var. Surlar, Çin Seddi'den sonra dünyadaki en uzun ve geniş savunma duvarı unvanına sahip. UNESCO 2015'te Dünya Mirası listesine almış.

Salih sekiz on metre yükseklikteki surları göstererek, "Şu gördüğün duvarların uzunluğu beş kilometreden fazla" dedi. Tamamı Bazalt taşıyla örülmüş. Bazalt taşı siyah-gri renklerde, sert ve dayanaklı, işlenmesi zor. Karacadağ'dan getirilen bu kara taş, Diyarbakır'ın mimari kültürünü oluşturuyor. Yüzyıllardır ustaların elinde nakış gibi işlenerek evleri, konakları ve sokakları süslemiş. İki yıl önce Diyarbakır'dan Siverek'e giderken bu coğrafyanın volkanik patlamadan sonra oluşmuş sıra dışı bir bölge olduğunu fark etmiştim. Karacadağ'ın etekleri, göz alabildiğine bütün düzlükler taşla kaplı. Siyah sert irili ufaklı taşlarla. Sanki Tanrı yukardan taş serpmiş. Toprak görünmüyor. Eriyen kar taşların arasından süzülüyor, toplanacak bir dere yatağı bulamıyordu.

2015-2016 operasyonlarından sonra Sur İçi'ni ilk kez göreceğim. Hava kararmadan gezebilirsek dönüşte Sülüklü Han'da şarap içeceğiz. Salih sağdaki camiyi gösterdi, "Ulu Cami, Anadolu'nun ilk camisi" dedi. Kaldırımla birleşince daha büyük görünen avlusuna küçük tabureler serpiştirilmiş. Girişteki geniş kemerli kapıyı gösterdi. "Bunun gibi dört kapısı daha var." İslamiyetin dört mezhebini temsil ediyormuş. Anadolu'nun en eski camilerinden. Öncesinde Martoma Kilisesiymiş. Kent 639 yılında müslüman Araplar'ın egemenliğine geçince ilk işleri şehrin en büyük mabedi olan Martoma Kilises'ni camiye çevrilmek olmuş. Şam Emeviye Cami'ye benzerliğinden dolayı İslam aleminin beşinci Kutsal Mabedi olarak kabul ediliyor. 

Sokak satıcıları sıklaştı. Sur İçi'ne yaklaşıyoruz. Kaldırıma tezgâh açanların çoğu kadın. Önlerinde el örgüsü patikler, yazmalar, oyalı tülbentler, rengârenk puşiler. Uzun saçlı genç kız satıcının önüne oturmuş elindeki mor puşiyi bağlamasını bekliyor. Satıcı kadın puşiyi ikiye katladı kızın başına örttü, kenarlarını kıvırdı ortaladı, kıvrık kenarlardan birini alnından doladı öteki uçla arkada birleştirdi bağladı. Kızın yüzü açıldı, saçları arkasında serbest kalan puşiyle birlikte omzuna döküldü. Mutlu, gülümseyerek cep telefonuna davrandı.

Ezan sesi kulağımın dibinde yankılandı. İrkildim. Salih güldü, eliyle yolun solunu işaret etti, "Hazreti Süleyman Cami'den geliyor" dedi. Cami sanki sırtını başka binaya dayamış gibiydi, avlusu büyük ve kalabalık, şehir parkını andırıyor. Bakışlarım arkasındaki taş binalara kaydı. "Orası Diyarbakır Müzesi, yarın gezeceğiz" dedi. Ezan sesinin geldiği yöne sırtımızı döndük, karşımızda Suriçi.

"Ne ben ne de komşular, hiçbirimiz evlerimizden eşyalarımızı alamadık."

Labirent sokaklarda iç içe geçmiş eski küçük evler, avlulara sıkışmış ağaçlar, demir parmaklı pencerelerden sarkan çiçekler, damlarda asmalar, ayak izli el izli top izli duvarlar, muşamba pencereler, balkondan balkona uzanan çamaşır ipleri gitmiş, yerine inşaat firmalarının reklam maketlerini andıran evler gelmişti. Maket evlerin ortasında büyük bir meydan, zemin çim, iki ya da üç ağaç, yapraksız. Evler ikişer katlı yan yana. Alt katlar siyah bazalta benzetilmiş, üst katlar krem.

Çimenliğin sağ tarafı boydan boya brandayla çevrili. Arkasında yıkım devam ediyor, giriş yasak. Damı görünen birkaç binanın üzerinde işçiler. Ellerinde balyoz. Az ötemde iki kadın. Yeni Sur'la eski Sur arasında sıkışıp kalmış gibi. Yanlarına yaklaştım. Selam verdim. Siyah mantolu kadının başı örtülü, yüzü açık ve güleç. Yanındakinin üzerinde mor kadife kaftan, altında gül desenli elbise, tülbendinin oyası alnına dökülüyor. Kardeşlermiş. İkisi de Suriçi’nde büyümüş. Siyah mantolu evlenmiş, Hollanda'ya taşınmış. Mor elbiseli Diyarbakır'dan hiç ayrılmamış. Çim kaplı meydanın ortasını işaret etti.

"Şuradaki tek ağacı görüyor musun, bizim evimiz oradaydı" dedi. "Avlumuzda asmamız vardı, annemin asma yaprağından pişirdiği sarmaların tadına doyulmazdı." Mahalleliyle aile gibi nasıl iç içe yaşadıklarını anlatmaya başladı.

 "Beni istemeye geldiklerinde on beş on altı yaşlarındaydım. Balkondan komşumuzun avlusuna atladım." Adamda gönlü yokmuş.

 "Sonra ne oldu" dedim, mahcup gülümsedi.

 "Verdiler, başka ne olacaktı ki." İstemiyorum diyememiş, sadece ağlamış. Elini belinden basenine kaydırdı.

 "Saçlarım ha buraya kadar uzundu, siyahtı, çok güzeldim. Babama iki kat başlık parası ödediler."

"Mutlu oldun mu," dedim. Yüzüme baktı. Dört çocukları olmuş.

"Kocanı sevdin mi" dedim.

"Yukarıda Allah var, onu hiç sevmedim" dedi.

Siyah mantolunun eşi Diyarbakır'ı çok özlüyormuş, döndüklerinde yine Sur'da yaşamak istiyormuş. Evleri yıkılınca yeni Sur'dan ev almışlar.

"Çok para tuttu ama ödedik. İmkânı olmayanlar ne yapacak."

"Derdimiz sadece ev olsa," dedi öteki. "Ne ben ne de komşular, hiçbirimiz evlerimizden eşyalarımızı alamadık. Giriş çıkış yasaklandı, sonra dozerler kepçeler girdi, her yeri yıktılar." Çoğu genç kızın çeyiz sandığı kepçelerin ağzında etrafa saçılmış, tek parça kurtaramamışlar.

Geldiğim yöne yürüyorum. Solumda "Surların Yeniden Dirilişi" yazılı billboardlar. Ardından yükselen balyoz sesleri. Sağımda geniş çimenlik, çimenliğe bakan yeni Sur evleri. Evlerin boş avluları, perdesiz pencereleri, olmayan çocuk sesleri kadın kahkahaları.

İkinci şarabımı söyledim Salih'i bekliyorum. Son aradığında "Siz Sülüklü Han'a geçin ben oraya gelirim" demişti. Acıktım ama şarabın yanında yemek servisi yok sadece peynir. "İki dilim olsun bari" dedim. Sülüklü Han,1600'lü yıllarda yaptırılmış, geniş avlulu büyük bir Diyarbakır Konağı. En az on beş odalı. Avlusunda iri gövdesi dört bir yana uzanan kalın kollarıyla gökyüzüne şemsiye gibi açılan bir ağaç. Henüz yapraklanmamış, duta benzettim ama bu kadar büyüğünü görmemiştim. Garsona sordum, "Erkek dut ağacı" dedi. Meyve vermediği için erkek deniyormuş. Gülesim geldi.

Kapalı bölmedeki masaların hemen hepsi dolu, yaşlı, genç, kadın, erkek, örtülü, açık. Garsonlar sürekli hareket halinde, omuzlarında tuttukları tepsilerde şarap. Dolu kadehler gidiyor boş kadehler geliyor. Fonda folk müzik, sık duyulan türden değil. Kürtçe, Ermenice, Türkçe şarkılar. Masalarda sohbet ve şarap. Hava soğuk, avludaki masalar boş. Terasın kapalı bölümünde, kuzine sobaya yakın yer bulduğum için şanslıyım. Garson sobaya odun atmak için sepete uzandı, odunların üzerinde yatan kedi uyandı, ağzını kocaman açtı, ön patilerini uzattı, sağa sola baktı. Garson onu bekliyor, kedi mırıldandı, istemeye istemeye atladı. Telefonuma uzandım, güzel bir kare yakaladım derken çalmaya başladı. Arayan Salih "Geldim neredesiniz?"

Kale içindeki Hazreti Süleyman Cami'nin avlusundayız. Banklarda oturanlar, çimlerde koşturan çocuklar, simitçiler, şekerleme satanlar. Camiye gruplar halinde girip çıkanlar. Yaşlı bir adam yanıma yaklaştı, elinde Arapça yazılı kitap. "Sizin için Yasini şerif okuyayım mı?" dedi. Dileği olanlar her perşembe buraya dua etmeye gelirmiş. Caminin inşası 1200'lü yıllara dayanıyor. Salih yanıma yaklaşınca yaşlı adam uzaklaştı. "Gelin," caminin yanındaki uzun ve dik merdivenleri gösterdi, "Çıkalım" dedi.

Merdivenleri çıkar çıkmaz geniş bir kemerin altından geçtik, karşımızda farklı büyüklükte yedi sekiz bina. Diyarbakır Kent Müzesi. Açık hava müzesi demek daha doğru.

"Değişik amaçlar için inşa edilmişler" dedi Salih.

Girişte solda uzanan iki katlı uzun bina, Jandarma Komutanlığı binası olarak yapılmış. 1990'lı yıllarda JİTEM kullanmış. Şimdi tematik eserler sergi salonu.Biraz ilerisinde yüzü bize dönük binayı gösterdi. İlkinden daha uzun ve daha yüksek. Alt katı boydan boya penceresiz. Pencereler üst katta. Eskiden cezaeviymiş. Şimdi müze eserleri deposu olarak kullanılıyor. Alanın orta yerinde önünde bayrak dalgalanan bina Devlet Güvenlik Mahkemesiymiş. Şimdi Valilik binası olarak kullanılıyor, Vali bazı ziyaretçilerini burada kabul ediyormuş. Jandarma Binasına sırtımızı dönünce karşımıza düşen bina Ağır Ceza Mahkemesiymiş. Sağdaki küçük iki katlı binayı işaret ettim.

"Ya şu?"

"Çok şirin değil mi" dedi, yüzünde müstehzi bir ifade. "Orası hukuk mahkemeleri binasıydı" dedi. Tabakasından çıkardığı sigarayı yaktı.

"Bodrum katı 12 Eylül sonrası işkencehane olarak kullanıldı. Oraya düşenin akıbeti meçhuldü. Çıkabilenler şanslı kullardı" dedi. Bodrumun duvarları tavana kadar kanmış." Gözümle gördüm" dedi. Olduğum yere çakıldım, yutkundum.

"Anlayacağınız ben de şanslı kullardanım." Yüzü üflediği dumanın içinde kayboldu. Müze Kafe yazan binaya yöneldi "Kahve molası."

Eskiden kolordu binasıyken şimdi kafeterya olarak kullanılan Müze Kafe, Dicle Nehrine bakıyor. Dicle, Hevsel Bahçelerinin içinden geçip On Gözlü Köprüye akıyor. Salih kahve söyledi, oturduğu yerden nehre doğru kollarını açtı,

"Buyurun, size bir dünya mirası daha" dedi.

Hevsel Bahçeleri, Diyarbakır Kalesi ile nehir vadisi arasında yer alan yaklaşık yedi yüz hektarlık verimli araziden oluşuyor. Aynı zamanda yüz seksenden fazla kuş türünü barındıran Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin en büyük kuş cenneti. 2015 yılında Dünya Mirası Listesine alınmış. Mevsim nedeniyle ağaçlar yapraksız toprak çıplak, hayal gücümle bahçeleri yeşillendirmeye çalıştım ama başaramadım.

Salih soldaki ağaçlı tepeyi işaret etti.

"Geçen yıl orada kazı yapılırken yüzlerce kemik bulundu," dedi.

"Hangi zamana aitmiş?"

 "Yakın tarih."

"Sonra ne yaptılar?"

"Kazıyı durdurdular, üzerini örttüler." Salih'e göre 1990'lı yıllarda kaybolan binlerce faili meçhul orada, o tepenin altında yatıyordu.

Yüzümü Dicle'ye çevirdim. Nehrin çağıldayan sesini duymak istiyorum, duyamıyorum. Salih Dicle'den alamadığım bakışlarımdan olsa gerek,"Size bir şiir okuyayım mı?" dedi. Havayı yumuşatmak istiyor.

"Ezbere mi?" dedim.

"Hapiste zamanım boldu" dedi. Darmadağın olduğunu tahmin ettiğim yüzüme baktı.

"Dicleyim ben

Diclenin sesi
Seni anlatan ses, yalnız ülke, sessiz toprak.
Ben yorgun, sen yorgun, biz yorgun
Dörtnala kalkan atlar,
Kınından çekilmiş kılıçlar
Patlayan toplar, gelip geçen ordular,
Gökyüzüne ulaşan fermanlar
Etrafı esir alan naralar
Yanan kasır ve kaleler
Kaldırılan talanlar
Şimdi hepsi yorgun yüreğinde incecik bir çığlık."

"Mehmed Uzun'u kendi dilinden okumak için Kürtçe bilmek isterdim" dedim.

"Şükür ki bilmiyorsunuz" dedi gülerek.

"Neden?"

"Kürtçe bilseydiniz Kürtçe yazmaya kalkışırdınız. Musa Anter'in Vedat Aydın'ın başına gelenler malum. Biri Kürtçe şiir yazdığı için öteki Kürtçe savunma yaptığı için zindana atılmadı mı."

"Zindana atılmakla kalsalar, sonrası daha üzücü" dedim.

Salih'in gölgeli yüzü aydınlanmaya başladı, gülümsedi.Duygu değişimlerine bu kadar açık olmasına ve uyum sağlamasına şaşırıyorum. İki çay işareti yaptı garsona.

"Laf kalabalığına getirmeyin şiir sırası sizde" dedi.Fincanın dibindeki son yudumu içtim, dilime soğuk telve tanecikleri bulaştı.

"Haydi Sülüklü Han'a gidelim. Bu kez şaraplar benden" dedim.

Ne garip ülke, devlet vatandaşından kendini beton bloklarla koruyor.

Adliyenin önünde bir sağa bir sola yürüyorum. Salih nerde kaldı. Yanıma yaklaşan biri adliyeye hangi kapıdan gireceğini sordu. Bildiğim halde bilmiyorum dedim. Sanki tutuklama kararını o vermişti. Taksi önümde durdu. "Cezaevine gidiyoruz" dedim, "Bağlar'dakine."Yol boyunca savcıya, hâkime söylendim durdum. Salih tepki vermeden dinledi.

Bağlar Diyarbakır'ın en eski mahallelerinden. Sur kadar olmasa da sokaklar dar, binalar eski. Olayların yoğun yaşandığı, güvenlik güçlerinin sık müdahale ettiği yerlerden. Cezaevinin olduğu caddeye ulaştığımızda yol genişledi. Beton bariyerleri görünce Emniyet Müdürlüğüne yaklaştığımızı anladım. Ne garip ülke, devlet vatandaşından kendini beton bloklarla koruyor. Emniyet müdürlüğünü geçince cezaevinin uzun duvarları başladı. En az iki insan boyu yüksekliğindeki duvarların üzeri tel örgülü, gerisinde gözetleme kuleleri kum torbaları. Adalet Bakanlığı 1980 yılında E tipi olarak yaptırmış.12 Eylül sonrası askeri yönetime devretmiş, Askeri Cezaevi olarak kullanılmış. Darbe sonrası yaşanan işkencelerle biliniyor. The Times gazetesine göre "Dünyanın en kötü şöhretli on cezaevi" arasında yer alıyor. Günümüzde kadın ve çocuk tutukevi olarak kullanılıyor.

"Savaşlar çatışmalar operasyonlar bu alandan uzak olsun."

Cezaevinin avukat görüşme salonu boştu, çok beklemedim. Görüşmem de uzun sürmedi. Bu koşullar altında birbirimize söyleyecek neyimiz vardı ki. Vedalaşırken, "Kızımla sen konuş" dedi.

Yol boyunca sustum. Soruları cevapsız kalınca Salih de sustu. Başımı kaldırdığımda On Gözlü Köprü’nün ayağındaydık.

"Haydi çay içelim" dedi. Nehir kenarındaki masalardan birine oturduk, semaverde çay geldi yanında patlamış mısır. Az ileride martılara ekmek atan çocuk elindeki son parçayı da kaptırınca koşarak annesinin yanına gitti.Salih'e döndüm. "Altı yaşında bir çocuğa anneni hapse attılar ama onun suçu yok, nasıl denir?" Salih çay bardağını masaya bıraktı, cebinden tabakasını çıkardı, sigara sardı, yaktı.

 "Anlama sorunu biz büyüklerde, emin ol çocuklar bizden daha anlayışlı" dedi, elini elimin üzerine koydu, gözümün içine baktı "Sana güveniyorum, ufaklığa da." O kadar ikna ediciydi ki.

Sabah yağmur sesiyle uyandım. Kahvaltıdan sonra hafifledi. Valizimi otel görevlisine teslim ettim. "Saat 14.00'de alırım" dedim. Salih arabada beni bekliyor.

"Bugün size çok özel bir Diyarbakır Konağı göstereceğim" dedi. Eski Diyarbakır sokaklarında dolandık. Arabayı cadde üzerinde park etti. Bir süre de labirent sokaklarda yürüdük, "Geldik" dedi. Başımı kaldırdım, Cemil Paşa Konağı. Ayağımı eşikten geri çektim. Bu kapı, bu bina çok tanıdık.

"Niye kapıda duruyorsun gelsene" diye seslendi Salih. Eşikten adımımı atar atmaz avlunun orta yerinde yanan ateşi, etrafında rengârenk giysili kadınları, ellerinde şarap kadehleriyle dolanan avukatları, baro başkanlarını görür gibi oldum. O gece Newroz'du. Diyarbakır Baro Başkanı Tahir Elçi, Newroz için resepsiyon düzenlemişti. Herkes buradaydı. Bölgenin yerel yöneticileri, milletvekilleri, baro başkanları, avukatlar, aktivistler. Müzik ve kahkaha sesi geliyor kulaklarıma. Avlunun ortasındaki havuza bakıyorum, boş. Ne su ne ateş. Tahir Elçi'nin konuşma yaptığı köşeye takılıyor gözlerim. Yerinde sarı metal bir plaka. Üzerinde Kürtçe, Türkçe, İngilizce "Diyarbakır Halkları ve Kültürleri " yazıyor. Binayı müze yapmışlar. Duvarda görseller ve tanıtım yazıları. Saydım, tam otuz üç kültür geçmiş bu topraklardan. Romalılar, Araplar, Kürtler, Süryaniler, Ezidiler, Yahudiler,Ermeniler, Keldaniler, Türkler, Rumlar en bilinenleri.

"Salih" dedim, "uçak saatim yaklaşıyor bir yere daha gitmemiz gerek." Çıktık. Farklı yerlere ulaştırmasına rağmen hep aynı sokaklardan geçiyor gibiydik. "Burası" dedim. O arabayı park edip gelinceye kadar ben, adımlarımın her seferinde geri attığı sokağın başındayım. Dört Ayaklı Minare'nin karşısında. Hava karardı, yağdı yağacak. Ayaklarımı sürüyorum. Sokak kalabalık. Dört siyah sütun üzerinde yükselen minarenin ucu uzadı uzadı kara bulutlara değdi. Gök gürledi, uğultu sardı her yanı. Bir şimşek, bir şimşek daha. Tahir Elçi'nin son sözleri yankılandı sokakta.

"Birçok medeniyete beşiklik etmiş, ev sahipliği yapmış bu kadim bölgede, insanlığın bu ortak mekânında silah, çatışma, operasyon istemiyoruz. Savaşlar çatışmalar operasyonlar bu alandan uzak olsun."

YORUMLAR

Cabir Özyıldız

Bir kentin yalnızca tuğladan, taştan, çimentodan ve tarihsel sayılardan oluşmadığını; kenti kent yapanın içinde yaşayan insanların duyumsadığı, yaşadığı acının, kederin, neşe ve sevincin de toplamlarından oluştuğunu imleyen bir yazı. Kaleminiz daim olsun.

24 Mayıs 2022

Cabir Özyıldız

Bir kenti oluşturan materyallerin yalnızca tuğla, çimento ve tarihsel sayılar olmadığını; kenti kent yapan şeyin içerisinde yaşayan insanların tarihsel belleğinin, duygularının (acı, keder, sevinç, neşe...) da belirleyici olduğunu imleyen bir yazı. Kaleminize sağlık.

24 Mayıs 2022

Seray ELMAS

Tüm dünyayla ilişkimi kesip büyülenmiş bir şekilde okuyorum. Ve ben bu duygunun çok uzun devam etmesini bitmemesini istiyorum. Kalemine yüreğine sağlık ablacığım. En kısa zamanda tekrar okuyabilmeyi umut ediyorum.

24 Mayıs 2022

DİLEK KARAASLAN

Gezi yazılarına farklı ve yeni bir ses, yorum, kendisini ilgiyle okutan bir metin, devamını bekliyoruz..

25 Mayıs 2022

Hasan Fazlı Bora

Kadim kentin ketum taşlarını Dicle nin sesiyle birleştiren güzel bir gezi yazısı kaleminize sağlık

25 Mayıs 2022

Cesim Demir

Mükemmel gözlemleriniz, betimlemeleriniz ve akıcı dilinizle harika bir okuma zevki yaşattınız, teşekkürler.

25 Mayıs 2022

Meral Korkmaz

Tarihi şehrin sokaklarını gezerken ruhunu da yaşadığım,ilk fırsatta kenti görme isteği duyduğum yazı.Keyifle bir solukta okudum.Kalemine yüreğine sağlık.

25 Mayıs 2022

Meral Korkmaz

Tarihi şehrin sokaklarını gezerken ruhunu da yaşadığım,ilk fırsatta kenti görme isteği duyduğum yazı.Keyifle bir solukta okudum.Kalemine yüreğine sağlık.Meral Korkmaz

25 Mayıs 2022

Öne Çıkanlar

20. Yüzyılın Okunması Gereken 50 RomanıOggito
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Erhan Sunar

9 Mart 2025

Günlükler’in Işığında Albert Camus

Camus’nün, kadınlar bahsinde olduğu gibi, demokrasi ve direniş konularında da Sartre’dan daha “iddiasız” bir tutum izlediğini söylemek mümkün.Günlükler’in iyice dürüst sayfalarından birinde, Albert Camus klasisizmin kelimelere duyduğu güveni onların hep ihtiyatla ku..

Devamı..

Die Linke (Sol Parti) Almanya’da Gidiş..

I. S. v. Aken

"İnsanları yalnızca bilinmeyen korkutur.
Ama insan bilinmeyenle yüz yüze geldi mi, o korku bilinene dönüşür."

Antoine de Saint-Exupéry

BİZİ SOSYAL MEDYADA TAKİP EDİN

Oggito © 2024